Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL!
Abide şahsiyetlerHükümetimiz ve yüksek paşalarımız ise, ancak Bulgarlar'a hücum etmemekle onları kızdırmamakla İstanbul'u kurtarabileceğimize inanmaktadırlar. Düvel-i Muazzama (Büyük devletler) da biraz daha gerideki Enez-Midye hattında Balkan devletlerinin çekilmelerine karar verir. Fakat |
|
|||||||
Abide şahsiyetler konusundaki toplam yorum: 158, okunma sayısı: 9030. |
|
|
|
|
#46 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Hükümetimiz ve yüksek paşalarımız ise, ancak Bulgarlar'a hücum etmemekle onları kızdırmamakla İstanbul'u kurtarabileceğimize inanmaktadırlar. Düvel-i Muazzama (Büyük devletler) da biraz daha gerideki Enez-Midye hattında Balkan devletlerinin çekilmelerine karar verir. Fakat Bulgaristan Enez-Midye hattına çekilmeyi reddeder, İstanbul'a girmenin hazırlığına devam eder. Düvel-i Muazzama'dan bazıları da İstanbul'un Bulgarlar'a ait olabileceğini telaffuz etmeye başlarlar. Bu trajik durumun daha da beterleşmesini belki önleyebilirler umuduyla Milli Savunma Bakanı Libya'daki Enver ve Eşref Beyleri geri çağırır. Fakat Şeyh Şinusi Hazretleri onlara güvenmiş, gerek kabilesinden, gerekse manevi evlatlarından eli silah tutanları emirlerine vermiştir. Şimdi onları yüzüstü bırakıp, İstanbul'a dönmek Enver Bey'e kalleşlik gibi gelir. Şeyh Sinusi Hazretleri'ni ziyaret eder; Balkan Savaşı'nın koptuğunu, düşmanların İstanbul'a girmek üzere olduğunu, geri çağrıldığını söyleyince, Şeyh Sinusi Hazretleri'nin gözleri yaşarır ve şu cevabı verir: "Gidiniz evlatlarım, Libya bizim kolumuz, bacağımız, İstanbul ise kalbimizdir. Kolumuzu, bacağımızı kaybedersek, yine yaşayabiliriz; fakat kalbimizi kaybedersek, yaşayamayız..."
Enver Bey, can yoldaşı Eşref Bey'le İstanbul'a döner. Bu sırada, gözü pek kardeşi Selim Sami, hükümetin pısırıklığına kızarak İzmir'e çekilmiştir. Hemen onu ve silah arkadaşı Cihangiroğlu İbrahim'i İstanbul'a getirirler. Enver Bey de Hurşit Paşa'nın kumandasındaki kolordunun kurmay başkanlığına kendini tayin ettirir. Hükümet, yüksek rütbeli paşalar, katiyyen Bulgarlar'a saldırmaya taraftar değildirler; zira çıkacak bir çatışmada Bulgarların İstanbul'a gireceğinden korkulduğu gibi, onları Anadolu'nun neresinde durdurabileceklerini dahi bilmemektedirler. Sadrazam Kamil Paşa Edirne ve çevresini bağımsız bir yapıya kavuşturup, Bulgarların iltihak etmelerini önlemenin yollarını aramaktadır. İstanbul karışık günler yaşarken, Eşref Bey Libya'daki gibi gönüller bayrağını açar. Yurdun her tarafından gelen gönülleri Taksim, Metris kışlalarında Selim Sami, Cihangiroğlu İbrahim beyler eğitirler. Savaşla bir yere varamayacağımızın kanaatini taşıyan Sadrazam Kamil Paşa'ya karşı 23 Ocak 1913'degenç subaylar Enver Bey'in önderliğinde Bab-ı Ali baskınını gerçekleştirirler. Kamil Paşa yerine, sonradan bir suikasta kurban gidecek olan Mahmud Şevket Paşa getirilir. Bir gece sabaha karşı Muradlı Tepeleri'ne gönüllüler baskın yaparlar. Enver Bey'de onları topçu ateşiyle destekler. Bulgarlar'ı Muradlı Tepeleri'nden sökerler. Fakat hükümet ve büyük paşalar, fazla ileriye gidilmesinden korkarlar. Düvel-i Muazzama'nın sınır kabul ettiği Enez-Midye hattında durulmasını isterler. Edirne'yi, Tekirdağı'nı, hemen hemen bütün Trakya'yı Bulgarlar'a bırakmak mecburiyetini duyarlar. Ama el altından Enver Bey'in desteklediği Gönüllüler Kumandanı Eşref Bey dinlemez; önüne kattığı Bulgarlar'ı savaşarak, diğer taraftan da bizim paşalarımızla mücadele ederek, bugünkü sınırları geçerler. Hükümet bugünkü sınırları kabul eder; fakat gönüller savaşa devamda kararlıdırlar. Adriyatik denizine kadar yaklaşırlar ve burada "Batı Trakya Türk Cumhuriyeti"ni kurarlar. Bu sırada Enver Bey kronik apandisitten rahatsızdır. Dünyanın bir savaşa gittiği kesinleşmiştir. Enver Bey, Eşref Bey'i İstanbul'a çağırır. Rusya, İngiltere, Fransa aralarında yaptıkları gizli anlaşmayı yürürlüğe koymak üzeredirler. Bu gizli anlaşmaya göre Doğu Anadolumuz, bütün Karadeniz, Marmara bölgesi, boğazlar ve Ege'nin tamamı Rusya'ya verilir. Fransa Antalya'dan Diyarbakır'a, Diyarbakır'dan Lübnan'ı içine alacak şekilde güneye yönelen hattın içinde kalan yerleri alacaktır.Üzerinde güneş batmayan ingiliz İmparatorluğu ise, Güneydoğu Anadolu'ya, Irak'a, Körfez ülkelerine ve diğer Arap memleketlerine sahip olacaktır. Bize de Ankara ile Sivas dolaylarını bırakmaktadırlar. İstanbul-Bağdat demiryolunu yapan, büyük bir dinamizme sahip bulunan Almanya'nın da Osmanlı'nın petrollerinde gözü vardır. Bizim petrollerimiz için Birinci Dünya savaşı patlak verir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Hükümet erkanımızın yaptığı durum değerlendirmesine göre, bu savaşta Almanya yenilecektir. Biz savaşın dışında kalırsak, kısa sürede Almanya'yı yenerler, sonra da taze kuvvetlerle üzerimize gelirler, aralarındaki gizli anlaşmayı aynen uygularlar. Eğer biz müttefikleri olursak, en azından utanırlar, bizi parçalamazlar. Hükümetimiz hemen Dışişleri Bakanı'nı bizi saflarına almaları için Fransa'yı gönderir. Dışişleri Bakanı'mız, yirmi bir gün Fransa Dışişleri Bakanı'nın kapısında oturur, lütfedip görüşmek zahmetinde bulunmazlar bile. Durumu İstanbul'a bildirince, Londra'ya geçmesi ve temaslarına devam etmesi talimatını alır. Londra'ya geçer, orada da ciddi bir yetkiliyle görüşemez. Durum belirginleşmiştir; ya savaşa katılacağız, yahut da müttefiklerin Almanya'nın işini bitirmelerini kurbanlık koyun gibi bekleyeceğiz. Eğer safında yer almazsak, Müttefikler en fazla bir yıl zarfında Almanya'nın işini bitirecek, taze kuvvetlerle üzerimize gelecekler. Tek başımıza onlara karşı koymaya da fazla şansımız yok. Almanya'nın yanında yer alırsak, yine yeniliriz, ama bir yılda bitecek savaşı iki yıl daha uzatırız. Rahat yaşamaya alışmış Avrupa'da açlık sefalet başlar; savaş aleyhtarı cereyanlar gelişir. Müttefik orduları da takatten düşer, gerilla savaşımıza imkan doğar. Avrupa emperyalizminden bir şeyler kurtarırız. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 İşin garip tarafı Almanya da bizi saflarına kabul etmek istememektedir. Kaizer Wilhelm fikirlerini almak için on dokuz ünlü generaliyle toplantı yapar. Generaller cephenin gereksiz yere genişletileceğinden bizimle müttefik olmayı reddederler. Hakları da yok değil; daha iki yıl önce, tarihimizin en feci yenilgisini baldırı çıplak Balkanlıların önünde yaşamıştık. Generallerini sabırla dinleyen Kaizer Wilhelm, çekmecesini çeker, ülkemizde uzman olarak bilinen Mereşal Liman Von Sandres'in raporunu çıkarır. Tecrübeli mareşal raporunda, iyi yönetilirse, milletimizin harikalar ortaya koyacağı belirtir. Raporu yüksek sesle okuyan Kaizer, sözlerini "Osmanlı bizim müttefikimiz" diye bitirir. Enver Paşa ve arkadaşları girdiğimiz Birinci Dünya Savaşı'nda yenileceğimizi biliyorlardı. Fakat bu yenilgimiz Almanya'nın ve bizim tek başımıza yenilginin benzemeyeceğinin de farkındaydılar. Çünkü silah ihtiyacını Almanya'dan karşılayabilecektik. Bu galibiyet, İngiltere, Fransa ve Rusya'ya çok pahalıya mal olacağından, bize de bir şeyler kurtarmak imkânı bahşedecekti. Fakat, yenilecek