Abide şahsiyetlerArkadaşlar burada abide niteliğini kazanmış şahsiyetler hakkında toplaya bildiğim bilgileri paylaşacağım... İsteyenler ekleme yapabilir... AHMET YESEVİ HAYATI Türk tasavvuf geleneğinin hareket noktası Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, Güney Kazakistan'da Çimkent
Konu alpi_09 tarafından açılmış, 9601 kişi tarafından görüntülenip, 158 yanıt almış.
|
Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL! Kredi kartınıza 12 taksit kolaylığı!
|
|||||||
Abide şahsiyetler konusundaki toplam yorum: 158, okunma sayısı: 9601. |
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
#1 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Arkadaşlar burada abide niteliğini kazanmış şahsiyetler hakkında toplaya bildiğim bilgileri paylaşacağım... İsteyenler ekleme yapabilir...
AHMET YESEVİ HAYATI Türk tasavvuf geleneğinin hareket noktası "Pîr-i Türkistan" Hoca Ahmed Yesevî, Güney Kazakistan'da Çimkent şehrine 7 km., bugün Türkistan adıyla tanınan Yesi şehrine 157 km. uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüş ışığında, 1093 yılında doğduğu ortaya çıkar. Babası Sayram'ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara Saç Ana'dır. Halkın inanışı, İbrahim Şeyh'in soyunu Hz. Ali'nin oğullarından Muhammed el-Hanefî'ye çıkarır. Ahmed Yesevî, ilk öğrenimini yedi yaşında iken kaybettiği babası İbrahim Şeyh'ten alır. Babasının vefatından sonra ise, onun eğitimini menkıbelerin Hz. Peygamber'in talimatıyla bu iş için görevlendirildiğini söyledikleri Şeyh Arslan Baba üstlenir ve Ahmed Yesevî'nin manevî babası olur. Arslan Baba'dan tasavvufla ilgili ilk bilgileri alan Ahmed Yesevî, onun vefatından sonra yine onun önceden verdiği işarete uyarak dönemin ilim ve irfan merkezi olan Buhâra'ya gider. Ahmed Yesevî, muhtemelen 27 yaşlarında iken, Buhâra'da, devrin önde gelen mutasavvıf ve bilginlerinden olan Şeyh Yûsuf Hemedânî'nin öğrencisi ve müridi olur. Yûsuf Hemedânî, eğer deyim yerinde ise, "gezginci bir şeyh"tir. O, çoğunlukla Buhâra'da ikamet etmekle beraber Mevr, Semerkanî, Herat gibi önemli merkezleri dolaşarak halkı Allah yolunda hizmete çağırır, dinî açıdan aydınlatır ve özellikle dînin özünün ve temel amacının, insanın ahlâkî açıdan olgunlaşması olduğunu söylerdi . Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 İşte Ahmed Yesevî de hocası Yûsuf Hemedânî'den dinî ve tasavvufî bilgileri onunla birlikte gezerek, görerek ve yaşayarak öğrenmiş ve öğrendiklerini de yalnız Türkistan'a değil, bütün Türk dünyasına güzel, sâde ve saf Türkçesiyle vermiş ve öğretmiştir. Nitekim o, şeyhi Yûsuf Hemedânî'nin vefatından sonra onun dergâhında halîfelik postuna oturmuş ve bir süre Buhâra'da Şeyhinin görevlerini üstlenmiştir. Daha sonra Yesî'ye dönen Ahmed Yesevî, vefat tarihi olan 1156 yılına kadar burayı merkez edinmiştir. Yesî, artık Hoca Ahmed Yesevî'nin görüşleri ve eğitimiyle aydınlanan hareketli bir kent haline gelmiştir. Çünkü Türkistan'ın hemen hemen her yerinden öğrenci gelmiş ve Hoca Ahmed Yesevî'nin irşad halkasına girmişlerdir. Yesevî ocağında öğrenimlerini tamamlayan genç-yaşlı Yesevi müritleri, Türkistan'dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî'nin saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş "hikmet"lerini terennüm ettiler ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyetle uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitabî dinin emirlerini tam olarak yerime getiremeyen henüz müslüman olmuş insanlara İslâm'ın sıcak, samimî, hoşgörü, tanrı ve insan sevgisine dayalı gerçek güzel yüzünü tanıttılar. Böylece Hoca Ahmed Yesevî'nin dînin özünü tam olarak yakalamış aydınlık görüşleri, çok kısa sürede , bütün Türk illerine yayıldı. Hoca Ahmed Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun bozkırlarda at koşturan yan göçebe insanlar olduklarını; kadın-erkek, yaşlı genç hareketli ve kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadeleli bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Bu insanlara o, kılı kırk yaran fıkıh kuralları içinde ve Arap -Acem kültür çevresinin etkileriyle boğulmuş karma karışık bir İslâm yerine, samimî ve sarsılmaz bir îman anlayışım telkîn eden dinî ve ahlakî kuralları Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde; kendi dilleriyle ve onların seviyelerine uygun bir üslûpla sunmanın başarısının temeli olacağımı görmüştür. Onun için de Türk boylarının halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında, dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Tanrı ve insan sevgisi ile kucaklamayı, yine Kur'an'dan aldığı ilhamla öğretti. 2. HİKMET Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi; İki yaşta peygamberler gelip gördü; Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu; O sebepten altmış üçte girdim yere. Dört yaşımda hak Mustafa hurma verdi; Yol gösterdim,nice şaşkın yola girdi; Nere varsam Hızır Baba’m yoldaş oldu; O sebepten altmış üçte girdim yere. Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım; Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım Gece gündüz zikrederek rahat kıldım; O sebepten altmış üçte girdim yere. Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan; Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden; İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan; O sebepten altmış üçte girdim yere. Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu; Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü; “Allah’a hamd olsun,gördüm.”dedi,izim öptü; O sebepten altmış üçte girdim yere. Azrâil gelip Arslan Baba’mın canını aldı; Hûrîler gelip ipek kumaştan kefen biçti; Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi; O sebepten altmış üçte girdim yere. Namazını kılıp yerden kaldırdılar; Bir anda cennet içine ulaştırdılar; Ruhunu alıp İlliyyîn’e girdirdiler; O sebepten altmış üçte girdim yere. Allah Allah, yer altında vatan kıldı; Münker,Nekîr “Men Rabbük?” diye sual sordu; Arslan Baba’m islâmından haber verdi; O sebepten altmış üçte girdim yere. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Akıllı isen,erenlere hizmet kıl sen; Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen; Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen; O sebepten altmış üçte girdim yere. Sekizimde sekiz yandan yol açıldı; “Hikmet söyle!” dendi, başıma nur saçıldı; Allah’a hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi; O sebepten altmış üçte girdim yere. Pîr-i muğân hak Mustafa,şüphesiz bilin; Nereye varsanız,vasfını deyip ululayın; Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun; O sebepten altmış üçte girdim yere. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Pîr-i muğân hak Mustafa,şüphesiz bilin; Nereye varsanız,vasfını deyip ululayın; Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun; O sebepten altmış üçte girdim yere. Dokuzumda dolanmadım doğru yola; Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele; İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle; O sebepten altmış üçte girdim yere. On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet; Hâceliğe bina koydun,kılmadan tâat; Hâceyim,deyip yolda kalsan,vay ne hasret; O sebepten altmış üçte girdim yere. 3. H İ K M E T Sabahları kulağıma nida geldi; “Zikr et!”dedi,zikrini deyip yürüdüm işte. Aşksızları gördüm ise,yolda kaldı; O sebepten aşk dükkânını kurdum işte. On birimde rahmet denizi dolup taştı; “Allah!” dedim ,şeytan benden uzaklaştı; Geçici heves,ben-sen fikri durmayıp göçtü; On ikide bu sırları gördüm işte. On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim; Nefs başına yüzbin belâ tutup saldım; Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim; On dördümde toprak gibi oldum işte. On beşimde hûri ,gılman karşı geldi; Baş eğerek,el bağlayıp tâzim kıldı; Firdevs adlı cennetinden habersi geldi; Didar için hepsini terk ettim işte. On altımda bütün ruhlar nasip verdi; “Size mübârek olsun !” diyerek Âdem geldi; “Evladım!” deyip,boynuma sarılıp gönlümü aldı; On yedimde Türkistan’da bulundum işte. On sekizde kırklar ile şarap içtim; Zikrini deyip,hazır durup göğsümü deştim; Nasip kıldı,cennet gezip hûriler kucakladım; Hak Mustafa cemalini gördüm işte. On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi; Zikrini dedim,içim dışım temizlendi; Nereye varsam,Hızır Baba’m hazır oldu; Gavsu’l-gıyâs mey içirdi,duydum işte. Yaşım yirmiye ulaştı,makamlar aştım; Allah’a hamd olsun,pîr hizmetini tamamladım; Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım; O sebepten Hakk’a yakın oldum işte. Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor; Erenlerin dediği sözü dinlemiyor; Âyet,hadis mânasını anlamıyor; Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte. Rivayeti görüp Hak’la söyleştim ben; Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben; O sebepten Hakk’ı anıp izleştim ben; Can ve gönlümü O’na feda kıldım işte. Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir; Ne yapacaksın,günahların dağdan ağır; Kıyamet günü azap kılsa,Rabb’im kadir; Eya dostlar,nasıl cevap vereceğim işte. 4. HİKMET Hoş gâipten kulağıma ilham geldi; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Hep ulular yığılıp bana nimet verdi; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Ben yirmi iki yaşta fâni oldum; Merhem olup gerçek dertliye deva oldum; Sahte âşıka, gerçek âşıka tanık. O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Eyâ dostlar, erdi yirmi üçe yaşım; Dâvam yalan, tamamı boş tâatlarım; Kıyamet günü ben çıplak, şaşı ne yapayım? O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Ben yirmi dört yaşa girdim, Hak’tan uzak; Ahirete varır olsam, hani hazırlık? Öldüğümde toplanıp vurun yüz bin dayak; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Cenazemin arkasından taşlar atın; Ayağımdan sürüyerek mezara iletin; “Hakk’a kulluk kılmadın.” deyip döğüp tepin; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Günah ile yaşım oldu yirmi beş; Sübhan Rabb’im, zikr öğretip göğsümü deş; Göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Ben yirmi altı yaşta sevda kıldım; Mansur gibi didar için kavga kıldım; Pîrsiz dolaşıp dert ve hâlet peyda kıldım; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Ben yirmi yedi yaşta piri buldum; Gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm, Eşiğine yaslanarak izini öptüm; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Ben yirmi sekiz yaşta âşık oldum; Gece yatmayıp, mihnet çekip sâdık oldum; Ondan sonra dergahına lâyık oldum; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Yirmi dokuz yaşa girdim,harap halim; Aşk yolunda toprak gibi olamadım; Halim harap, bağrım kebap,yaş dolu gözüm; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Otuz yaşta odun kılıp yandırdılar; Hep ulular yığılıp dünya koydurdular; Vurup,söğüp, yalnız Hakk’ı sevdirdiler; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. Kul Hâce Ahmet,dünya koysan,işin biter; Göğsünden çıkan âhın Arş’a yeter; Cen verende hak Mustafa elinden tutar; O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte. 5. HİKMET Birdenbire durduğumda hep ulular; Hak aşkını gönlüm içine saldı dostlar. Hızır Baba’m hazır durup lutf ederek Yardım edip, elimden tutup aldı dostlar. Otuz birde Hızır Baba’m mey içirdi, Vücudumdan Azâzil’i tamamen kaçırdı; Tutkun oldum, günahlarımı Hak geçirdi; Ondan sonra Hak yoluna saldı dostlar. Otuz iki yaşta geldi Hak’tan ferman: Kulluğuma kabul kıldım, kılma arman; Can verdiğinde sana vereyim nur-ı iman; Garip canını mutlu olup güldü dostlar. Hâlık’ımdan haber erişti, şâkir oldum; Her kim söğse, belki tepse, sâbir oldum; Bu âlemde uyumayıp hazır oldum; Geçici heves, ben-sen fikri gitti dostlar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Otuz üçte sâki olup mey dağıttım; Şarap kadehi ele alıp doyasıya içtim; Asker yığıp şeytan ile çok vuruştum; Allah’a hamd olsun, iki nefsim öldü dostlar. Otuz dörtte âlim olup bilen oldum; “Hikmet söyle!” dedi rabb’im, diyen oldum; Kırklar ile şarap içtim,yoldaş oldum; İçim dışım Hak nuruyla doldu dostlar. Otuz beşte mecside girip gün geçirdim; Tâliplere aşk dükkânını çokça kurdum; Eğri yola kim girdiyse, söğdüm, vurdum; Âşıklara Hak’tan müjde erdi dostlar. Otuz altı yaşta oldum sahip-kemal; Hak Mustafa gösterdiler bana cemal; O sebepten gözüm yaşlı, boyum bir dâl; Aşk hançeri yürek, bağrımı deldi dostlar. Otuz yedi yaşa girdim, uyanmadım; İnsaf kılıp Hakk’a doğru yönelmedim; Seher vakti ağlayarak inlemedim; Tevbe kıldım, hâcem kabul kıldı dostlar. Otuz sekiz yaşa girdim, ömrüm geçti; Ağlamayım mı, ölüm vaktim yakınlaştı; Ecel gelip kadehini bana tuttu; Bilmeden kaldım, ömrüm sona erdi dostlar. Otuz dokuz yaşa girdim, kıldım hasret; Vah ne yazık ömrüm geçti, hani tâat? Tâat kılanlar Hak önünde hoş saadet; Kızıl yüzüm tâat kılmadan soldu dostlar. Saç ve sakal iyice ağardı, kara gönlüm; Mahşer günü rahm etmesem, harap halim;; Sana mâlum, amelsizim, çoktur günahım; Hep melekler günahımı bildi dostlar. Pîr-i muğân cür’asından katre tattım; Yol bulayım diye gece uykuya attım; Allah’a hamd olsun, lutf eyledi, nura battım; Gönül kuşu lâ-mekâna ulaştı dostlar. Kıyametin şiddetinden aklım hayran; Gönlüm korkar, canım erir, evim viran; Sırat adlı köprüsünden gönlüm lerzan; Aklım gidip, şaşkın olup kaldım dostlar. Kul Hâce Ahmed, kırka girdin kır nefsini; Burada ağlayıp âhirette temizle kendini; İman postu şeriattir,tarikat bil esasını; Tarikata giren Hak’tan nasip aldı dostlar. 6. HİKMET Yâ ilâhim, hamdın ile hikmet dedim; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Tevbe kılıp günahımdan korkup döndüm; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk birimde ihlas kıldım, yol bulayım diye; Erenlerden gördüğüm her sırrı örteyim diye; Pîr-i muğân izini alıp öpeyim diye; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk ikide tâlip olup yola girdim, İhlas ile yalnız Hakk’a gönül verdim; Arş, Kürsü, Levh’ten geçip Kalem’i gezdim; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana . Kırk üçünde Hakk’ı izleyip nâle kıldım; Göz yaşımı akıtarak jâle kıldım; Çöller gezip ben kendimi vâle kıldım; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk dördümde muhabbetin pazarında, Yakamı yırtıp, ağlayıp yürüdüm gülzarında; Mansur gibi başımı verip aşk dârında; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk beşinde senden hâcet dileyip geldim; Yaptığım hatalı işler için tevbe kıldım; Yâ ilâhım, rahmetini sonsuz bildim; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk altımda zevkım, şevkım dolup taştı; Rahmetinden katre damladı, şeytan kaçtı; Hak’tan ilham refik olup, kapısını açtı; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk yedimde yedi yandan haber yetti, Sâki olup şarap kadehini hâcem tuttu; Şeytan gelip, nefs hevayı kendisi yuttu; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk sekizde aziz candan bizar oldum; Günah derdi uyuşturdu,hastalandım; O sebepten Hak’tan korkup uyanık durdum; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Kırk dokuzda aşkın düştü,kavrulup yandım; Mansur gibi hısımlardan uzaklaştım; Türlü türlü cefa değdi,kabullendim; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. Elli yaşta “Er benim” dedim,fi’lim zayıf; Gözlerimden kan dökmedim,bağrımı ezip; Nefsim için yürür idim,it gibi gezip; Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana. 7. HİKMET Kul huva’llâh sübhâna’llâh’ı vird eylesem, Bir ve Var’ım didarını görür müyüm? Baştan ayağa hasretinde dert eylesem, Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli birde çöller gezip otlar yedim; Dağlara çıkıp, tâat kılıp gözümü oydum; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Didarını göremedim, candan doydum; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli iki yaşta geçtim evden barktan; Evim barkım ne ola ki belki candan; Baştan geçtim, candan geçtim,hem imandan; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli üçte vahdet şarabı nasip kıldı; Yoldan azan şaşkın idim,yola saldı; “Allah!” dedim,”Lebbeyk!” deyip elimden tuttu; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli dörtte vücudumu nalân kıldım; Marifetin meydanında cevlan kıldım; İsmâil gibi aziz canımı kurban kıldım; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli beşte didar için dilenci oldum; Kavruldum,yandım,kül gibi yokluğa erdim; Allah’a hamd olsun,didar izleyip tamamladım; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli altı yaşa erdi dertli başım; Tevbe kıldım,akar mı ki gözde yaşım; Erenlerden pay almadan içim dışım; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli yedi yaşta ömrüm yel gibi geçti; Eya dostlar, amelsizim, başım karıştı; Allah’a hamd olsun,pîr-i muğan elimden tuttu; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Elli sekiz yaşa girdim,habersizim; Nefsimi alt-üst eyle, kahhar Rabb’im; Himmet versen,şom nefsime teber vurayım; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? |
|
|
|
|
|
#3 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Altmış birde utanmışım ilâhımdan; Eya dostlar, çok korkarım günahımdan; Candan geçip penah dileyim Allah’ımdan; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Altmış iki yaşta Allah ışık saldı; Baştan ayağı gafletlerden kurtarıverdi; Can ve gönlüm, akıl ve idrâkim “Allah!” dedi; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Altmış üçte nida geldi:Kul yere gir; Hem canınım, cananınım,canını ver; Hû kılıcını ele alıp nefsini kır! Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? Kul Hâce Ahmed, nefsi teptim,nefsi teptim; Ondan sonra cananımı arayıp buldum; Ölmeden önce can vermenin derdini çektim; Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm? 8. HİKMET Vah ne yazık,ne yapacağım gariplikte? Gariplikte gurbat içinde kaldım işte. Horasan’ı, Şam’ı,Irak’ı niyet kılıp Garipliğin çok kadrini bildim işte. Neler gelse,görmek gerek o Hüda’dan; Yûsuf’unu ayırdılar o Ken’ân’dan; Doğduğum yer o mübarek Türkistan’dan; Bağrıma taşlar vurup geldim işte. Gurbet değdi Mustafa gibi erenlere, Otuz üç bin sahabe ve yâranlara, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Murtaza’ya, Gurbet değdi onlara hem, dedim işte. Gurbet değse,pişkin kılar çok hamları Bilgili kılar,seçkin kılar çok âmları, Keçe giyer,bulsa yiyer taamları; Onun için Türkistan’a geldim işte. Gariplıkte yüz yıl dursa, yine mihman; Tahtı, bahtı, bostanları yine zindan; Gariplikte kul oldu o Mahmut Sultan; Ey yârenler, gurbet içinde yandım işte. Gariplikte Arslan Baba’m arayıp buldu; Gördüğü sırları perde ile sarıp örttü; “Allah’a hamd olsun,gördüm.”dedi, izimi öptü; Bu sırları görüp hayran kaldım işte. Arzuluyum akrabalık vileyete, Büyük babam ravzaları Ak Türbet’e, Babamın ruhu saldı beni bu gurbete; Bilmem ki ben nasıl taksir kıldım işte. Kul Hâce Ahmet, söylediği Hakk’ın yâdı; İşitmeyen dostlarına kalsın öğüdü; Gurbet çekipöz şehrine dönüp geldi; Türkistan’da mezar olup kaldım işte. 9. HİKMET Gönül gözünü parlatmadan tâat kılınsa, Dergâhında makbul olmaz,bildim işte. Hakikatten bu sözleri iyice öğrenip Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Bir ve Var’ım dersler verdi perde açıp; Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp; İşret kılıp,vahdet şarabından doyasıya içip; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Aşk makamı türlü makam, aklın yetmez; Baştan başa zorluk, cefa, mihneti gitmez; Melâmetler, ihanetler kılısa,geçmez; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Aşk belâsı başa düşse, nalân kılar; Aklını alıp, şaşkın kılıp, hayran kılar; Gönül gözü açılınca giryan kılar; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Seher vakti ağlar idim, nida geldi; “Didarımı göstereyim.” Diye vâde kıldı; Aklımı alıp, şaşkın kılıp aşkını saldı; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Burada cefa çekenlere didarı taht; Mahşer günü bağışlar hem taht, hem baht; Yarattığında âşıka kendisi kıldı ahd; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Çöller gezip, halktan bezip aşkı sor sen; Kulu olsan, Hak’tan korkup ağlayıp yürü sen; Didarını ister isen, hazır ol sen; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Gözlerimden kanlar döküp yâd etmedim; Yüz bin türlü mihnet verdi, dâd etmedim; Senden korkup hasta gönlümü şâd etmedim; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Allah derdi satılmaz ki satın alsan; Pîr-i muğan hizmetinde toprak olmasan; Hak yoluna giremezsin, pâk olmasan; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Ey yâranlar, aşk derdine çâre olmaz; Diri oldukça aşk defteri tamamlanmaz; Dar lahidde kemikleri ayrılmaz; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Aşk padişah,âşık fakir,nefes alamaz; Hak’tan izin olmayınca konuşamaz; Hak öğüdünü alan dünya peşinde koşmaz; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. Kul Hâce Ahmed,yedi yaşta dersler aldım; Sekizimde dünyayı da,ahireti de terk eyledim; Dokuzumda ben Hüda’mı hazır bildim; Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte. 10. HİKMET Kadir rabb’im kudret ile nazar kıldı; Mutlu olup yer altına girdim işte. Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti; Mahrem olup yer altına girdim işte. Zâkir olup,şâkir olup Hakk’ı buldum; Dünya,ahret haram kılıp ezip teptim; Divane olup,rüsva olup candan geçtim; Gamsız olup yer altına girdim işte. Şomluğumdan dağlar,taşlar söğdü beni; Açık dille söğüp dedi:Fi’lin hani? Âşık olsan, önce varıp Hakk’ı tanı! Merhem olup yer altına girdim işte. Sizi, bizi Hak yarattı tâat için; Ey acayip, içmek, yemek, rahat için; “Kalû belâ” dedi ruhum mihnet için; Ethem olup yer altına girdim işte. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Nefsim beni çok koşturdu, Hakk’a bakmadan; Gece gündüz gamsız yürüdüm, yaşım akmadan; Hevesleri, benlik dâvasını ateşe yakmadan; Gamla dolup yer altına girdim işte. Bir kul görsem, hizmet kılıp kulu oldum; Toprak gibi yol üstünde yolu oldum; Âşıkların yanıp sönen külü oldum; Hemdem olup yer altına girdim işte. Candan geçip mihnet çektim, kulum dedi; Kanlar yutup “Allah!” dedim, rahm eyledi; Cehennemde olmasın diyip tasalandı; Mutlu olup yer altına girdim işte. Bir gün değil, yirmi üçe erdi yaşım; Yazık Hakk’ı bulmamaktan kırık gönlüm; Yer üstünde sultanım diyip kibirlendim; Şâkir olup yer altına girdim işte. Şeyhim diye dâva kılıp yolda kaldım; Fes, sarığı değersiz bir pula satıp geldim; Boş istekler coşup taştı, yorulup kaldım; Huzursuz olup yer altına girdim işte. Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak; “Hakk’a kavuşur muyum?” diye, ruhum müştak; Kavrulup yandım, olamadım aslâ ap-ak; Şebnem olup yer altına girdim işte. Pîr-i muğan nazar kıldı, şarap içtim; Şiblî gibi semâ ılıp candan geçtim; Sermest olup insanlardan uzaklaştım; Zemzem olup yer altına girdim işte. Kul Hâce Ahmed, nâsih olsan, kendine ol; Âşık olsan, candan geçip bir defa öl; Cahillere desen, sözünü kılmaz kabul; Muhkem olup yer altına girdim işte. 11. HİKMET Aşk dâvasını bana kılma, sahte âşık; Âşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok; Muhabbetin şevki ile can vermese, Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok. Aşk bağını mihnet ile göğertmesen, Hor görülüp şom nefsini öldürmesen, “Allah!” diyip içine nur doldurmasan, Vallah, billah sende aşkın nişanı yok. Hak zikrini can içinden çıkarmasan, Üç yüz altmış damarını tepretmesen, Dört yüz kırk dört kemiğini kül kılmasan, Yalancıdır, Hakk’a âşıkolanı yok. Nefsten geçip kanaatı huy edinen, Hem kim tepse, râzı olup boyun sunan, İyilere hizmet kılıp dua alan; Öyle âşıkın mahşer günü armanı yoktur. Rahatı atıp can mihnetinden hoşlananlar, Seherlerde can kaynatıp aş kılanlar, Boş hevesler, ben-sen fikrini terkedenler, Gerçek âşıktır, aslâ onun yalanı yok. Aşk derdini dertsiylere demek olmaz; Bu yolların engeli çok,geçmek olmaz; Aşk cevherini her namerde satmak olmaz; Habersizlerden aşk kadrini bilen yok. Aşka düştün,ateşe düştün,yanıp öldün; Pervane gibi candan geçip kor ateş oldun; Dertle doldun,gamla doldun,deli oldun; Aşk derdini sorsan,aslâ dermanı yok. Başın gider bu yollarda,hazır ol sen; Aşk yolunda ölmeden önce muhakkak öl sen; Pîr eteğini sıkı tutup hizmet kıl sen; Hizmet kılanlardan aslâ yolda kalanı yok. Âşık değil,sevdiğine can vermese, Köylü değil,çapa yapıp nân vermese, Burada ağlayıp âhirette can vermese, Yolda kalır,Hüda lutfunu alanı yok. Ey habersiz aşk ehlinden beyan sorma; Dert iste sen,aşk derdine derman sorma; Aşık olsan,zâhidlerden nişan sorma; Bu yollarda âşık ölse günahı yok. Zahid olma,âbid olma,âşık ol sen; Mihnet çekip aşk yolunda sâdık ol sen; Nefsi tepip dergâhına lâyık ol sen; Aşksızların hem canı yok,imanı yok. Aşk sevdası kime düşse,rüsva kılar; Işık salıp Hak kendine şeyda kılar; Mecnun gibi aklını hep Leylâ kılar; Allah şahit,bu sözlerin yalanı yok. Kul Hâce Ahmed,candan geçip yola gir sen; Ondan sonra erenlerin yolunu sor sen; Allah deyip,Hak yolunda canını ver sen; Bu yollarda can vermesen,imkânı yok. 12. H İ K M E T Hoş gâipten yetişti, iyi sözüm teberrük; Âşık olsan ey tâlip, riyâzette belin bük. Geceleri yatmayıp yaş yerine kanın dök; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Arslan Baba’m dediler: Tâliplerde yok ihlas; Pîrin hazır olanda ne gerek Hızır İlyas? Pirin yoluna girende anmayın gavsu’l - gıyas; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. “Talibim ben” söylerler, vallah, billah nâ - insaf; Nâmahreme bakarlar , gözlerinde yok insaf; Kişi malını yiyerler, gönülleri değil sâf; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. “Pir hizmetini kıldık; tâlibim.” Diyip yürürler; Yiyip haram, mekruhu, torbalarına doldurdular; Gözlerinde nemi yok,halka içine girerler; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. “Pir hizmetini kıldık; tâlibim.” diyip yürürler; Yiyip haram, mekruhu, torbalarına doldururlar; Gözlerinde nemi yok, halka içine girerler; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Zâkirim diyip ağlarlar, akmaz gözünden yaşı; Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı; Düzen, hile kılarlar, mâlum Hüda’ya işi; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Tâlibim diye söylerler,gönlünde yok zerre şûr; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Gerçek tâlibi sorsanız, içi dışı gevherdir; Hakk’a ayan sırları, dedikleri safâ nur; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Sûretleri bütün nakş, kıyametten korkmazlar; Fısk ve fücur kılarlar, günahlardan ürkmezler; Riya tesbihi ellerinde, ağlayıp yaş dökmezler; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Riya tesbihi elinde, zünnar belde, bilseniz; Hak rızası budur ki aşk ticaretini kılsanız; Aşkını alıp mahşerde rüsva olup dursanız; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Aşk yoluna girenler, Hak didarını görürler; Mûsâ gibi mahşerde Hak’tan sual sorarlar; Sermest olup vasfında Hû zikrini kurarlar; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. İnşallah işideni Hak’tan dileyip alırım; Şeytan yolundan alıp hak yoluna salarım; Yardım etse Mustafa,günahlarını dilerim; Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Feb 2005
Üye numarası: #2713 Yer: la havle
Mesaj sayısı: 2,274
Karma etkisi: 532
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 52265
|
Elinize sağlık.
Çok güzel konulardan birini seçmişsiniz. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Oct 2005
Üye numarası: #37617 Yer: Memorialise
Mesaj sayısı: 17,444
Karma etkisi: 31110
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 3108667
|
tesekkürler alpi ellerine yüregine bilegine saqlık ii calısma
![]() |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Apr 2006
Üye numarası: #63630
Mesaj sayısı: 3,575
Karma etkisi: 1791
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 178106
|
teşekkürler alper kardeş..
çok güzel bir konu.. |
|
|
|
|
|
#7 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Çarşamba günü işidip ansızın Hazret vardılar; Arslan Bâb’ın evine o gün misafir oldular; Yattığı yeri perişan görüp hayran kaldılar; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Muhammed Mustafa durup dua kıldılar; Melekler âmin diyip el açarak durdular; “Şöyle ümmet verdin.” Diyip Hakk’a şükür kıldılar Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük. Sahabeler dediler:Arslan Bab’dır adınız; Arapların ulusu, tertemizdir zâtınız; Ten terbiyesi farz diyip, parça salıp yattınız; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Âhir zaman ümmetleri süslerler evlerini; Nefslerine kapılıp bozarlar huylarını; Şan ve şevketler ile dik tutarlar boylarını; Arslan Ba’m sözlerini işittiniz teberrük. Âhir zaman ümmetleri, dünya fâni, bilmezler; Gidenleri görerek ondan ibret almazlar; Erenler kıldığını görüp değer vermezler; Arslan Baba’m sözlerin işittiniz teberrük. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 İyi yollardan sapıp kötü yola koşuşan, Pîrim diyip mel’un şeytan eteğine yapışan, Azâzil’i pirim diyip sabah akşam görüşen; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. İmanını yitirip, ölmem diye gülüşen, Ölmem diyip dünyada Mevlâ’m ile vuruşan, Gâfillik ile her an ömrünü boşa geçiren; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Vakit gelse, Azrâil, “Emaneti ver!” diyecek; Lânetli şeytan, pîrim diye, can verende görünecek, İmanını, dinini alıp gönül halini sormayacak; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Tevbe kılsa, tevbesini Mevlâ’m kabul kılmayacak; Allah dese, hâcesi elinden tutup almayacak; Cürüm ve isyan düğümlerini pîre varıp çözmeyecek; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Yedi yaşta Arslan Bâb Türkistan’a geldiler; Baş koyarak ağladım, halimi görüp güldüler; Bin bir zikir öğretip merhamet gösterdiler; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Söz edince hurmadan bana korku verdiler; “Edepsiz çocuk!” diyip sopa alıp sürüler; Hiddetinden korkmadım, bana bakıp güldüler; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. “Ağzını aç ey çocuk, emanetini vereyim; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Lezzetini tatmadım, aç ağzına salayım; Hak Resûl’un emrini ümmet olsam, kılayım.” Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Ağız açtım, saldılar, hurma kokusu kıldı mest; İki âlemden geçip vallah oldum Hak - perest; Hâce, molla yığıldı, alıp gittiler destbedest; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Baba’m dedi: Ey yavrum, Önümde dur, öleyim; Namazımı kılıp göm, can sadaka kılayım. Medet kılsal Mustafa, İllîyyin’e gireyim Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Ağlayarak dedim ki: Ey baba, genç çocuğum; Kabrinizi kazarak götürüp defn edemem; Hak Mustafa sünnetini, çocuğum, bilemem; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Baba’m dedi: Ey yavrum, melekler toplanacak; Cebrail imam olup, diğerleri tâbi olacak; Mikâil ve İsrâfil kaldırıp mezara koyacak; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. Kul Hâce Ahmed, sözünü cahillere söyleme; Söz söyleyip cahile, değersiz pula satma; Açlıktan ölsen bile, nâmerde minnet etme; Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük. 13. H İ K M E T Yola giren erenlerden yol sormadan Ağlamayım mı ey dostlarım, hata kıldım Hak zikrini gece gündüz vird etmeden Ey dostlarım, öz canıma cefa kıldım. Allah yâdı gönülleri aydınlatan; Âşıklara Hüda kendisi vâde kılan;, Aşk rüzgârı Mustafa’ya hediye gelen; O sebepten gözyaşımı şahit kıldım Allah der ki: Âşıklarım Burak’a biner; Hak zikrini diyenlere rahmet yağar; Çok ağlayan didarımı şüphesiz görür; Mahşer günü didarımı bağışladım. Vâde kıldı âşıklara yüz bir Burak; Âlem halkı melâmeti O’na ırak; Bu âlemde el gözüne yanan çerak; Ukba içinde yüz bin köşkler bina kıldım Dertsiz insan insan değil, bunu anla; Aşksız insan hayvan cinsi, bunu dinle; Gönlünüzde aşka olmasa, bana ağla; Ağlayanlara hâs aşakımı bağışladım. Bende olsan, benliğinden geç tamamen; Seherlerde can kaynatıp çalış dinmeden; Yoldan sapan şaşkınları yola sok hemen; Bir nazarda gönüllerini safâ kıldım. Gerçek dertliye kendim ilaç, kendim derman; Hem âşıkım, hem mâşukum, kendim canan, Rahm edeyim, adım Rahman zâtım Sübhan; Bir nazarda içlerini safâ kıldım. Tan tana kadar Hakk’ı anan kişi, Dağ ve çölü bostan kılar akan yaşı; Allah’ı der, başka şeyle yoktur işi; O âşıkı insanlardan cüda kıldım Aşk yâdını yere salsam, yer kaldırmaz; Defter kılsan, tâ dirisin, bitmek olmaz; Hakk’ı bilen beyi, hanı, halkı bilmez; O kulumu öz yolumda iki kat kıldım. Mal ve pula rağbet etmez âşık kişi;, Yol üstünde toprak olup aziz başı; Ondan sonra nurla dolar içi dışı; Yarın varsa, mahşerde padişah kıldım. Hak’tan korkup mal ve pulu sevmeyenin, Hakk’ı diyip bir an olsun yatmayanın, Yatsa, kalksa, Hak zikrini koymayanın, Açtım bâtın gözlerini bîna kıldım. Oruç tutup halka riya kılanları, Namaz kılıp tesbih ele alanları, Şeyhim diyip başka bina kuranları Son deminde imanından cüda kıldım. Hakk’a âşık olup dedi Kul Hâce Ahmed; Sıdkı ile işidene yüz bin rahmet; Dua kılayım, görmesinler mihnet, zahmet; Akıllı isen, bir söz ile tamam kıldım. 14. H İ K M E T Rabb’im yâdı ulu yâddır, söyler olsam, Ballar gibi tatlı olur dilim benim. Kendim fakir, ikrar ettim, oldum hakir; Kanat çırpıp uçar kuş gibi gönlüm benim. Türlü ayşım, türlü işim, detli başım; Eridi canım, gitti aklım, aktı yaşım; Günah ile tamamen doldu içim, dışım; Niyazsızım, açıversin yolumu benim. Gözüm düştü, gönlüm uçtu, Arş’a aştı; Ömrüm geçti, nefsim kaçtı, bahrım taştı;, Kervan göçtü, menzil aştı, yorgun düştü; Sır ulaştı, nasıl olacak halim benim? Sûret burada, sîret orada, kudretinde; Uzun gecede, parlak günde, gönlüm orada; Geçen gecede, olup bende, hepsi nerede, Sorsa orada, günahkârdır dilim benim. İçtim şarap, oldum harap, aslım türap; Görmeğe geldim, yaş dolu gözüm, gönlüm serap, Hak’tan hitap gelse, kullar görmez azap; Pınar gibi akar gözden yaşım benim. Düşüm uzar; burak tozar, gitse Pazar; Dünya Pazar, içine girip kullar azar; Başım bîzar, yaşım sızar, kanım tozar; Adım Ahmed, Türkistan’dır ilim benim 15. H İ K M E T Durmadan huzurunda Allah desem, Ağlayarak zikr edip Rabb’im desem, Kulu olup kulluğuna boyun sunsam, Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum? Zekeriyyâ gibi başıma bıçkı koysam, Eyyub gibi hem tenime kurtlar salsam, Mûsa gibi Tûr dağında tâat kılsam, Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum? Yûnus gibi deniz içinde balık olsam, Yûsuf gibi kuyu içinde vatan tutsam, Yâkub gibi Yûsuf için çok ağlasam, Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum? Şiblî gibi âşık olup sema ‘ kılsam, Bâyezid gibi gece gündüz Kâbe’ye varsam, Kâbe içine yüz sürüp ağlayıp dursam, Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum? Mâruf gibi işbu yola adım atsam, Mansun gibi candan geçip, dâra konsam, Dâr üstünde şevklenerek Hakk’ı desem, Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum? Kul Hâce Ahmed, kulluk içre sâbit olsam, Zâkir olup, Hakk’ı anıp, Rabb’im desem, Zikrinde şevklenerek kavrulup yansam, Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum? 16. H İ K M E T Seher vakti kalkıp ağla, nâle eyle; İnleyişinden yer ve gökler neva kılsın. Hakk’a sığınıp göz yaşını jâle eyle; Ondan sonra Hak derdine deva kılsın Yüz bin günah işledin sen, bilemedin; Tevbe kılıp dergâhına gelemedin; Himmet kılıp iyi dua alamadın; Günahlardan seni ne diye kurtarıversin? Bu âlemde rüsva olup kan yutmasan, Şeriatte, tarikatte pir tutmasan, Hakıkatte candan, tenden tam geçmesen, Gafletlerden seni ne diye ayırıversin? Erenlerin kıldığını kılamasan, Pîrsiz gezip vird ve evrad bilemesen, Yardım dileyip iyi dua alamasan, Seçkîn ulular sana ne diye dua kılsın? Tezvir ağı koyup halkı yoldan ettin; Şeyhlik kılıp riya ile dükkân kurdun; İşret kılıp şeytan ile gün geçirdin; Didarına seni ned diye lâyık kılsın? Gece yatmayıp uykusunu haram kılsa, Kalb zikrini, sır zikrini tamam kılsa, Bin dir adını tesbih edip dile alsa; Kul ne diye dergâhında hata kılsın? Emr-i mâruf,nehy-i münker bilip kılsa, Yatsa, kalksa bir Hüda’yı hazır bilse, Ölene kadar hâcesine hizmet kılsa; Kuvvet verir, onu ne diye iki kat kılsın? Namazsıza, tâatsize vermez kuvvet; Fi’li zayıf, ayıplıya vermez himmet; Rızkı noksan, soysuz olan görmez devlet; O fâsıkın gönlünü ne diye safâ kılsın? Yazık, insan kendi kadrini kendi bilmez; Benlik kılıp iyilere değer vermez; Hû sohbeti kurulan yere kaçıp gelmez; O vefasız ahde ne diye vefa kılsın? İnsan odur, fakir olup yolda yatsa, Toprak gibi âlem halkı basıp geçse, Yûsuf gibi kardeşi köle diye satsa; Kulun kulu, o kul ne diye gururlansın? Şevkı, zevkı muhabbetten ayân kıl sen; Âşıklara aşk ateşinden beyan kıl sen, Hârlık, zârlık, meşakkatı nişan kıl sen; Gerçek âşıklar ateşten ne diye sakınsın? Allah diyerek ateşe girdi Halilu’llah; O ateşi bostan kıldı, görün, Allah; Baş eğerek ağlayıp dedi: Şey’en li’llâh; Fakir, miskin ateşte ne diye heva kılsın? Hakk’a âşık sâdık kişi yalnız yürür, Yarın varsa, Hak önünde izzet görür; Cennete girip didar görüp hoşluk bulur; Gizli yürür, halka ne diye riya kılsın? Kul Hâce Ahmet, dert ve hâlet peyda kıl sen; Can ve gönlü Hak yolunda şeyda kıl sen; Derdini çekip mahşer günü kavga kıl sen; Dert olmasa, Mevlâ’m kime şifa kılsın. 17. H İ K M E T Tevbe kılıp Hakk’a dönen âşıklara Cennet içinde dört pınarda şerbeti var. Tevbe kılıp Hakk’a dönmeyen gafillere Dar lahidde katı azap hasreti var. Cennet mülkünü anlayan kullar tevbe kılsın; Tevbe kılıp huzuruna yakın olsun; Hûri, köşkler, gılman, vildan hizmet kılsın, Türlü türlü giydiği şeref hil’ati var. Tevbe kılan âşıklara nuru erer; Gece gündüz oruçlu olsa, gönlü parlar; Öldüğünde kabre girse, kabri genişler; Kadir Rabb’im, rahîm, rahman, rahmeti var. Tevbesizler bu dünyadan göçülmez bilir; Ölüp varsa, kabir azabını görmez bilir; Kıyamet günü Arasat tanı atmaz bilir, Heyhat heyhat, nevha, feryat günleri var. |
|
|
|
|
|
#8 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Namaz, oruç, tevbe üzre varanlara, Hak yoluna girip ayak koyanlara, Bu tevbeyle âhirete varanlara, Bağışlanmış kullar ile sohbeti var. O pınarlar kim içindir, bil sen bunu; Tevbe kılan âşıklara içirir onu; Tevbesizler o pınardan içmez suyu; Ona içirir zehir zakkum şerbeti var. Her kim Hakk’ın kulu olsa, Hakk’a dönsün; Hakk’a dönmeyen gâfil kullar öteye varsın; Kul Hâce Ahmed nasıl burada mekân tutsun; Gece gündüz korkup durur, heybeti var. 18. H İ K M E T Didarını talep kılsanız ey zâkirler, Candan geçip halka içinde görün didar. Şevkın ile Allah diyip, doğruya dönüp Gece uykusunu haram kılıp ol sen bîdar. Bîdarlara Hak rahmeti yakın olur; Bîdarların gönlü kırık, gözü yaşlı olur, Benlik kılanların cezası cehennem olur; Kibirlinin cehennemde hali düşvar. Senden önce yâranların ne yana gitti; Bu dünyaya gönül vermeyip ağlayıp göçtü; Ömrün sona erdi, sıra sana yetti; Günahına tevbe kıl sen,ey bed-kirdar. Nefsin sana, bakıp dursan, neler demez; Ağlasan da Allah’a doğru yüz çevirmez; Ele alsan, yaban kuş gibi ele konmaz; Ele alıp gece uykusunu kıl sen bîdar. Nefs yoluna giren kişi rüsva olur; Yoldan azıp gezip tozan şaşkın olur; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Yatsa, kalksa, şeytan ile yoldaş olur; Nefsi tep sen, nefsi tep sen, ey bed-kirdar. Nefsin seni son deminde geda kılar; Din evini yağmalayıp harap kılar; Öldüğünde imanından cüda kılar; Akıllı isen, pis nefisten ol sen bîzar. Fir’avn, Karun şeytan sözünü muhkem tuttu; O sebepten yer yarıldı onları yuttu; Mûsâ Kelim nasihatçı olup sözler dedi; Kulak tutmadan o ikisi öldü murdar. Günahına tevbe kılıp ağlayıp yürü sen; Giderim diyip yol başına varıp dur sen;, Gidenleri görerek hem ibret al sen; İbret alsan, yattığın yer olur gülzar. Mü’min kullar dert ve hâlet peyda kıldı; Hak yolunda can ve gönlü şeyda kıldı; Dünyayı terkedip âhireti satın aldı; satın alsan, hûrî, gılman hepsi hazır. Kul Hâce Ahmed, nefs elinden kılarım dâd; Pîr-i muğan olacak mı ona cellad; Habersizler işitmezler dâd ve feryad; Kan ağla sen, işittin o Perverdigâr 19. H İ K M E T Aşk yolunda yok olayım Bir ve Var’ım; Her ne kılsan, âşık kıl sen perverdigâr. El açarak dua kılayım, Rabb’im cebbar; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Gül aşkının sokağında bülbül oldum; Türlü türlü diller ile nâle kıldım; Bütün işlerden âşıklığı ben zor