olan Osmanlı Devleti'ni savaşa sokanların vatan haini olarak damgalanacaklarını da biliyorlardı. Çocukları torunları da aynı damgayı taşıyacaklardı. Gözlerini kırpmadan imzayı attılar. Bu dünyada, vatanı için hain olmayı göze alıp, imza atacak kaç kişi vardır? Ulu ruhlardan birinin de Enver Paşa olması, aynı millete mensubiyetimizden dolayı bizlere gurur vermektedirler. Enver Paşa'yı cahillikle suçlayanlar, Kurtuluş Savaşı'nda sadece Yunanla niçin savaştığımızı düşünürler, İngilizler'in, Fransızlar'ın, bilhassa Ruslar'ın durumlarını değerlendirirlerse, ne kadar büyük bir insan olduğunu idrak ederler. Her vesile ile Sarıkamış harekatı, orada şehit düşen yetmiş bin vatan evladı ileriye sürülür. Neylersin ki bu fani alemde her şeyin bir bedeli vardır; şartlar ağırlaştıkça bedel de ağırlaşır. Rusya ile kuvvetimiz denk değildi; biz ancak anormal şartları göğüsleyebilirsek, zafere ulaşabilirdik. Dolayısıyla Enver Paşa da anormal şartları zorlamıştır. Kendisi sıcak sobanın yanında oturarak hücum emrini vermedi. O da, o şartlarda elde kılıç Ruslar'a saldırdı. Hatta donmak üzere iken, Alman doktor, atı bir kılıç darbesiyle biçti; onu atın içine sokarak kurtardı. Ve sonra çok ender bir kış yaşanması ayrı bir talihsizlikti. Bu şartlarda bile başında bulunduğu merkezi kuvvetler, Ruslar'ı siperlerinden söktüler; Kars'a doğru sürdüler. Ne yazık ki Ağrı ve Ardahan taraflarındaki birliklerimiz Ruslar'ı mevzilerinden atamadılar. Çevrilme tehlikesiyle karşı karşıya geldiği için de Enver Paşa durmak mecburiyetinde kaldı. Bu bile onun kabiliyetini belgelemeye yeterlidir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 |
|
|
|
|
|
#47 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Büyük ruhları yenmenin mümkün olmadığını o hayatıyla bir kere daha ispat etti. Milletçe tükenmiştik, ama o tükenmişliği kabul etmedi. Yenileceğimizi daha dört yıl önce gören Enver Paşa, anayurdumuzda girişeceği hareketlerin hazırlıklarını yapması için, son derece gizli bir şekilde dört arkadaşıyla Selim Sami Bey'i göndermişti. Çünkü o biliyordu ki, Fransa ve İngiltere'nin bizi işgali geçicidir, anavatanları uzaktadır. Topraklarımızı ebediyyen ellerinde tutamazlar. Fakat Rusya ile sınırdaşız, diğer Türk illeri gibi bizi de istila eder ve vatanımızda yerleşir. Onun başına gaile açmanın bütün kapılarını zorlamanın milli bekamıza borcumuz olduğunun şuurundaydı.
Yakınçağ tarihiyle uğraşanlar şu soruya mutlaka cevap vermelidirler. Eğer Enver Paşa Orta Asya'da ki Türk ve müslümanlan teşkilatlandırmasaydı, Rusya ile milli mücadele yıllarında durumumuz nasıl olurdu? Oralarda boğuşmak mecburiyetinde olmayan Rusya," doğmakta bulunan Türkiye Cumhuriyeti devletiyle antlaşma yapmak mecburiyetini duyar mıydı? Bu soruların cevaplan onun çağı hakkında sağlam fikir verecektir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kırk bir yıllık ömrünü göz önüne getirenin, bu kadar işi o zamana nasıl sığdırdığını anlaması hemen hemen mümkün değildir. Ve insan ister istemez, bu genç ve yakışıklı paşanın kaç gününü kendine ve kaç gününü milletine ayırdığına düşünüyor. O sık sık, " Maalesef son yüzyıllarda Doğu Türkleriyle, Batı Türklerini birbirine bağlayan bir efsane yok" dermiş. Bu sözünden de efsanenin millet hayatında ne kadar önemli olduğunu idrak ettiği anlaşılıyor. Evet o batıda doğdu, doğuda öldü. Yedi yerde mezarının olduğu rivayet edilmesi ve bunların ziyaretgah kabul edilmesi, zalimlere karşı nice isyanları körüklemesi, onun efsane olduğunu göstermektedir. Ne yazık ki uzun vadede bizlerin arasında harç olabilecek bu efsaneye kendi ellerimizle son verdik, Ama şükürler olusun ki, kahraman şehidimizden dolayı binlerce gencin adı "Enver" olmuştur. Bizim yarım bıraktığımızı bu gençlerin tamamlayacağına inanmakta teselli buluyoruz. Mehmed Niyazi ÖZDEMİR |
|
|
|
|
|
#48 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
EROL GÜNGÖR
Hayatı ve Eserleri 1938'de Kırşehir'de doğdu. İlk ve orta tahsilini Kırşehir'de tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. 1961 yılında aynı fakültenin Tecrübî Psikoloji Kürsüsü'ne asistan oldu. 1965 senesinde Psikoloji doktoru olan Güngör, 1965-1968 yıllan arasında ABD Colorado Üniversitesi'ne bağlı Instıtue ol Behavioral Science'de çeşitli konularda araştırmalarda bulundu. 1971 yılında doçent , 1978 yılında profesör oldu. 1982 yılına kadar aynı fakültede Sosyal Psikoloji dersleri veren Erol Güngör 1982 Temmuz ayında Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü'ne tâyin edildi. 24 Nisan 1983'de vefat eden Güngör evli ve bir çocuk babası idi. 1959 yılından itibaren vefalı târihine kadar Türkiye'nin bellibaşlı fikir dergilerinde ve gazetelerde çeşitli konularda pek çok makaleler ve ansiklopedilerde sahasıyla ilgili maddeler yazan Erol Güngör'ün baslığa teilif ve tercüme eserleri şunlardır: ESERLERİ : 1. Türk Kültürü ve Milliyetçilik 2.Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik 3.İslam’ın bugünkü meseleleri 4..İslam tasavvufunun meseleleri 5.Dünden bugünden tarih, kültür , milliyetçilik 6. Türk Tarihi TERCÜMELERİ : 1.Sosyal Psikoloji ( David Krech ) 2.İktisadi gelişmenin merhaleleri ( R. W. Rostow ) 3.Batı Düşüncesinde Büyük Değişme ( Paul Hazard ) 4.Dünyayı değiştiren kitaplar ( Robert B. Downs ) Töre Dergisinde Erol Güngör hakkında çıkan bir yazı Töre'nin 133. sayısında (Haziran 1982) derginin 12 yılını değerlendirirken "Erol Güngör kültür problemini inceledi. Kültür meselemizin farkına varamadığımız inceliklerini ilmî bir gözle, fakat çok açık bir üslûpla ortaya koydu" cümleleri ile Güngör'ün dergimizdeki yerini belirtmiştim. Onu sonsuzluğa uğurladıktan hemen sonra Yeni Düşünce Dergisi de benden birkaç satır isteyince şunları yazmışım : "Cemiyetimizin bugünkü durumu hakkındaki tahlilleri; bizim düşünüp de ifade edemediğimiz, yahut şuur altından şuur üstüne bir türlü çıkaramadığımız neticeleri herkesin anlayabileceği bir dille ve çok vazıh bir şekilde ortaya koyuyordu." Bir yıl ara ile yazdığım yazılarda Erol Güngör hakkında hemen hemen aynı şeyleri söylemişim. Demek ki bana en çok tesir eden bu iki cephesi imiş: Cemiyetimiz ve kültürümüz üzerindeki bizim farkına varamadığımız, şuur üstüne çıkaramadığımız incelikleri yakalayan tesbitleri, tahlilleri ve üslûbundaki açıklık. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Güngör'ün de çok yakını olan Işınsu'ya yıllar önce çok uzaklardan yazdığım bir mektupta üslûp meselelerine temas etmiştim. Şunları yazdığımı hatırlıyorum : 'Bence mükemmel bir üslûp hem vazıh olmalı, hem kesif. Fakat bu ikisini birleştirmek o kadar zor ki.. Vazıh olsun, herkes anlasın istediğimiz zaman yazıdaki kesafet (yoğunluk) kayboluyor; kesif yazdığımız zaman da yazının anlaşılırlığı azalıyor. 'Ne olursa olsun vuzuh ve kesafeti birleştirmek üslûptaki en büyük endişemdir... Galiba o zaman bazı örnekler de vermiştim, şimdi hatırlamıyorum. Erol Güngör işte bu meseleyi halletmiş bir yazardı. En girift meseleleri, en kısa yoldan ve en anlaşılır şekilde ifade etmeyi biliyordu. Kendisini bir yazar ve sosyal ilimci olarak ilk defa tanıdığımız Yol dergisinde bu özelliği ile hemen dikkati çekiyordu, 1960'ların ilk yıllarında çıkan Yol, Türk milliyetçilerinin bugün de örnek almaları gereken, çok üst seviyede haftalık bir dergi idi. Güngör'ün oradaki yazılan marksizmin tenkidi ile ilgiliydi ve o yazılarla beslenen bizler için marksizme kapılmak artık mümkün değildi. Daha sonra Güngör'ü Töre'nin devamlı yazarları arasında gördük. Ön yıl öteden yazılarımı aradığım Töre'nin her sayısında onun da imzasını görmek doğrusu bize gurur veriyor. Çağımız Türkiyesi'nin en büyük mütefekkiri ile aynı sayfaları paylaşan biz Töre yazarları ne kadar gururlansak azdır. Dergimizdeki yazılarıyla Erol Güngör, milliyetçi gençlerin devamlı aradığı bir düşünür yazar haline geldi. Daha sonra pek çoğu "Türk Kültürü ve Milliyetçilik" adlı eserinde toplanan bu yazılarında Güngör; Türk milliyetçiliğinin kültür temellerini araştırıyor, millî kültürün dinamik yönü üzerinde duruyor, kültürümüzden ve halktan kopmuş olan Türk aydınını ilmin teşrih masasında inceliyordu. Aynı yıllarda Türk Edebiyatı dergisindeki yazılarında bilhassa tarih romancılığının şartları üzerinde, bu tür roman yazarlarının dikkatle okumaları gereken ilgi çekici fikirler ortaya koyuyordu. Osmanlı cemiyetinde tasavvuf cereyanlarının rolünü de yanılmıyorsam ilk defa bu dergideki yazılarında araştırmağa başlamıştı. Onu 1975'lerde Orta Doğu Gazetesinin baş yazarı olarak görüyoruz. Milliyetçi Cephe hükümetimin kurulmasında önemli rol oynayan ve kaliteli bir günlük gazetenin çok iyi örneğini veren Orta Doğu, bilhassa onun yazıları sayesinde seviyesini asla düşürmüyordu. Erol Güngör bu gazetedeki baş yazılarında günlük politikaya da temas ediyordu, ama onun yazıları o güne kadar alıştığımız politika yazılarına hiç de benzemiyordu. O, ne objektif olma sevdasıyla hiçbir fikir beyan etmeyen, çoğu defa sadece olayları özetleyen yazarlara benziyor; ne de bir politikacıdan farksız davranan yazarlar gibi yazıyordu. Günlük politika meselelerini, sosyal ilimlerin, tarihin ve millî kültürün süzgecinden geçiriyor, sonra da en öz ve anlaşılır bir şekilde yazıya döküyordu. Öyle zannediyorum ki onun milliyetçi geniş kitle tarafından tanınmasını ve bu kadar sevilmesini sağlayan; son yıllarda birbiri ardına çıkan kitaplarıyla ve idareciliği ile birlikte, o günlerde Orta Doğu'da yazdığı yazılardır. 1980'den sonra bütün milliyetçi dergilerde yazdı : Yeni Sözcü'de, Yeni Düşünce'de, Doğuş'ta ve Hamle'de. Her yazısında daima orijinal ve yeni fikirler bulduk. Ben Erol Güngör'de bir fikrin bıktırıcı tekrarına veya kötü ifade edilişine hiç rastlamadım. Pek nâdir de olsa iştirak etmediğim fikirlerinde bile daima faydalı bir taraf gördüm. 1980 yılının son günlerinde Sisav'ın düzenlediği "Türk Dili" Seminerinde beraber bulunmuştuk. O, biz dilcilerin sık sık üzerinde durduğumuz konuya yepyeni bakış açıları getirmişti. Bunlardan çok çarpıcı bulduğum bazı paragrafları buraya almakla onu daha iyi anlatmış olacağımı düşünüyorum "Türkçe'nin kaybolması memleketimizdeki yaygın cehaletin eseridir. Her hangi bir Batı ülkesinde devlet bütün 'kuvvetlerini seferber etse, yine de masa başında uydurulmuş bir dili kimseye kabul ettiremez; çünkü oralarda böyle bir teşebbüse karşı ilmi, kültürü ve aklıselimi temsil eden kuvvetli çevreler vardır. Türkiye'de uydurma dilin yakın zamanlara kadar pek az bir yol almış olması boşuna değildir ve bu dilin yaygınlaşması ile kültür seviyesinin düşmesi arasında kuvvetli bir münasebet vardır. Uydurma dilin şu son yirmi yılda her tarafı sarmış görünmesi, Türkiye'de kitle seviyesinde bir kültürün aydınlarla halk kitlelerini aynı çizgi üzerinde birleştirmesinden ileri gelmektedir. Artık aydınların da kitlelerin de dili öğrendikleri yer, kitle haberleşme vasıtalarıdır, herkes televizyon dilini konuşur hale gelmiştir... Bu dile bakılırsa, Türk milletinin mazisi cumhuriyete kadar bile dayanmaz; Türk milleti her on yılda bir hafızasını kaybeden bir hasta durumuna düşürülmüştür. Bu dil hareketinin altında milliyetçilik duygusunun bulunduğu söyleniyorsa, ki gençlerimizin çoğu maalesef böyle zannetmekte ve bu duygularla kapılmaktadır, bu herhalde Türk milliyetçiliği olamaz. Çünkü millet olmanın en bariz vasfı insanları zaman ve mekân içinde birleştiren ortak noktaların bulunmasıdır. Dili tasfiye edenler henüz 'rejimi de sımsıkı ellerinde tuttukları bir zamanda uydurmacılık yerine, meselâ mevcut Batı dillerinden birini resmî dil olarak kabul etseler, bütün yeni nesilleri o dille yetiştirmeye çalışsalardı belki bu kadar vahim bir kültür buhranı içinde olmazdık. En az kırk yıl uğraştıktan sonra henüz istikrarlı, yani on yıl sonra devam edeceğinden emin bulunduğumuz bir dil kurmuş değiliz; öyle olsa bile bu dilde okuyup istifade edeceğimiz bir tek değerli eser mevcut değildir. Bu dilin tarihi, edebiyatı, folkloru, ilmi, felsefesi, metafiziği, hiç bir şeyi yoktur. Bu dilin sahibi olan bir millet, insanlığın binlerce yıllık macerasına yeni başlıyor demektir: Şimdilik bir takım sesleri alfabe işaretleriyle yazmayı öğrenmiştir, eğer bir gün bu sesler ve işaretlerin mânâları konusunda memleket çapında bir anlayış sağlayacak olursa ondan sonra bir edebiyat kurmak yolunda ilk adımları atabilir ve belki bin yıl sonra okunmaya değer bir eser de yaratabilir." 1982-1983 yıllarında Devlet Plânlama Teşkilâtının bazı komisyonlarında da beraberdik. Umumiyetle fikir birliği içinde olduğu arkadaşlarıyla bir arada bulunmak ona haz veriyordu. Yılların ortak birikimini yansıtan raporlar üzerinde fazla konuşmuyor, ancak çok önemli bulduğu noktalara bir iki cümle ile temas ediyordu. En çok merak ettiği, bizimle bulunamayan fikirdaşlarımızdı. Öğle tatilinde hemen, onlardan haber alacağımız mahfillere uğrardık. |
|
|
|
|
|
#49 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Sekiz aylık rektörlüğü, bizler için âdeta efsaneleşmişti. Onun Konya'da sekiz ayda yaptıklarının yankılarını merak edenler, şimdi köylüsüyle, kasabalısıyla Konyalıların nasıl yandığına baksınlar. Töre dergisinin son sayılarından birinde (Haziran 1980) "Küçük Şeyler" adlı, nedense bana sevimli, fakat biraz da burukça gelen bir yazısı vardır. Orada aydınların, hattâ milliyetçi aydınların halkla bütünleşememelerinin küçük gibi görünen sebeplerini anlatır. "Gözle görülebilen davranış normları" dediği bu küçük sebepler için bir de örnek verir: "içki meclisinde küple rakı devireni hoş gören insanlar (halk), akşam üzerleri lüks bir otelin lobisinde yarım kadeh viski içen biriyle kendileri arasında dağlar kadar fark görürler." Bu çok açık ve sade satırlar, onun kendi ilim sahasının mevzuudur. Doçentlik tezinde şahıslar arası ihtilâfların psikolojisini incelemiş, bu konuda vardığı neticeler ingilizce olarak da neşredilmiş ve ilim dünyasının ilgisini toplamıştır. Sosyal psikolojinin böyle kompleks bir meselesini bu kadar sade örneklerle anlatabilen Erol Güngör, galiba "Küçük Şeyler"'e de dikkat edebilen bir aydın olduğu için Konyalıların bu ölçüde sevgisini kazanabilmiştir. Onun bir cazibe merkezi olarak Selçuk Üniversitesinde m? dana getirdiği kadro, sekiz ayda hepimizi imrendirecek bir seviyeye ulaşmıştır.