bildim; Her ne kılsan,âşık kıl sen Perverdigâr. Aşkı değse, kavurup yandırır canı, teni; Aşkı değse, viran kılar”ben” fikrini; Aşk olmasa, tanımak olmaz Mevlâ’m seni; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Aşk defteri sığmaz dostlar dergâhına; Cümle âşık yığılıp varır bargâhına; Yedi cehennem tâkat kılmaz bir âhına; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Hâs aşkını göster bana, şükr edeyim; Bıçkı konsa, Zekeriyya gibi zikr edeyim;, Eyyub gibi belâsına sabr edeyim; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Cilve kıl sen, deli kıl sen, şeyda kıl sen; Mecnun kıl sen, insanlara rüsva kıl sen; Mum gösterip pervane gibi kor ateş kıl sen; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Aşk derdini talep kıldım, dermanı yok; Aşk yolunda can verenin hüsranı yok; Bu yollarda can vermese, imkânı yok; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Nerden bulayım, aşkın düştü, kararım yok; Aşk senâsını gece gündüz bıraktığım yok; Dergâhından başka yere vardığım yok; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Aşk pazarı ulu Pazar, sûda haram; Âşıklara senden başka kavga haram; Aşk yoluna girenlere dünya haram; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Âşıklığı dâva kılıp yürüyemedim; Nefsten geçip ben emrini kılamadım; Cahillikte Hak emrini bilemedim; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. Kul Hâce Ahmed, aşktan katı belâ olmaz; Merhem sürme, aşk derdine deva olmaz, Göz yaşından başka kimse şahit olmaz; Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr. 20. H İ K M E T Muhabbetin kadehinden içen divaneler, Kıyamette ateş ağzından saçar dostlar. Kudret ile yaratılan yedi cehennem Âşıkların nârasından kaçar dostlar. Cehennem ağlayıp yalvaracak Allah’ına Tâkatım yok âşıkların bir âhına. Kaçıp varayım Hak Taâlâ penahına; Âşıkların yaşı ile söner dostlar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Âşıkları aşk dükkânını varsa kurup, Yaşını saçıp, göğsünü açıp, yüzünü sürüp, İnşallah, cehennem kaçsa, ondan korkup Yedi sema tâkat kılmadan göçer dostlar. Rahman Rabb’im sâki olup mey içerse, Çoluk-çocuk, ev-barktan tamamen geçirse, Vücudumdan Azâzil’i Hak kaçırsa, Cürüm, isyan düğümlerini açar dostlar. Aşk kapısını Hak yüzüme açıverse, Hâs aşkını gönül içine yerleştirse, Lutf eylese, iki âlemde şâh eylese, Âşıkları Hakk’a doğru uçar dostlar. Sübhan Rabb’im bir katre mey kılsa in’am, Sır zikrini diye diye kılsam tamam, Hûri, gılman cümle melek ona gulam; Cennet içinde ipek giysiler biçer dostlar. Allah diyerek kabirden kalksa, âlem yanar; Seçkin kulum diyip Rabb’im, yalnız sever; Yaş yerine kanını döküp yüzünü boyar; Hamdını diyip mel’un şeytan kaçar dostlar. Ben demedim, Allah kendi vâde kıldı; Yolsuz idim, lutf ederek yola saldı; Garip olup nâle kıldım, elimden tuttu; Öyle âşık şevk şarabını içer dostlar. Kul Hâce Ahmed, aşksızların işi düşvar; Yarın varsa, Hak göstermez ona didar Arş ve Kürsü, Levh ve Kalem hepsi bîzar; Aşksızlara cehennem kapısını açar dostlar. 21. H İ K M E T Aşk sırrını beyan kılsam âşıklara, Tâkat kılmaz, başını alıp gider dostlar. Doğa, taşa başını vurup, kendinden geçip Çoluk-çocuk, evden barktan geçer dostlar. Aşk şiddeti başa düşse, âşık neyler; Bigâneler taşlar atıp ona güler; Divane diye başını yarıp kana bular; Şâkir olup hamd ve senâ söyler dostlar. Aşk cevheri dipsiz deniz içinde pinhan; Canda geçip cevher alan oldu canan; Hevesliler âşıkım der, yolda kalan; Dinlerini değersiz pula satar dostlar. Aşksızların hem canı yok, hem imanı; Resûlu’llah sözünü dedim, mâna kânı; Nice desem, işitici, bilen hani? Habersiz desem, gönlü karışır dostlar. Ateşe yandım, candan doydum, hayran oldum; Bu nasıl ateş, yanamadan biryan oldum; Muhabbetin adını duyup giryan oldum; Gözü giryan muradına yeter dostlar. Çok ağlayıp, çok inle ki rahmı gelsin; Yol şaşırsan, rahmı gelip yola salsın; Hizmet kıl kî pîr-i muğân elinden tutsun; Hizmet kılan muradına yeter dostlar. Zemane hem âhir oldu, huyun gitti; Resûlu’llah vâdeleri yakınlaştı; Seçkin kulları iyi söze kulak tuttu; Kötü kullar günden güne beter dostlar. “Küllü yevmin beterün.” dedi hak Mustafa; Ümmet olsan, kulak sal sen, ehl-i vefa; İyilerin ecrini verir, kötüye ceza; Kıyamet günü cezalarını çeker dostlar. Fâsık, fâcir havalanıp yere basmaz; Oruç namaz kazâ kılıp misvâk asmaz; Resûlu’llah sünnetine değer vermez; Günahları günden güne artar dostlar. Dünya ehli malını görüp heva kılar; Benlik fikriyle dâva-yı hüda kılar; Öldüğünde imanından cüda kılar; Can verende hasret ile gider dostlar. Dünya malını yığanları vallah gördüm; Öldüğü vakit,”Tevbe et!” diyip halini sordum; Şeytan dedi: İmanına çengel vurdum. Can çıkarda ağlaya ağlaya gider dostlar. Kul Hâce Ahmed, âşık olsan, canın yansın; Sıdkın ile Allah deki Tanrı bilsin; Dua kıl ki mü’min kullar dünya koysun; Dünya koyan âhirete yeter dostlar. 22. H İ K M E T Hakk’a dönüp mü’min olsan, tâat kıl sen; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Tâat kılan Hak didarını görür dostlar. Yüz bin belâ başa düşse, inleme sen; Ondan sonra aşk sırrını bilir dostlar. Âşıkları inleyerek yola girdi; Her ne cefa gelse, onu Hak’tan bildi; Râzı olup yer altında hazır oldu; Ağlayarak seherlerde durur dostlar. Eyâ dostlar, hiç bilmedim ben yolumu; Saadete bağlamadım ben belimi; Gaybet sözden hiç alamadım ben dilimi; Cahilliğim beni rüsva kılar dostlar. Gece gündüz gamsız yürüdüm, zikr etmeden; Cehd kılarak gece gündüz fikr etmeden; Muhabbetin pazarında kendimi satmadan; Nefsim benim yüz bin taam diler dostlar Nefsini sen öz reyine koyma zinhar; Yemeyip içmeyip tâat ile ol sen bidar; Âhir bir gün gösterecek sana didar; Bidar olan orda didar görür dostlar. Eyâ gâfil, Hak zikrini dilden koyma; Dünyalıktan bir zerreyi ele alma; Erenlerin arkasından aslâ kalma; Yola giren âhir murad bulur dostlar. Vah ney yazık, hasret ile ömrüm geçti; Nefsim benim coşup taştı, hadden aştı; Canım kuşu uçuverse, ruhum kaçtı; Gâfil yürüyen ömrünü yele satar dostlar. Didar göreyim diyen kullar uyanık olur; Yürüse, dursa, yatsa, kalksa, zikrini söyler; İçi dışı öyle kulun nurla dolar; Allah nurunu öyle kula saçar dostlar. Kul Hâce Ahmed, bende olsan, ağla, yürü sen; Muhabbetin meclisine kendini vur sen; Kıyametin şiddetinden mâtem kur sen; Mâtem kuran sırdan haber alır dostlar. 23. H İ K M E T Didar için canı kurban kılmayınca İsmâil gibi didar arzu kılmayın dostlar. Candan geçip tarikate girmeyince Âşkım diyip yalan dâva kılmayın dostlar. Âşıklığı ulu iştir, bilsen bunu; Mihnet ile sınar imiş Mevlâ’m seni; Cefa, mihnet ile olsan dünü günü; Mâşukundan gönül ayrı kılmayın dostlar. Benlik kılıp tarikate girmediler; Candan geçmeden yola ayak koymadılar; Nefs öldürmeden teslim fenâ olmadılar; Ham tamahlık ile yola girmeyin dostlar. İşbu aşkın yolu dilim olmak olur; Burada ağlayıp âhirette gülmek olur; Gül renkleri zaferan gibi solmak olur; Böyle olmadan, âşıkım ben, demeyin dostlar. Mürşidlerin hizmetini kıl ihtiyar; Kendiliğimden yola girdim, deme zinhar; İyi bilsen, tarikatın tehlikesi var; Kılavuzsuz iş bu yola girmeyin dostlar. Mürşidlere hizmet kılsan, nefse âfet; Değme cahil bu yollarda kılmaz tâkat; Sâdık kullar bu yolları bilir rahat; Diriyken ölmeden didar arzu kılmayı dostlar. “El kezzâbu lâ ümmeti “ dedi size; O Muhammed Hak resûlü idi bize; Yalancıya cennet yoktur, vallah anla; Yalan diyip imansız gitmeyin dostlar. Ev- barkını terk etmeden görmez didar; Didar göreyim diyen âşık olur bidar; Öyle âşık âhir görür orada didar; Didar görmeden sırdan haber duymayın dostlar. |
|
|
|
|
|
#9 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Sırdan mâna duymayanlar biganedir; O âşıkın mekânları viranedir; Aşk yolunda can verenler cananedir; Candan geçmeden candan haber bilmeyin dostlar. Kul Hâce Ahmed, kendinden geçmeden dâva kılma; Halk içinde âşıkım diyip, dile alma; Âşıklığı ulu iştir, gâfil olma; Gafil olup Hak didarını görmeyin dostlar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 24. H İ K M E T Muhabbetin kadehinden içip raks ederek Divanelik makamına girdi dostlar. Aç ve tokluk, kazanç, ziyan hiç bilmeyen Sermest olup raks ve sema’kıldı dostlar. Raks ve sema kılanlara dünya haram; Ehl ü iyal, evden barktan geçti tamam; Seher vakti Hakk’a sığınıp ağlar müdam; Ondan sonra raks ve sema’kıldı dostlar. Dünya tepmeden raks ve sema kılan cahil; Hak yâdını bir an demez, yürür gafil; Dervişim der, dünyaya doğru gönlü mâyil; Dünya için raks ve sema’kıldı dostlar. Kendinden geçmeden raks ve sema kılmak hata; Sübhan rabb’im ona kılmaz iman atâ; Tâat kılsa, gönülleri kılmaz safâ; Riya kılıp raks ve sema’ kıldı dostlar. Kendinden geçmeden raks eylese. Aellah bîzar; Sema’ından yer teprenip çeker âzar; Dua kılayım, göstermesin ona didar; Dinden geçip raks ve sema’kıldı dostlar. Şibli âşık sema’kıldı, ışık görüp; Mustafa’yı hazır görüp, sual sorup; Dünya, ukba terkederek gözünü yumup; Öyle kullar raks ve sema’kıldı dostlar. Şibli âşık ağlayıp dedi: Eyâ Resûl, Tâkatsizim, sema’kılsam , olurum melûl Resûl dedi: İnşallah, kılar kabul. Ruhsat dileyip raks ve sema’kıldı dostlar. Kul Hâce Ahmed, raks ve sema’ kılmayanlar Taklit ile sema kılsa, cehennemde yanar. Bu rivayet gizli idi; söylesem, onlar Hakk’ı bulup raks ve sema’kıldı dostlar. |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,804
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Bu güzel konu için +k
Teşekkür ederim kardeşim. Kolay gelsin. |
|
|
|
|
|
#11 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Ahmet AĞAOĞLU
Siyasî alanda Türkçülük fikrini temsil eden Ağaoğlu, 1869'da Azerbaycan'ın Şişe şehrinde doğmuştur. Babası Mirza Hasan Bey, annesi Sarıca Ali adlı göçebe bir kavimden Taze hanımdır. Amcalarının Rusça, Arapça ve Farsça bilmeleri ve ailenin düzenlediği akşam sohbetlerinde metafizik ve ilmî konuların görüşülmesi Ağaoğlu'nun gelişiminde önemli yer tutar. Öğrenimine mahalle mektebinde başlamış ve babasından gizli Rusça dersleri almıştır. Babasının karşı çıkmasına rağmen dayısının desteğini alarak Rus tali mektebine yazılmıştır. O dönemde Şuşa'nın yarısı Türk yarısı Ermenidir. Okul Ermenilerin çoğunlukta olduğu semttedir ve okulda sadece beş Türk çocuğu vardır. Ağaoğlu, Ermenilerin Türk düşmanlıklarını burada görmüş ve yaşamıştır. 1884'de buradaki eğitimini tamamlayarak Realne Uçilişe'ye başlamıştır. Reel ilimlerin ağırlıklı olduğu okulu başarı ile tamamlamış, 1887'de yüksek öğrenim için Petersburg'a gitmiş, fakat sağlığı nedeni ile geri dönmüştür. 1888'de Paris'te hukuk mektebine başlamış, doğu kavimleri tarihi, Arapça, Acemce ve Türkçe dil derslerine devam etmiştir. Ağaoğlu 21 yaşında iken yazarlığa, Fransızca bir makale ile başlamıştır. Bir süre Paris'te gazetecilik de yapan Ağaoğlu 1894'de İstanbul'a gelmiştir. 4 ay sonra Tiflis'e gitmiş, Kafkas gazetesinde yazarlık yapmıştır. Bakü'de Rusça "Kaspy" adlı bir gazetede başyazarlık görevini almıştır. Gazete Azerbaycan Türklerinin hukukunu savunan ve çıkarlarına hizmet eden Rusça bir Türk organı haline getirilmiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 "Kaspy" gazetesinin sahibi olan Zeynel Abidin Takiyef Türkçe yayın için uğraşmış ise de 1904 yılında meydana gelen Rus-Japon savaşı sonuna kadar beklemek zorunda kalmıştır. Savaş sonunda çarlığın yenik düşmesi ile tekrar girişimde bulunmuş, bu sefer başarılı olmuştur. Bütün Kafkasya'da ilk kez günlük Türkçe gazete olan "Hayat" çıkmaya başlamıştır. Hüseyinzade Ali Bey de bu gazetede göre almıştır. Bir yıl sonra Ahmet Ağaoğlu "İrşad" adlı yeni bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Aynı zaman diliminde Kafkasya'da Ruslar Azerbaycan'a hakim olunca Sünnî-Şiî anlaşmazlığı başlamıştır. Kafkaslar'daki Türkleri parçalamayı amaçlayan bu düşünceye karşı mücadele etmiştir. 1905'de Bakü'de "fedai" adında gizli bir cemiyet kurmuş, Ermenilere karşı Türklere yaptıkları zulümleri fiili direnişlerle bir dereceye kadar durdurabilmiştir. 1905'de Çar hükümetinin bir nazırlar komitesi kurması üzerine Kazan'dan giden heyete Yusuf Akçura Kafkasya ahalisini temsil edenler içinde ise Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Topçubaşı Meydan Bey seçilmişlerdir. Azerbaycan halkını bu komitede temsil etmiştir. Petrollü topraklar üzerindeki Türk halkını göç ettirme projesini, otuzbeş günlük konuşma sonucu engellemiştir. 1908'de II. Meşrutiyetin ilânı ile İstanbul'a kaçan Ağaoğlu, Türk Ocağının kurucularındandır. Fikirleri ve kişiliği: Türkçülük mücadelesine hayatını vermiş aydınlarımızdandır. Fikirlerini yaymak için "Fedai" adıyla kurduğu gizli cemiyette hizmet vermeye başlamıştır. Birçok Türkçü gibi önce İslâmın özüne döndürülmesi meselesi üzerinde durmuştur. Doğu tarihi ve dinleri üzerine araştırmalar yapmış, geniş birikime sahip olmuştur. Azerbaycan ve diğer Kafkas Türkleri için millî direnişin en iyi örneğini sergilemiştir. Hedefi Türk milletinin uyanması ve Ruslarla eşit hürriyete sahip olmasıdır. Ruslar tarafından desteklenen Sünnî-Şiî ayrılığının karşısında olmuş ve yazılarında, araştırmalarında bunu konu almıştır. Yayımladığı risalelerde fikirlerini çekinmeden ortaya sürmüştür. Dinî açıdan İslâmiyet üzerine yaptığı araştırmalarda kadını örnek almış ve İslâmiyetin tarihsel süreci içinde kadını inceleyerek dindeki değişmeyi açıklamıştır. Eserleri: "İslâm Aleminde Kadın" adlı Rusça risalesinde, İslâmın görüşlerinde ilerici olduğunu, Abbasi'nin orta devirlerine kadar bu ilerici hareketin devam ettiğini, daha sonra alimlerin ve şeyhlerin menfaatperestlikleri yüzünden gerilediğini ve çöktüğünü iddia etmektedir. Gazete ve dergilerde yayımlanmış makaleleri ve risaleleri vardır. |
|
|
|
|
|
#12 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Ahmet Hikmet Müftüoğlu
(1870-1927) "İslâmın gözü, Türkün kalbi olan bu renk ve nur durağı memleket pek temiz, pek mamur, pek güzeldi. Onun çarpık kavuklu, yangesli harap mezarları, buraların darülfelasefelerinden, kütüphanelerinden daha manalı, daha düşündürücüdür. Oranın hamalları, fakirleri buranın lordlarından, milyonerlerinden daha asil, daha civanmerddir". (Çağlayanlar) Türk milliyetçiliğine hem siyasî hem de edebî alanda hizmet etmiş yazarlarımızdan Ahmed Hikmet Müftüoğlu 1870'de İstanbul'da doğmuştur. Ailesi dönemin ulema sınıfındandır. Şiirle ve tasavvufla ilgilenmişlerdir. Müftüoğlu yedi yaşında babasını kaybetmiş, ağabeyinin himayesinde büyümüştür. Eğitimine Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesinde başlamış daha sonra Galatasaray Sultanisine girmiştir. Tevfik Fikret'le bu okulda tanışmış ve arkadaşlık kurmuştur. 1888'de sultanideki eğitimini bitirmiş, Hariciye Nezaretinde çalışmaya başlamıştır. Bu görevine devam ederken Galatasaray Lisesinde öğretmenlik yapmıştır. Pire (Yunanistan) ve Poti (Kafkasya) şehbenderliğine vekalet etmiş, 1891'de İstanbul'a geri dönmüş ve eski işine devam etmiştir. 1908'de Ticaret ve Ziraat nezaretinde göreve başlamıştır. Galatasaray Lisesindeki hocalık görevini Tevfik Fikret bu liseye müdür olunca bırakmıştır. Darülfünun, Edebiyat Fakültesi Fransız ve Alman edebiyatları hocalığına başlamıştır. 1912'de Peşte'ye gönedrilmiş, mütareke döneminde İstanbul'a dönmüştür. Harp malzemeleriyle ilgili bir komisyonun başkanı sıfatıyla Peşte, Viyana ve Berlin'de kalmıştır. İstanbul'a döndüğünde halife Abdülmecid Efendinin baş mabeyinciliğini yapmıştır. Ankara'da Hariciye Müsteşar vekaletini üstlenmiş, 1927 yılında vefat etmiştir. Fikirleri ve kişiliği: Türkçü ve Türkçeci yazarlarımızın önde gelenlerinden Ahmet Hikmet Müftüoğlu edebiyatımızın milliyetçi hareketini temsil etmiştir. Türkçülüğü siyasi sahada savunan isimlerimizdendir. Yazarlığa Servet-i Fünuncular içinde başlamış, meşrutiyetten sonra Türkçülük ülküsünü benimsemiş ve Servet-i Fünunculardan ayrılmıştır. Müsbet ilimlerle ilgili tercümeler yapmış ve Hazine-i Fünun ile Servet-i Fünun dergilerinde yayımlatmıştır. 1894-1900 yılları arasında aynı dergilerde hikayelerini sunmuştur. 1908'den sonra sanatını sosyal konulara yönlendirmiştir. Ölümüne kadar bu fikre bağlı kalmış, edebi alanda Çağlayanlar'da hikayeleri ve Gönül Hanım adlı romanında bunu sergilemiştir. Türk toplum yapısını Çağlayanlar'daki 16 hikayesinde ortaya koymuştur. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Eserleri: Gönül Hanım'da; Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen bir askerin Türkistan'daki esir kampında Gönül adlı bir Tatar kızının rehberliğinde, eski Türk ülkelerini dolaşmasını ve ülkü birliği yaptığı bu kızla arasındaki sevdayı anlatır. Türk tarih ve medeniyetinin eskiliği ve Türk birliği üzerinde durur. Türkçülük çalışmalarına katıldıktan sonra ortaya koyduğu eserlerinde millî kimlik ön plana çıkmış, dil sadeleşmiştir. Eserlerinden diğerleri; Leyla Yahud Bir Mecnunun İntikamı (1890), Haristan ve Gülistan (1890), Çağlayanlar (1922), Gönül Hanım (Tasvir-i Efkar'da tefrika, 1920, yeni yayını 1971), Salon Köşeleri, Bir Tesadüf, Bir Safha-i Kalb, Kadın Ruhu, Silinmiş Çehreler, Beliren Simalar adlı kitaplardır. |
|
|
|
|
|
#13 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Ahmet Vefik PAŞA
(1823-1891) "Gerçek sanatçıların eserlerinde kullanmadıkları yabancı kelimeleri, dilimizde yasaklamak suretiyle öz dilimizi geliştirebiliriz". Dil alanında "Bütün Türkçülük" ilkesini eserleride vurgulayan ve yaşantısıyla da Türk milliyetçisi olduğunu sergileyen Ahmet Vefik Paşa, 3 Temmuz1823'de İstanbul'da doğmuştur. Babası Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendidir. Ahmet Vefik Paşa İstanbul'da 1831'de öğrenimine başlamış, fakat babasının görevi nedeniyle Paris'e yerleşmiş ve öğrenimini Saint-Louis lisesinde tamamlamıştır. Fransızcayı anadili gibi Paris'te öğrenmiştir. Bazı araştırmacılara göre İtalyan, Grek, Latin dillerini de okuyup anlayacak kadar iyi bilirdi. 1837 yılında İstanbul'a geri dönmüş ve tercüme odasında memuriyete başlamıştır. 1840'da Londra'ya gitmiş, burada elçilik katibi olarak görev yapmış ve İngilizceyi öğrenmiştir. 1842 yılında sırasıyla Sırbistan, İzmir, Eflak ve Boğdan'da görev yapmıştır. İstanbul'a tekrar geri dönmüş, derecesi yükseltilerek tercüme odasında göreve başlamıştır. Kısa bir süre pasaport dairesinde müdürlük yapan Ahmet Vefik Paşa İzmir'e tabiyet işlerini çözümlemek için gönderilmiştir. 1851'de ilk defa kurulan ilim kurulu Encümeni Danişin üyeleri arasında yer almıştır. Aynı dönemde Tahran'da elçi olarak atanmıştır. Burada İran dili ve kökenini köklü bir şekilde öğrenmiştir. Elçilik binasına Türk bayrağını asarak, yeni bir geleneğin de başlatıcısı olmuştur. Ali Paşanın sadrazamlığında görevinden alınmıştır. 1855'de Mustafa Reşit Paşa sadrazam olunca Meclisi Valayı Ahkamı Adliye üyeliğine getirilmiştir. 1857'de Deavi Nazırlığına (Adalet Bakanlığı) getirilen Ahmet Vefik Paşa bu görevde kısa süre kalmış, tekrar Meclis Vala üyeliğine atanmıştır. 1860 yılında Paris büyükelçisi, 1861 yılında Evkaf Nazırı olarak Bursa'ya gönderilmiştir. Halkın şikayetleri sonunda görevinden alınmış, 1871 yılına kadar resmi görevde bulunmamıştır. Kendini ilmî faaliyetlere yönlendirmiş, Türk tarihine ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler sunmuştur. 1872'de Sadaret Müsteşarı, aynı yıl Maarif Nazırlığı yapmıştır. 1873 yılında tekrar görevden alınmıştır. 1876'da Petersburg'da Funun ve Sanayi sergisine, Osmanlıyı temsilen katılmıştır. Kısa bir süre Edirne valiliği yapmıştır. 1878'de tekrar Maarif Nazırı olmuş, aynı yıl başvekil olarak üç ay görev yapmış, tekrar görevden alınmıştır. 1879-1882 yıllarında Bursa valiliği yapmış, tekrar başvekil olarak tayin edilmiş, bu görevi sadece üç gün sürmüştür. Görevden tekrar alınmıştır. Ölümüne kadar Rumelihisarı'ndaki evinde ilmî ve edebî çalışmalar yapmış, 1891 yılında İstanbul'da 68 yaşında vefat etmiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Fikirleri ve kişiliği: Ahmet Vefik Paşa; son derece sade bir hayatı tercih etmiş, lüksten kaçınmış, sürekli yerli malını önemsemiştir. Bu haliyle milliyetçi ve halkçı düşüncenin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Ahmet Vefik Paşanın Türkçülük hareketinin öncülerinden biri olması, Türk dili ve tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan kaynaklanır. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, onu Süleyman Paşayla birlikte Türkçülük düşüncesinin piri olarak kabul ederler. M. Celaleddin Paşa, Süleyman Paşa ve Ahmet Vefik Paşa Türkçülük ateşini körükleyenlerdir. Bazılarına göre Osmanlı Türklerinin ilk Türkçüsüdür. Şinasi ve Ziya Paşaya nazaran Türkçülüğü daha açık olmuştur. Bütün yazılarında ve hayat tarzında Türk milliyetçiliği ile göze çarpar. |