Erol Güngör, çeşitli yönleriyle uzun uzun üzerinde durulması ve tahlil edilmesi gereken bir muharrir, âlim ve mütefekkirdir. Günlük yazıları, cemiyetimizin bugünkü meselelerini tahlil edişi, millî kültürümüz ve tarihimiz üzerindeki düşünceleri, milliyetçiliğin fikir tarihi üzerindeki yazıları, bugünün şartlarında islâmiyet ve tasavvufun meseleleri hakkındaki görüşleri, marksizmi tahlil ve tenkid eden makaleleri, sosyal psikoloji alanındaki meslekî çalışmaları, tercümeleri ve nihayet üslûbu ayrı ayrı üzerinde durulması gereken konulardır. Bunlar üzerindeki münferit tetkikler, onu kendisinden yaşça pek de uzak olmayan yeni nesillere daha iyi tanıtacaktır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Doç. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN EROL GÜNGÖR VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ ÜZERİNE Prof. Dr. Erol Güngör'ün vefatından bu yanan yaklaşık 15 yıl geçti. Görülüyor ki onun şahsiyetine ve fikirleri her vesileyle hatırlanmaktadır. Şahsiyetinin hatırlanması inancımızın, ahlâkımızın sevgi ve saygımızın bir gereğidir. Fikirlerinin hatırlanması ise iki ihtimalden birisine aittir. Bizlerin tembelliği, O'nun ise kısacık ömrüne sığdırdığı düşüncelerinin önümüzü aydınlatmaya devam edecek kadar parlak olması... Prof. Dr. Erol Güngör'ün bir tasavvuf ehli kadar insana huzur veren, sakin ve söylediklerinden emin olduğunu düşündürten berrak sesi hâla kulaklarımızda. 1970'li yılların sonlarına biraz gençliğimizden, biraz da anarşik ortamın verdiği huzursuzluktan dolayı kıymetini bilemediğimiz aziz hocamız, 1980'li yıllarda hem bizleri sevinçlere götürdü, hem de derin üzüntülere boğdu. Sevindik; çünkü ard arda yazdığı kitaplarla önümüzü açmıştı ve neler yapmamız gerektiğini göstermişti. Üzüldük, çünkü hocamız bize rehber olacak daha pek çok eserler verecekti. Erol Güngör milliyetçilik kavramına ilmî bir çerçeve kazandırmıştır. Millet ve milliyetçilik kavramlarını duygusal, ideolojik ve yer yer kökü dışarıda olan tanımlardan kurtarıp, sosyal realiteye oturtmuştur. Hafızamızı yoklarsak; O'nun adına yazılan yazılar, tertiplenen toplantılar... Hiçbirisine kendisinde yöneltilen olumsuz bir eleştiri olmadığını hatırlatırız. Türkiye'nin meselelerini mi halletmişti? Yoksa söylenecek söz mü bırakmamıştı? İlk andainsanın "evet" diyeceği geliyor. Ancak bunların hiçbirisi olmamıştı. Erol Güngör Hoca, herşeyden önce sağlam bir metodoloji ortaya koymuştu. Meselelerimizin nerelerden kaynaklandığına işaret etmişti. Ve herşeyden öte, herkes tarafından kabul edilebilecek ilmi usullere dayalı bir milliyetçilik anlayışı getirmişti. Milliyetçilik ne kökenleri Fransız bunalımlarına bağlanacak bir özenti, ne Faşizme, Nazizme benzetilebilecek bir siyasi ideoloji, ne de komplekslerimizden kaynaklanan bir savunma mekanizmasıdır. Milliyetçilik, tarih sahnesinde devamlılık iddiası olan bir toplumun gerçekliğidir. Erol Güngör'den önce de Türk milliyetçiliğinin bir kültür hareketi olduğunu, ilmi metodlarla Türk milletinin gelişmesini ve refahını sağlamayı hedeflediği biliniyordu. Erol Güngör'ün en büyük katksı bunun nasıl yapılabileceğini somut misalleriyle ortaya koyması olmuştur. Erol Güngör'ü okuyanlar ve herşeyden önemlisi okuduğunu anlayanlar kendilerini rahatlıkla milliyetçi birisi olarak tanımlar. Ancak, milliyetçilik duygularla ve vicdanlarda yaşaması gereken bir inanç değildir. Milliyetçilik önce içinde bulunduğu topluma bunun tabiî neticesi olarak da insanlığa faydalı olmaktır. Bu, bir işçi için daha fazla üretmek, bir aydın için ise daha fazla araştırmak, icat etmek ve düşünmek, bir politikacı için ise halkına hizmet etmektir. Sözün kısası, herkesin ehil oldukları konularda cemiyet için değer ve fayda üretmesidir. Ünlü sosyologların E. Durkheim'in işbölümüyle izah ettiği danışmanın isnat ettiği fikir budur. Max. Wesber'in sanayi sistemi, beş şıktan birisini işaretlemek üzerine Toplumunu meydana getiren Protestan ahlakının prensiplerinde bunlar vardır. Kültür; Atalarımızın tecrübelerinden süzülüp gelen bir kıymetler; kurumlar, alışkanlıklar, bilgi vs. manzumesi... Bir kısmını aydınlarca horlanan bir halkın yaşattığı kültür. Ne olduğunu dahi merak etmediğimiz başkalarının ürettikleriyle yetindiğimiz, "biz de şununla medeniyete bir katkı yapmak istiyoruz" iddiası taşımaktan bile korkan seçkinlerimizin yabancı olduğu bir kültür...Her toplumun üyeleri farklı satüler içinde birbirinden farklı roller ifa etseler bile benzerliklere sahiptirler. Bunların umutları, endişeleri, sevinçleri benzer motiflerden kaynaklanır. İfade biçimleri birbirine uyumludur. Hedefler aynı istikamettedir. Toplumun zengin bir kültürü yoksa, bütün bunlarda farklılıklar olacaktır. Çünkü insanlar ortaklaşa sahip olacakları normların ne olduklarını daha yeni tecrübe etmeye, aramaya başlamış demektir. Tarihimizi en azından zaman ve mekan sınırları itibariyle biliyoruz. Bu tarihte neler ürettiklerimizin az çok farkındayız. Zengin bir kültürümüzün olduğunu, biraz bilinsiz de olsa ifade eder dururuz. Bazen daha da ileri gider, cumhurbaşkanımıza danışmanlık yapan bir ilim adamımızın yaptığı gibi, öğrencinin beline bir anket verip, insanlara sen kimsin diye sorar ve aldığımız cevaplara göre Türkiye'de farklı kimlikler olduğundan bahsederiz. İnsanlarımızı kültürden haberdar etmeyip, bir tarzan misali yetiştirmeye devam ettiğimiz sürece, kendi iradesiyle, bir yerlere ait olma ihtiyacı duyacağını görmekteyiz. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Bugün halkı, aydınından ve yöneticilerinden daha demokrat bir Türkiye yaşıyoruz. Eğitim sistemi, beş şıktan birisini işaretlemek üzerine kurulu, müesseseleri fonksiyonunu icra etmeyen, on sene önce yazılmış bir eseri okuyup anlayamayan nesillerin yetiştiği, yabancı dillee eğitim vererk en kalibiyetli nesillerini kendi kültüründen uzaklaştırıp, başkalarının kültürünü kazandırmayı yeğleyen, adeta başka toplumların menfaatleri için misyoner yetiştiren, sözün kısası, sosyal hafızasını kaybeden ve gerçekten mozaikleşmeye yüz tutmuş birTürkiye'de yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Türk milliyetçilerine düşen önemli vazifeler vardır. Türk milliyetçileri herşeyden evvel bir cemaat havasından kurtulmalıdır. Türk milliyetçileri toplumun her kesiminden insana elini uzatmalıdır. Herkesi potansiyel bir Türk milliyetçisi olarak görmelidir. Kendilerini demokrat kurallara riayet ederek seçmeli, doğru olmayanı, kendine ve toplumuna layık görmediğini emsal kabul etmemelidir. Daha da önemlisi bulunduğu statüyü hakkıyla temsil etmeli, topluma örnek çalışma ve davranış içinde olmalıdır. "İnsanları sevmek, onlara hizmet etmeyi gerektirir; bu hizmetin de medeniyetçi bir milliyetçilikten daha başka bir yolda yapabileceği şüphelidir." Türk toplumu, tarihinde pek çok devlet adamları ve ilim adamları yetiştirmiştir. Bizler elbetteki, bu insanları, mirasçıları olarak, saygıyla, hürmetle ve minnetle anacağız. Yaptıkları işlerden ve ortaya koydukları bilgilerden istifade edeceğiz. Ancak, en büyük hatamız, bilgi kaynağı olarak hep bunları görmemiz fakat bu bilgiyi daha da artırıp, geliştiremeyişimizdir. İnşallah Erol Güngör'ün metodolojisini ve fikirlerini geliştiririz.... Süleyman YAZGI Düzenleyen alpi_09 : 23-11-2007 at 21:27. |