|
|
|
|
|
#14 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Arif Nihat ASYA
Türk Edebiyat Tarihi'ne "Bayrak Şairi" olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya , 1904 yılında Çatalca'nın İnceğiz Köyün'nde dünyaya gelmiştir.İlköğrenimine köyünde başlamış, daha sonra İstanbul'a gelir. Önce Haseki Mahalle Mektebi'ne daha sonra Gülşen'i Maarif Rüştiyesi'ne devam eder. Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisi'ne aktarılır. Milli Mücadele Dönemi'nde Ankara'da bulunur. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir. 1928 yılında Darülmuallimin'i Aliye'den edebiyat öğretmeni olarak mezun olur ve Adana kolej ve öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yapar. 1948 yılında Edirne'ye tayin edilir. 1950-54 döneminde Adana Milletvekilliği, 1954 yılında Eskişehir milletvekilliği yapar. 1962 yılında ise Ankara Gazi Lisesi'nden emekli olur. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Arif Nihat Asya, Türklük ve Türk Dünyası sevdalısıdır. Şiirlerinde bu dünyalardan da sesler getirmeye çalışır. Kimi zaman oradan uzak kalışımızın hüznünü yansıtır, kimi zaman da oralarda yaşanmış Türk kahramanlıklarını anlatır. 5 Ocak 1974 tarihinde Ankara'da vefat etti. Şiir Kitapları Heykeltraş (1924) Yastığımın Rüyası (1930) Ayetler (1936) Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946) Enikli Kapı (1964) Kubbe-i Hadrâ (Mevlana üzerine, 1956) Kökler ve Dallar (1964) Emzikler (1964) Dualar ve Aminler (1967) Aynalarda Kalan (1969) Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kanatlar ve Gagalar (1946) Bayrak Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü Kızkardeşimin gelinligi, şehidimin son örtusü. Işık lşık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım. Dalgalandığın yerde ne korku ne keder... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Gölgende bana da, bana da yer ver! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar! Yurda, ay-yıldızının ışığı yeter. Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık; Dağlardan çöllere düşürdüğü gün Gölgene sığındık. Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı... Yüksek yerlerde açan çiçeğim; Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim. Tarihim, şerefim, şiirim, herşeyim; Yer yüzünde yer beyen: Nereye dikilmek istersen Söyle seni oraya dikeyim! Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor Şehitler tepesi boş değil, Biri var bekliyor... Ve bir göğüs nefes almak için Rüzgar bekliyor Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttugu bayrak belli, Kim demiş Meçhul Asker diye? Destanını yapmış , kasideye kanmış... Bir el iki ahretten uzanmış, Edeple gelip birer birer Öpsün diye faniler. Öpelim temizse dudaklarımız... Fakat basmasın toprağına Temiz degilse ayaklarımız. Rüzgarını kesmesin gövdeler Sesinden yüksek çıkmasln Nutuklar, kasideler! Geri gitsin alkışlar geri... Geri gitsin ellerin Yapma çiçekleri! Ona oğullardan, analardan Dilekler yeter... Yazln sarl, kışın beyaz Çiçekler yeter. Söyledi söyleyenler demin... Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar, Şimdi sen söyle, söz senin! Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar bekliyor... Ve bir bayrak dalgalanmak için Rüzgar bekliyor. Destanı öksüz, sükutu derin Meçhul Askerin Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli... Kim demiş Meçhul Asker diye? KUBBELER Dün başlar seferber, eller seferber, Kurşun eritildi, mermer çekildi. Bunlar, bu kubbeler, bu minareler Akçayla olacak şeyler değildi. Böyle bir gemide yendi suyu Nuh. Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh. Taşıtıp kalyonla pırlanta, inci Abide haline koydu sevinci. Gergefle işleyip bir inci sultan Ki çiçek verirdi saksıya koysan. Bulabildinse ey yolcu yerini, Hepsinin altında altından bir ay. Seyret İstanbul’un camilerini Minare minare, kubbe kubbe say! Açılır masmavi burada gökyüzü Gümüşten sütunlar üstünde durur... Kiminin gölgesi dinlenir yerde, Kiminin beyazı sulara vurur. Allah’a giden yol buralardadır Kapılar açılır şerefelerden. Buradan uğurlanır mübarek aylar, Bayram burda başlar arefelerden. Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış, Sultanı, çerisi, piri, veziri. Nesilden nesile götürsün diye Kanatlar üstünde şanlı tekbiri. Nice başbuğların açtığı yolda Biri yardan geçmiş, öteki serden. Yolcular gidiyor yarına doğru, Kafile kafile bu köprülerden. Kuşun uçuş, gülün açış saati, Tanrı’nın fermanı yüce kubbede, Duyulur, uyanık Fatih’in “Uyan’ Dediği uzaktan Sultan Ahmed’e.. Diken dikmiş, yakan yakmış mumunu, Şamdanlar, şamdanlar, ulu şamdanlar... Ki aydınlığiyle asırlar boyu, Yolunu bulurdu yolda kalanlar. Burda kubbe, kemer ve mihrap olmuş, O kıvrak şekil ki serhatte yaydı; Atlas bayrakların dalgalarında Rüzgarla öpüşen ince bir ay’dı. Kimi yıkanırken şadırvanlarda, Tekbir’e hu hû’lar katıyor kimi: Beyazıt önünde güvercinlerin incidir yemi, Söyleyin ey nazlı haber kuşları: Tuna boylarından müjde geldi mi? Uzaklarda kırık minarelerden Gökte bir kapıyı vurur leylekler; Bir gün açılacak o büyük kapı Ve kanatlar yere inmeyecekler. Taraf taraf, kol kol şu yamaşlardan Aktıkça fetihler tarihi Türk’ün Kubbeler erecek bir gün murada; Ve minareler dal verecek bir gün. Geçersen altından bu loş kemerin Menekşe menekşe gül güldür içi... Kapanmaz kapısı Allah evinin, Ki beş vakit gürül gürüldür içi. Çiniler, çiniler, taze çiniler; Boyası göz nuru, fırçası kirpik... Ey sanat, kuruyan dallarımıza Bir yeşil yaprak ver! demeye geldik. Biri hattın, biri mermerin, tuncun, Kurşunun sırrını aramış bulmuş Yesârî elinde Lafza-i Celal Sinan’da kubbeyle minare olmuş. İşte bu kubbe ki, söyler saati Yolcu ilk, dalgalar son cemaati, Mavidir çinisi, Yeni’dir adı Mermerini sisler karartmadı. Şehzâde, Laleli, Haseki Sultan Hepsinin üstünde Süleymaniye... Süleymaniye’den, Ayasofya’dan Yollar iner dal dal Yeni Cami’ye Yelken yelken, seren seren gemiler; Yamaçta, kıyıda, yolda camiler. Bu horasan, mermer, kurşun dağları Omuzunda taşıdığı çağları Taşıyacak daha çağlar boyunca Ve yer çekmeyecek yere koyunca. Yolları arkada bırakan hızla, Kanatlarımızla, atlarımızla Aşarken toprağı, taşı denizi Bu kurşun memeler emzirdi bizi. Böyle bir gemide yendi suyu Nuh. Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh. FETİH MARŞI Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek; Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın ? Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden.... Senin de destanını okuyalım ezberden... Haberin yok gibidir taşıdığın değerden... Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın... Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini... Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ? Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır. Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır. Haydi artık uyuyan destanını uyandır.! Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.! Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan ! Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan .... Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin ! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın... Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın ? Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Anne İlk kundağın Ben oldum, yavrum; İlk oyuncağın Ben oldum. Acı nedir Tatlı nedir... bilmezdin Dilin damağın Ben oldum. Elinin ermediği Dilinin dönmediği Çağlarda, yavrum Kolun kanadın Ben oldum Dilin dudağın Ben oldum. Belki kıskanırlar diye Gördüklerini Sakladım gözlerden Gülücüklerini... Tülün duvağın Ben oldum! Artık isterlerse adımı Söylemesinler bana 'Onun Annesi' diyorlar... Bu yeter sevgilim bu yeter bana! Bir dediğini iki Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki Ve seni öyle sevdim sana O kadar ısındım ki Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim Gün oldu kırdın... İncinmedim; İlk oyuncağın Ben oldum.. Yavrum Son oyuncağın Ben oldum... Layık değildim Layık gördüler Annen oldum yavrum Annen oldum! Dağlar Çekmece'den Maltepe'den ileri Gitmemiş Sâdâbâd çelebileri Alem tepesine Alemdağ derler... Böyle bilmiş böyle yazmış eserler. Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz. Korka korka eteğinden öper yaz; Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz Kubbelerdir...dolaşır, aşılmaz. Tendürük'te, Kop'ta Palandöken'de Kurtların payı var gelip geçende... Ki alırlar vermek istemesen de! Dağlar var, tahtından inmeyen sultan Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan... Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan, Medetsiz'ler, Mor'lar, Nur'lar, Yıldız'lar; Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar... Karla dolar 'İmdat' diyen ağızlar; Yollar kesen, haraç alan dağlar var. Bolkarda çamların sakızı damlar... Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar... Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar... Tacı olan, tahtı olan dağlar var. Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur, Akşamlar ya mor, ya turuncudur. Ve kışın dünyanın öbür ucudur... Sarkarken Cudinin karları dal dal Bağdaş kuradursun yollara Karhal! 'Ferman padişahın, dağlar bizimdir;' Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal. Dönmez misiniz ey yolda kalanlar; Yolcular, garipler, garip çobanlar; Allahüekberde tekbir alanlar? Ovalar, konaklar, yollar aşırı Birbirini selamlayan dağlar var. |
|
|
|
|
|
#15 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26968
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Dağlar var, batının yangınında kor...
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Dağlar var; adları Nemrut, Balahor... Kayışdağ kim, alemdağ kim oluyor? Lakin ufukları görünce yoksul Dağ yerine kubbe yapmış İstanbul; Kurşun şamdanlarda mumlar fildişi... Ki pırıltıları sularda pul pul. Marş Gök mavi, başak sarışın... Tadı ne güzel barışın. Karları ılık olacak Yarın yuvalarda kışın. On altı yaş kucağına Koşabilir yirmi yaşın Kanatları üzerinde Aşkın, dileğin, alkışın. Gök mavi, başak sarışın... Tadı ne güzel barışın! Fakat senin on savaşa Değer, ey yurt, bir karışın! Naat Seccaden kumlardı.. ................................ ................................ Devirlerden, diyarlardan Gelip, göklerde buluşan Ezanların vardı!. Mescit mümin, minber mümin... Taşardı kubbelerden tekbir, Dolardı kubbelere “amin”.. Ve mübarek geceler dualarımız; Geri gelmeyen dualardı... Geceler ki pırıl pırıl Kandillerin yanardı.. Kapına gelenler ya muhammed, - uzaktan, yakından – Mümin döndüler kapından... Besmele, ekmeğimizin bereketiydi; İki dünyada aziz ümmet, Muhammed ümmetiydi... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Konsun – yine - pervazlara Güvercinler, “hu hu” lara karışsın Aminler, Mübarek akşamdır; Gelin ey fatihalar, yasinler... Şimdi seni ananlar, Anıyor ağlar gibi... Ey yetimler yetimi, Ey garipler garibi; Düşkünlerin kanadıydın Yoksulların sahibi.. Nerde kaldın ey resul, Nerde kaldın ey nebi!.. Günler ne günlerdi, ya Muhammed!.. Çağlar ne çağlardı; Daha dünyaya gelmeden Müminlerin vardı... Ve bir gün ki gaflet Çöller kadardı, Halime’nin kucağında, Abdullahın yetimi, Amine’nin emaneti ağlardı.. Hatice’nin goncası Aişe’nin gülüydün.. Ümmetin göz bebeği Göklerinresulüydün.. Elçi geldin, elçiler gönderdin; Ruhunu Allah’a; elini ümmetine verdin, Beşiğin, yurdun, yuvan Mekke’de bunalırsan; Medine’ye göçerdin.. Biz, Bu dünyadan nereye Göçelim ya muhammed! Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet Altın devrini yaşıyor... Diller, sayfalar, satırlar “ebu leheb öldü” diyorlar; Ebu leheb ölmedi ya muhammed! Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor... Neler duydu şu dünyada Mevlidine hayran kulaklarımız; Ne adlar ezberledi ey nebi! Adına alışkın dudaklarımız.. Artık yolunu bilmiyor, Artık yolunu unuttu Ayaklarımız Kabene siyahlar Yakışmamıştır ya muhammed! Bugünkü kadar! Hased gururla savaşta; Gurur; kaf dağında derebeyi.. Onu da yaralarlar kanadından Gelse bir şefkat meleği.. İyiliğin türbesine, Türbedar oldu iyi.. Vicdanlar sakat Çıkmadan ya muhammed yarına! İyilikler getir, güzellikler getir Adem oğullarına... Şu gördüğün duvarlar ki Kimi taiftir, kimi hayberdir... Fethedemedik ya muhammed Senelerdir... Ne doğruluk, ne doğru; Ne iyilik, ne iyi; Bahçende en güzel dal, Unuttu yemiş vermeyi... Günahın kursağında Haramların peteği.. Bayram yaptı yabanlar Semave’yi boşaltıp; Save’yi dolduranlar Atını hendeklerden – bir atlayışta – Aşırdı aşıranlar.. Ağlasın yesrib! Ağlasın selmanlar... Gözleri perdeleyen toprak, Yüzlere serptiğin topraktı... Yere dökülmeyecekti ey nebi! Yabanların gözünde kalacaktı! Konsun – yine - pervazlara Güvercinler, “hu hu” lara karışsın Aminler,... Mübarek akşamdır; Gelin ey fatihalar, yasinler... Ne oldu ey bulut, Gölgelediğin başlar? Hatırında mı ey yol, Bir aziz yolcuyla Aşarak dağlar, taşlar Kafile kafile, kervan kervan Şimale giden yoldaşlar.... Uçsuz bucaksız çöllerde Yine izler gelenlerin; Yollar gideceklerindir.... Şu tekbir getiren mağara, Örümceklerin değil; Peygamberlerindir, meleklerindir. Örümcek ne havada Ne suda, ne yerdeydi Hakkı göremeyen Gözlerdeydi Şu kuytu cinlerin mi, perilerin yurdu mu, Şu yuva ki bilinmez; Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi Kumru mu.. Kuşlarını bir sabah, Medine’ye uçurdu mu.. Ey abva’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyanın En güzel gülü; Hatıran uyusun çöllerin, Ilık kumlarıyla örtülü.. Dinleyene hala Çöller ses verir.... Yaleyl, susar, Uğultular gelir... Mersiye okur uhud, Kaside söyler bedir; Sen de bir hac günü Başta muhammed, yanında Ebu bekir, Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü, Destan yap ey şehir! Konsun – yine - pervazlara Güvercinler, “hu hu” lara karışsın Aminler,... Mübarek akşamdır; Gelin ey fatihalar, yasinler... Vicdanlar sakat Çıkmadan ya muhammed yarına! İyiliklerle gel, güzelliklerle gel Adem oğullarına... Yüreklerden taşsın Yine imanlar! Itri, bestelesin tekbirini; Evliya okusun kur’anlar.. Ve kur’anı göz nuruyla çoğaltsın Kayışzade osmanlar... Na’tını galib yazsın, mevlidini Süleymanlar.. Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle Geri gelsin sinanlar.. Çarpılsın, hakikat niyetine Cenaze namazı kıldıranlar! Gel ey muhammed! Bahardır Dudaklar ardında saklı “amin”lerimiz vardır.. Hacdan döner gibi gel.......... Miraçtan iner gibi gel........... Bekliyoruz yıllardır! Bulutlar kanat, ruzgar kanat; Hızır kanat, cibril kanat, Nisan kanat, bahar kanat; Ayetlerini ezber bilen, Yapraklar kanat... Açılsın göklerin kapıları Açılsın perdeler, kat kat.. Çöllere dökülsün yıldızlar, Dizilsin yollarına Yetimler, günahsızlar.. Çöl gecelerinden yanık Türküler yapan kızlar Sancağını saçlarıyla dokusun; Bilal-i habeşi sustuysa; Ezanlarını davud okusun! Konsun – yine - pervazlara Güvercinler, “hu hu” lara karışsın Aminler,... Mübarek akşamdır; Gelin ey fatihalar, yasinler... Dua Biz,kısık sesleriz...minareleri, Sen,ezansız bırakma Allahım! Ya çağır şurda bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allahım! Mahyasızdır minareler...göğü de, Kehkeşansız bırakma Allahım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allahım! Bize güç ver...cihad meydanını, Pehlivansız bırakma Allahım! Kahraman bekleyen yığınlarını, Kahramansız bırakma Allah'ım! Bilelim hasma karşı koymasını, Bizi cansız bırakma Allah'ım! Yarının yollarında yılları da, Ramazansız bırakma Allah'ım! Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, Ya çobansız bırakma Allah'ım! Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız; Ve vatansız bırakma Allah'ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah'ım! BEDDUA Gitsin, ne demek, edeb... edebsiz kalsın Göçsün de nesebliler, nesebsiz kalsın! Takdir, olamaz böyle... ilâhî, bu işe Her kim sebeb olduysa sebebsiz kalsın! SEVAB "Olmaz bana kimsenin, diyordum zararı. Gördün, lâkin, geçirdiğim korkuları: Bir akşam, ellerim sevâb işlerken Arkamdan bir ses, dedi: "Eller yukarı!" TARAFSIZLAR Yaptıkları, uğraşıp didinmek., ancak, Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Sağ-sol savaşında hep tarafsız kalmak.. Cennetle Cehennem'de -demek-yerleri yok Tanrı'm, sen A'râf'ı genişletmeye bak! SALLANAN VATAN Yangın, su, kaza alsa da -sık sık-kurban; Defnetse de bin hayâtı debrem, toptan; Arif -yine- der, secde edip toprağına: "Altiyle ve üstiyle bizimdir bu vatan" BEYAZ ATLI Kıvrak atı deryada köpüklerle savatlı, Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı... Hayran sana ceddin ki, dedim, kaldı Fırat'da. "Oldu Fırat'lı." Tarihte bir resmi geçit şimdi alınlar, Yüzler ve göğüsler ki zaferlerle beratlı. Göklerde Sinan, onlar için kendi eliyle Asude saraylar hazır etmiş yedi katlı. Gördükleri rüyada bu imanlı yürekler Allarla mübeşşerdi, yeşillerle muratlı.. Hiddetleri, şiddetleri, savletleri korkunç; Sohbetleri tatlı. Yüzlerce fetih destanının en güzelinde Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı. ......................... Dağdan aşarak indi Donanma-yı Hümayun Kalyonları durgun suya yelkenli, halatlı.. Gülsün kıyı, açsın suda bakir nilüferler: Zincirli Haliç artık azatlı! Bir dil konuşur Kayser'e toplar topu Şahi Dev lehçeli, tehdit lugatlı. Şarkî Roma'nın burcuna tırmandı Hasan'lar; Yoldaşları, "Şahin", "Ali", "İsa", "Hızır" adlı.. Ellerde kılıçlar, yatağanlar ki su içmiş Seyhun'dan, Aral'dan; Kızılırmak'lı, Murat'lı. Onlardı gelenler karadan çığ gibi ani; Onlardı kopan her köşeden atlı, pusatlı. Atlar var, o yıllar yılı göçlerde sabırmış; Atlar var, akınlarda kanatlı. Türk ırkı bu.. Genç Osman açar Bağdad'ı orda; Bayrak diker İstanbul'a burdan Ulubat'lı! Fethin yüce serdarı gelip girdi Bizans'a.. Bir yüz ki güzel, taze., fakat bârika hatlı. Yüzlerce fetih destanının en güzelinde Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı! |
|
|
|
![]() |
| Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