|
|
|
|
|
#50 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
FUAT KÖPRÜLÜ
(1890-1966) "Göğsümüzün, bileklerimizin, dimağımızın metanetini maruz olduğumuz musibetler nisbetinde artıralım. Ümitsizliği, kalbimizdeki o mazlum düşünceleri tardederek nefsimize itimat edelim ve sarsılmaz bir iman ile söyleyelim ki, Türklük düşmanlarından mutlaka intikam alacaktır..." Türk milliyetçiliğine ilmi çalışmalarıyla hizmet eden Fuat Köprülü 1890'da İstanbul'da doğmuştur. Eğitimine Ayasofya Rüşdiyesinden sonra Macaristan idadisinde devam etmiş, hukuk fakültesinde tamamlamıştır. 1910-1913 yıllarında İstanbul'daki liselerde edebiyat ve Türkçe öğretmenliği yapmıştır. 1913'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde edebiyat profesörlüğü görevine getirilmiştir. Profesörlük yaptığı sırada mülkiye ile Sanayi-i Nefise okullarında ve ilahiyat fakültesinde tarih öğretmenliği yapmıştır. 1934'de Kars milletvekilliğine seçilmiş, 1943'de profesörlükten emekli olmuştur. 1946'da kurulan Demokrat Partinin kurucuları arasında olan Fuat Köprülü, 1946 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçilmiştir. 1950 - 1957 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapmış, 1957'de partisinden ayrılmıştır. Edebiyata Fecr-i Ati topluluğunda girmiş, kısa bir süre sonra millî edebiyatçılara katılmıştır. Edebiyat üzerindeki araştırmalarına başlamış, gazete ve dergilerde makaleler yazmıştır. Ziya Gökalp'in "Yeni Mecmua" dergisinde şiirleri ile Divan ve Halk şairleri ve şiir üzerinde yaptığı araştırmaları yayımlanmıştır. 1915'de Millî Tefebbular Mecmuası, 1942'de Türkiyat Mecmuasını çıkarmaya başlamıştır. 1942'de "Türkiyat Enstitüsü"nü kurmuştur. Avrupa Bilim Kuruluna seçilmiş ilk Türk bilim adamıdır. Milletler arası bilimsel kongrelerde Türkiye'yi birçok ülkede temsil etmiştir. 28 Haziran 1966'da İstanbul'da vefat etmiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Fikirleri ve kişiliği: Ziya Gökalp'in fikrine paralel olan Türkçülük fikrini temel alarak eserler üretmiştir. Şarkiyat, Türk Medeniyeti, Kültür Tarihi, Türk edebiyat tarihi, edebi tenkid, kültür, dil, Türk sanat müziği, Türk hukuk ve iktisat tarihleri, Türk siyasî tarihi ve etnolojisi ile din üzerinde yaptığı çalışmaları çeşitli kitapları, gazete ve dergilerdeki makaleleriyle ansiklopedilerde toplamıştır. Edebiyat tarihimizi destanlar çağından günümüze kadar ele almıştır. Edebiyattaki çeşitli devirleri ve yazarları ilmî yönden araştırmış, belgelerle eski eserlerde olmayan şair ve yazarları tanıtmıştır. Türkoloji alanında yaptığı çalışmalarla batıda tanınmış ve Avrupa'daki üniversitelerde ve bilim kurullarında üye olan ilk Türk aydınıdır. Eserleri: "Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi" adlı eserinde toplanan makaleleridir. Türk hukuk tarihi ile ilgili araştırmaları "Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası", "Belleten" birinci bölümde "Umumî Meseleler" adı altında bir araya getirilmiştir. İslâm ve Türk hukuku tarihine ait "Ünvan ve Istılahlar" ise eserin ikinci bölümünü teşkil etmektedir. Bu makaleler külliyatınnı üçüncü kısmını ise, Vakıfbe dergisine yazmış olduğu makaleler meydana getirmektedir. Bu son makalede ise sahte vakifiyelerin tarih ilmin kullanıldığı ve "Türk Hukuk Tarihi" dergisi gibi yayımlarda çıkmış olup bu çeşit incelemeleri birinci bölümde; "Umumi Meseleler" adı altında biraraya getirmiştir. Eserin ikinci bölümünü "Unvan ve Istılahlar" başlığı altında 1941-1945 yılları arasında yazarın "İslâm Ansiklopedisi"nde yayımlanan makaleleri oluşturur. Üçüncü Bölümü "Vakıflar Dergisi"ndeki makalelerine ayırmıştır. Diğer eserleri ise şunlardır; Hayat-ı Fikriye (1909), Mektep Şiirleri (1918), Nasrettin Hoca (Manzum hikayeler, 1918), Tevfik Fikret ve Ahlâkı (1918), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1918, 1966), Türk Edebiyatı Tarihi I, II (1920-1921), Türkiye Tarihi (1923), Bugünkü Edebiyat (1924), Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926), Divan Edebiyatı Antolojisi (1932), Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934), Türk Saz Şairleri (1940), Osmanlı Devletinin Kuruluşu (1959), Edebiyat Araştırmaları (1966). Belli başlı eserleridir. |
|
|
|
|
|
#51 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
GALİP ERDEM
Hayatı ve Eserleri Galip Erdem, 10 Mart 1930'da Rize'nin Fındıklı ilçesinde doğar Fındıklı 1954 yılına kadar Artvin iline bağlı, eski adı "Viçe olan, onbin nüfuslu şirin bir ilçedir. Galip Erdem, Fındıklı'da "Ofluoğlu,, adı ile bilinen bir ailedendir. Babası, nahiye müdürlüklerinde bulunmuş Rasim Bey, annesi Pehlivanoğullarından Zekiye Hanımdır. Galip Erdem, ailenin tek çocuğudur. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 İlkokulu Fındıklı 11 mart ilkokulunda bitiren Galip Erdem, babasının memuriyeti dolayısıyla, ortaokulu Bitlis ve Siirt gibi İllerde tamamlar. Babası Erzurum Narman nahiye müdürlüğüne tâyin edilince, Galip Erdem de Erzurum da lise tahsiline başlar ve 1949 yılında LİSEYİ pekiyi derece İle bitirir. 8 Kasım 1951 de başlayan yedek subaylık görevi, 31 Ekim 1952 de teğmen rütbesiyle biter. Ve 27 Nisan 1953'te PTT Genel Müdürlüğü Ankara Yenişehir Merkezinde ilk olarak memuriyete adımını atar. 7 Temmuz 1954 tarihinde memuriyetten istifa eden Galip Erdem , Maliye Bakanlığı Milli Emlâk Genel Müdürlüğünde tekrar memuriyete başlar. 6 Ocak 1955 yılında bu görevinden ayrılır. Paha sonra İETT idaresinde takip memuru olarak işe başlar. (7.7.1956) Ertesi yıl bu görevinden de ayrılır ve GlMA TAŞ' ye girer. Burada sigortalı olarak 476 gün çalışır. (3.8.1959) Bu arada Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olur. 23 Kasım 1959 da Bayındırlık Bakanlığında Tevfik İleri'nin müşavirliği görevine başlar. Bu görevi uzun sürmez. "Tercüman" imzasıyla fıkralar yazar.(1 Ağustos 1961) Yeni İstanbul Gazetesinde fıkra yazarlığına devam eder. (1.1.1962) ve İzmir'de avukat ihsan Koloğlu'nun yanında avukatlık stajını tamamlar.(1963) 10 mart 1965'te Zafer Gazetesinde fıkra yazarlığını sürdürür. Aynı çalışmaya Sabah Gazetesinde devam eder. 1.7.1966 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları Müdürlüğüne müşavir olur, 2.4.1969 da tekrar fıkra yazarlığına başlar ve "Bizim Anadolu" Gazetesindeki bu çalışması, 31 aralık 1969 a kadar devam eder. Galip Erdem, daha sonra Başbakanlık Plân ve Prensipler Dairesinde danışman olarak görev alır. 31 aralık 1969 dan, istifaen ayrıldığı 30.06.1973 tarihine kadar, danışmanlık görevini sürdürür. 1.2.1974 te Ortadoğu Gazetesinde tekrar fıkra yazarlığına baslar. 10.9.1975 te Başbakanlık Müşaviri olur. 22.7.1981 tarihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığında Genel Müdürlük Müşavirliğine nakledilir ve 24.2.1982 de yirmi yıl üzerinden emekli olur. Avukatlığa başlar. Bu süre altı yıl devam eder. Mamak ta görülen ünlü MHP ve ülkücü Kuruluşlar Dâvasının avukatlığını üstlenir, insan üstü gayretlerle fedakârane bir şekilde çalışır. 1987 de Meray'da (Merzifon Yağlı Tohumlar A.Ş) yönetim kurulu üyeliği, Konya Şeker Fabrikasında denetçilik görevinde bulunur. 1987 yılında Sosyal Güvenlik Eğitim Vakfı Başkanlığı vazifesini üstlenir. Daha sonra bu görevinden ayrılmak zorunda bırakılır. 15.8.1989 da Namık Kemal Zeybek'in bakanlığı döneminde Kültür Bakanlığı APK Başkanlığında APK uzmanı olarak tâyin edilir. Daha sonra üçlü kararname ile Bakanlık Müşavirliğine getirilir. (17.9.1990) Bilâhare, Türk kültürüne antipatisi olan Fikri Sağlar tarafından müşavirlikten alınıp 7.5,1992 de aynı bakanlıkta tekrar APK uzmanlığına tâyin edilir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Bu görevde iken 10.3,1995 tarihinde yaş haddinden emekli olur. Böylece 26 yıl beş ay hizmeti dolayısıyla birinci derecenin dördüncü kademesinden emekliliğe hak kazanır. 1966 da evlenen ve 1974 de boşanan Galip Erdem'in 1969 doğumlu Bilge Erdem adında bir kızı vardır. 12 mart 1997 de Çarşamba gecesi saat 2210 da Ankara Gazi Hastahanesinde vefat eder. Cenazesi 14 mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asri Mezarlığına defnedilir. Galip Erdem, Karakedi (1950). Tercüman (1960). Ölçü (1960) Sonhavadis (1961), Yeni istanbul (1962-1963). Düşünen Adam (1962) Sabah (1965), Zafer (1966), Oevfef (1969), Töre (1971), Bozkurt (1974), Ortadoğu/(1974), Ocak (1978), Yeni Sözcü (1981), Bakış (1981), gazete ve dergilerinde köşe yazılan, fıkralar ve makaleler yazar. 1958-1960 yıllarındaki Türk Ocakları Merkez Heyetinin yayın organı Türk Yurdu Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulunur. Tercüman sinde "Tercüman" imzasıyla ilk yazısını 1 A-ğustos 1961 de yayınlar. 6 - 7 Eylül 1955te, hâdiseler dolayısıyla, Topkapı - çapa dolmuşunda iken gereksiz ve sebepsiz yere içindekilerle birlikte Emniyet Müdürlüğüne getirilir. 45 gün Selimiye Kışlasında gözaltında tutulur ve daha, sonra suçsuz olduğu anlaşılarak serbest bırakılır. 54 kilodan 39 kiloya düşer. Galip Erdem'in ilk yazısı "Beşsanaf adlı bir dergide yayınlanır. 1948 de yayınlanan şiirinin adı "Bayrak" tır. Galip Erdem'in yayınlanmış eserleri şunlardır: Ülkücünün Çilesi (1975) Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar (1975) Suçlamalar (iki cilt) (1975-1976) Mektuplar (1984) Galip Erdem'in kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı bulunmaktadır. Ayrıca yayınlanmamış elliye yakın şiiri mevcuttur. Galip Erdem, yazılarında pek çok takma ad da kullanmıştır. Bunlardan Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim, Aptali bazılarıdır. |
|
|
|
|
|
#52 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
HALİDE NUSRET ZORLUTUNA
Halide Nusret adını ilk defa Konya Lisesi'nin orta kısmına yatılı öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire meraklı olduğumu öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana - ballandıra ballandıra-iki şair arasında çıkan bir kavgayı anlatmışlardı. Halide Nusret adında bir hanım şair, erkeklere çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de ona gereken cevabı vermiş. Hailde Nusret'e ve Faruk Nafiz'e ait olduğu söylenen manzumeler defterden deftere aktarılarak büyük bir hızla yayılıyordu. Bu manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim. Karşı cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır bir dille yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri olan arkadaşlarım ve ağabeylerim, Halide Nusret'e ait olduğu söylenen manzumeyi okurken öfkeden kuduruyor, Faruk Nafiz'in ona verdiği ileri sürülen cevaba gelince son derece keyifleniyorlardı. İş bununla kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir heveslisi, Halide Nusret'e cevap yazıp, erkekleri yiğitçe savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete ulaşmak hevesine kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri elim de olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki manzum kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü. Bize gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı sürdürüp duran erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların cevabları mı gönderiliyordu ? Bilmiyorum. İşin aslına gelince... Bunu Halide Nusret'in kendisinden dinleyelim. "Bir Devrin Romanı" adiyle Hürriyet Gazetesi'nde tefrika edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi'nde öğrenci iken, Faruk Nafiz'in Musaffa ve Zübeyde adındaki iki hala kızı ile arkadaş olduklarını söyledikten sonra, şöyle diyor: "Musaffa ile Zübeyde dayılarının oğlu Faruk Nafiz'in şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan da ona "Bizim sınıfta bir şaire yetişiyor" diye öğünmüşler.. O da "Kadınlar ellerinin hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi ederler!" gibi sözler etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu dediklerini Musaffa'nın sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak bana göndermiş. Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen yazıları tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın - erkek eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap hazırladık; oturup Musaffa'nın defterine itina ile yazdım bu yazıyı; arkadaşlarım sevinçle alıp Faruk Nafiz'e götürdüler." İşte kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi yazmadığı gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk Nafiz'e ait olmasına ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok defa, yazı ile sözle açıklamıştır. Ama, yukarıda sözü gecen hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan dolayı Faruk Nafiz'le aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini aynı hatıralardan öğreniyoruz: "Daha sonraki seneler, Celâl Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi... Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle tanışmış olduğum halde, Faruk Nafiz'le selâmlaşmazdık bile... Aramızda sanki bir düşmanlık vardı." Halide Nusret'in erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu söylediği manzume, o tarihlerde O'nun bütün şiirlerinden daha fazla bir yayıl ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin kendisi de, şaşıp kaldığını söyler. Ben, Halide Nusret'e şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir severlerin gönüllerinde yer eden, "Git Bahar" şiirini bile, senelerce sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp okumak fırsatını bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil. Git bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane" diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! "Git Bahar" şiiri 1919 yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşı'nın verdiği acılar, üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü; İstanbul'un düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı yıl... "1919 yılının baharı işte böyle bir İstanbul'a bütün güzelliği, bütün haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : "Safa geldin, sofalar getirdin!" demeye imkân var mıydı ? O harikulâde güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum." Böyle diyor, Halide Nusret. Fakat biz ilk gençlik yıllarımızda "Git Bahar" şiirini okurken, böyle şeyleri aklımıza bile getirmiyor, Şair'e bu şiiri olsa olsa bir aşk küskünlüğünün yazdırdığını sanıyorduk. Şiirin, üzerine basa basa tekrarladığımız kıt'ası da şu idi : Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler.. Ömrünün her günü bir başka düğün! Bülbüller koynunda aşkı çiçekler.. Güller dökülürler göğsüne bütün, Gerçekten güzelsin, efsane değil. Biz, çok şükür, barış yıllarında doğmuş büyümüştük. Devletimizin katılmadığı İkinci Dünya Savaşı, zaman zaman yüreğimizi ağzımıza getirmiş, ekmeği az miktarda vesikayla yememize, şekere uzaktan bakmamıza sebep olmuşsa da, bize annelerimizin, babalarımızın çektiği cinsten dayanılmaz acılar getirmemişti. O zamanlar esen havaya göre, en büyük üzüntünün erkek - kadın ilişkilerinden doğduğunu sanır, Çalıkuşu Feride'ye ihanet edip onu diyar diyar dolaştıran Kâmuran'a içerler, aşk yüzünden canına kıyan Graziella'ya gözyaşı döker, Verter'le ah ederdik. "Git bahar" şiiriyle şöhrete erer Halide Nusret, git dediği baharın peşini de kolay kolay bırakmaz. Aynı mısra düzeni ve kafiyelerle 1939 yılında "Gel, Bahar!", 1949 yılında da "Bahar Geldi" şiirini yazar. "Gel Bahar!" da şöyle diyor: Ben mi çıldırmışım, sen mî delirdin? Yalvaran sesimden bu kaçış neye ? Git dediğim zaman koşar gelirdin, Gel şimdi de inan bu efsaneye! Şimdi günler birer peymanedir gel ! Şairimize, kovduğu baharı, yıllar sonra, yalvararak geri çağırtan, her halde, o sırada oturmakta olduğu Kars ilimizin uzun süren kışı ve şöhretli soğuğu değildir. Her ne kadar şiir : Gel bahar, erit bu yolun karını diye başlıyorsa da, ondan hemen sonra : Geçen seneleri anmayalım hiç. diyerek, bize sırrının kapısını aralıyor ve : Şimdi günler birer peymanedir, gel! mısraıyla asıl yazılış sebebini açığa vuruyor. Üstadımız artık üzüntülü yılları geride bırakmış, mutlu bir aile yuvasında, huzur içinde yaşamaktadır. Baharı çağırmaz da ne yapar ? 1949 yılında yazdığı üçüncü bahar şiiri, 1951 yılında Hisar dergisinde yayınlanmış. Bu şiirde bir yandan geçmiş güzel yılların geri gelmeyeceğine hayıflanış, öte yandan Tanrı'ya yöneliş var : Yıllardır kaybettim o tatlı sesi, Bir türlü içimde ötmez o bülbül, Bir ömre bedeldi bir tek nağmesi, Hem ötmez, hem içten gitmez o bülbül Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kalbim sükûtuna kâşane oldu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 ............ Hasret dedikleri zorlu ateştir: Bekledim, bağrımı dağladı gül gül. Artık gelse de bir, gelmese de bir Dermanı yanmada, bulan bu gönül" Vahdet şarabına meyhane oldu. "Bahar Geldi" şiiri 1951 yılında yayımlandığına göre, demek ki. Halide Nusret, Hisar'ın çıkışının daha ikinci yılında, derginin yazı ailesine katılmış. O tarihte oturduğu ev de dergi idarehanesine pek yakındı. Hisar, benim oturduğum, Öncebeci, Bahadırlar Sokak'tan yönetilir, Zorlutuna'lar da Hukuk Fakültesi'nin yanından yukarı çıkan Erdem sokakta otururlar. İşime gidip gelmek için, her gün birinin önünden geçerdim. Böyle olduğu halde, bir kere bile ziyaretlerine gittiğimi hatırlamıyorum. Sanırım, benden yaşça da, şöhretçe de çok ilerde bulunan bir hanımla sert bir paşa olduğunu işittiğim eşini ziyaret edersem, çok resmi disiplinli bir hava içine girip sıkılacağımdan korkuyordum. Üstad'la umumî yerler ve toplantılar dışında, ailece görüşmemiz ve O'nun iftihar ettiğim dostluğunu kazanabilmem, ancak bu çeşit korkuları attıktan sonra mümkün olabilmiştir. Yakından tanıyınca, Halide Nusret'in ne kadar samimî, nazik ve alçakgönüllü bir hanımefendi olduğunu anlamakta gecikmedim. Sanatçı heyecanını ve amatör ruhunu da -yılların geçmesine rağmen- aynen muhafaza ettiğine hayretle şahit oldum. Halide Nusret, 70 yaşını geçtiği halde şiir yazmaya devam eden nadir şairlerimizden biridir. Hisar'a her şiir gönderişinde, beğenip beğenmediğimi merak eder ve heyecanla sorar. Yeni çıkan yazı ve şiirlerimizi, kendisi okuyamazsa, mutlaka birisine okutur, takdirlerini, tenkitlerini günü gününe bize ulaştırır. Bizden daha genç, daha yeni şairleri de oldukça yakından izlediğini biliyorum. Bize son yolladığı ve Hisar'ın Nisan 1976 sayısında yayınladığımız "Yüzükoyun" başlıklı şiiri üzerinde özellikle durmuş, bu şiiri dikkatle okuyup, kanaatimi açıkça söylememi ısrarla istemişti. Şiiri, istediği gibi, dikkatle okudum, fakat neden bahsettiğini pek iyi anlayamadım. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Yalandı söylediklerin, Yüzde yüz yalandı, biliyorum. diye başlayan şiirin : Ya inansaydım, sevgilim, Düşünsene bir, Ya inanıverseydim sana? mısraları özellikle beni şaşırtıyordu. Acaba, bu sevgili kim olabilirdi? Bu bir erkekse, şiir, Üstad'ın yaşına ve başına uymazdı; "Sevgili" den kastedilen Tanrı ise "Yalandı söylediklerin" "Ya inanıverseydim sana" mısraları ne oluyordu? Şiiri, o sırada dergiye gelen Yavuz Bülent Bâkiler'e gösterdim. O da işin içinden çıkamadı. Sonunda Üstad'a azıcık takılmaya karar verdik. Telefonu açtım : - Şiirinizi okudum Üstad'ım, - Beğendin mi? - Beğendim, fakat ne demek istediğinizi pek iyi anlayamadım. Düşündüm, taşındım, sizin yeni bir aşka tutulduğunuza ve bu şiiri o sebeple yazdığınıza karar verdim. Yavuz Bülent de bu kanaatıma iştirak etti. - Hay aklınızla bin yaşayın. Demek bu yaşta ha? - Aşkın yaşı olmaz. - Ayol, ben gençliğimde bile, sizin anladığınız manada bir aşk şiiri yazmadım. |
|
|
|
|
|
#53 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Bunları söylerken, azıcık da öfkelenmiş olduğunu hissettim. Telefonu kapattıktan biraz sonra, bu sefer kendisi açtı :
- Durumu sana açıklamaya karar verdim... Sesi kederli ve heyecanlı idi. Şiirde anlatılan olaya çok önem verdiği belliydi. Öyle bir ruh hali içindeyken kendisine takılmak istemekle baltayı taşa vurduğumu anladım. Bana üstü kapalı anlattığına göre, yakınlarından birisi, o günlerde, kendisine çok kötü bir itirafta bulunmuş. İtirafın ne olduğunu söylemedi. Fakat üzerinde korkunç bir tesir uyandırdığı açıkça anlaşılıyordu. Bu itirafa inanmıyor, inanırsa yaşayamayacağını söylüyordu : Ya inanıverseydim sana? Hepten yıkılıp çökerdim; yerle bir. Yok, hayır "yerle bir" nedir? Uçurumlar boyunca, yerin dibinde Ve... Yüzükoyun! Şiirin, bizim yaptığımız gibi, yanlış tefsir edilmemesi (!) için, Ya inansaydım, sevgilim, " mısraını, Ya inansaydım, yavrucuğum, olarak değiştirmeyi uygun buldu ve şiiri o şekilde yaymadık. Son mısralardaki trajik ifadeye rağmen, konunun bu kadar ciddi ve önemli olduğunu hiç düşünmemiştim. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Halide Nusret'in 50. sanat yılı dolayısıyla yayınlanan "Ellerim Bomboş" adlı kitabına bakıyorum. Üstad'ın 50 yıl boyunca yazdığı şiirlerden seçmeleri içine alan bu kitapta karşı cinse duyulan aşkla ilgili bir parçaya rastlamak hemen hemen imkansız gibi. Kitabın, "Aşk imiş her ne var âlemde" başlığını taşıyan bölümünde de Şair'in Tanrı'ya, yurda, annesine, çocuklarına, torunlarına duyduğu sevgiyi dile getirilmiş. "Aziz Eşime" başlığını koyduğu şiirde bile bir erkek değil, bir ırmak var: Tuna. Belki, bu dediklerimden "Hayali Cihan Değer" ve "Hatıran" başlıklı şiirleri istisna edebilirim. Onlarda da, sadece, maddî olmaktan çok uzak bir sevginin anıları ve belirsiz izleri görünüyor. Halide Nusret gibi duygulu bir Şair hanım, ilk gençlik yıllarından itibaren kendisine âşık olan erkeklerin hepsine ilgisiz kalmış, onların sevgisine hiç karşılık vermemiş olabilir mi? "Bir Devrin Romanı" nda bu sorunun cevabını arıyor, zaman zaman da buluyorum. 1924 yılının ilk günlerinde, Ankara'ya öğretmenlik için başvurduğunu anlatırken, o zaman. İstanbul hariç Türkiye'nin her hangi bir yerinde görev yapmayı kabul ettiğini söylüyor ve İstanbul'u istemeyişinin sebebini şu cümlelerle açıklıyor : "Güzel İstanbul'dan, evet, yangından kaçarcasına kaçmak istiyordum. Bundan bir kaç yıl önce geçirdiğim bir his tecrübesini o zaman epeyce mühimsemiş "Aşk dedikleri şey acaba bu mudur?" demiştim... Bugün yarım yüz yıl geriye bakarken de rahatça "Evet aşk o idi!" diyebiliyorum. Ama, ne garip, inandığım, yaşadığım o şeyin, o çok güzel ve çok kutsal şeyin bir tarifini yapamıyorum. Hiç bir zaman da yapamadım". Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Bu satırlarda. İstanbul'dan kaçıp, Anadolu'da çalışarak sevdiğini unutmak isteyen bir hoca hanımı (yeni bir Çalıkuşu Feride'yi) buluyoruz. Bu satırlar, Halide Nusret'te niçin ateşli bir aşk şiiri bulamadığımızı da açıklıyor. "Onunla dokuz ay nişanlı kaldık, Onun güzel adını taşıyan altın halkanın parmağıma ilk geçtiği günkü o kanatlı sevinci ve onu parmağımdan âdeta sökercesine çıkardığım dakikadaki korkunç ve sefil acıyı hiç bir zaman unutamadım. Benim tam tersime anacığım onu hiç sevmemiş, sevememiş; o aileye bir türlü ısınamamıştı... Annemin onları reddetmek için, kendince pek kuvvetli sebepleri vardı." Bu son satırlar da samimi ve derin bir aşkın nasıl feda edildiğini anlatıyor. Görüyoruz ki, Halide Nusret'in sevdiği adam. Çalıkuşu Feride'nin Kâmuran'ı gibi hercailik etmemiş, fakat kendisinden zorla sökülüp alınmıştır. Annesinin kararına ve zevkine itaat etmekten başka bir şey düşünmeyen, kalbi parça parça olsada annesine karşı saadetini koruyamayan, iyi yetişmiş eski zaman kızlarının çok görüp işittiğimiz acıklı kaderleri de bu satırlarda yatmaktadır. Karşı cinse duyulan aşkı, şiirlerine pek uğratmayan Halide Nusret, Tanrı'ya içini döktüğü; Yunus'a, Mevlâna'ya seslendiği zaman, son derece coşkundur : Avcumuz boş, gönlümüz boş, bağrımız sadparedir, Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır, âvâredir; Koyma gafletlerde Râbbim kulların biçâredir, Ya İlâhi, rahmetinden kimseler dur olmasın. --------------------------- Gecenin bir saatinde Eşiğine varan bendim Kuşlar yuvada, kurt inde, Karanlığı yaran bendim! ....... Seni buldum Şahım seni Tut elinden Üftadeni! Koma karanlıkta beni Mevlâna! Aman efendim! --------------------------- Yunus'um! Aşkınla dil oldu bülbül, Cehennem ateşi kızı! kızıl gül. Seni bu illerde bulalı gönül Karaman diyarı apaydın bana! Halide Nusret, her şeyden önce büyük bir vatanseverdir. 50. sanat yılı dolayısıyle yapılan törende şöyle demişti: "Kalemimi 50 yıldan beri karınca kaderince milletimin hizmetinde, memleketimin hayrına kullanmağa çalıştım. Bunda ne dereceye kadar başarılı olduğumu bilemiyorum. Ama, memleket zararına tek satır yazmamış olmanın inanç ve sevinci içerisindeyim." Q gün (17 Mayıs 1967) bu inancı hepimiz paylaşmıştık, bugün de paylaşıyoruz. Gerçekten, Halide Nusret memleket zararına tek satır yazmamış, her şeyi memleketin hayrına yapmaya çalışmıştır. Şair'in ilk gençlik yıllarına ait hayal ve tasavvurlarında dahi, her genç kızın düşüncesinden ayrı, millî bir intikam duygusu ön plâna geçer. Yukarda sözünü ettiğim hatıralarında şöyle diyor: "Anamın ailesi asker oluyordu, miralaylar, paşalar, hatta müşirler ...Ve en önemlisi şehitler... Annemin babası gencecik bir yüzbaşı iken (93) de, bir Moskof kurşunu ile şehit düşmüştü. Zavallı anacığım, kundakta yetim kalmıştı. Subayla evlenmeyi kurduğum çocuk yaşlarımda-, parıl parıl apolet, şıkır şıkır kılıç kadar, şehit dedemin intikamını Moskof'tan alacak bir Türk zabitine eş olmak hevesi de yer alırdı." Kader, bu "Türk zabitini", Edirne'de öğretmenlik yaptığı yıllarda karşısına çıkarır. O zaman Kırklareli'ndeki süvari alayında binbaşı olan rahmetli Aziz Zorlutuna'yla evlenirler (9 Eylül 1926). Halide Nusret, Aziz Paşa'nın vefatına kadar, tam 45 yıl, mutlu olduğunu sandığım, bir evlilik hayatı sürmüştür. Eşiyle birlikte Anadolu'nun bir çok yerlerini dolaşmış, çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış, Türk çocuklarının kalplerine ve kafalarına ışık tutmuştur. Öğretmenlikle ilgili hatıralarının toplandığı "Benim Küçük Dostlarım" kitabı için, rahmetli Arif Nihat Asya şöyle der : ...Onu yalnız bir hatıra değil, aynı zamanda bir meslek kitabı olarak ilgililere tavsiye ederim... Bunun, okul klâsikleri arasına girmesi gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim." Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Şairimizin, çocukluk hayatı sarsıcı olaylarla dopdoludur. Bir gazeteci ve hürriyet savaşçısı olan babası Avnullah Kâzımî önce istibdat idaresinin, daha sonra'-1908 yılında "Fedekaran-ı Millet Cemiyeti" adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için- sözde hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakki'nin) hışmına uğrayıp, ömrünün büyük bir kısmını sürgünde ve zindanda geçirir. Bir süre, siyasetten çekilmeyi kabul edip, Kerkük'e mutasarrıf tayin edilir. Orada çok değerli hizmetler görür. "Bir Devrin Romanı"nda, Halide Nusret'in Kerkük'e ve çocukluk yıllarına ait hatıraları canlı bir şekilde anlatılmaktadır. Sevinci güller açmış, dertleri kor içimde, Yurdumun dört bucağı sarmaşıyor içimde. diyen Şair'in, gezip dolaştığı yurt köşelerinden pek çok renk ve kokuyu şiirlerinde bulabilirsiniz. Bu şiirlerde, Urfa, Suruç Ovası, Birecik, Antep, Bingöl Yaylası, Erzurum, Sarısu, Karaman, Erciyaş, Sarıkamış ve şimdi yurdumuzun dışında kalan Kerkük geçit resmi yapar. Mehmetçiğe seslenirken, yüreğini koparıp, yiğit askerlerimize uzattığını hissedersiniz. Köyde düşünceli, cenklerde şensin. Yerlerde, göklerde, kalpde esensin, Bir baştan bir başa tarihim sensin! Ah arslan Mehmedim! Arslan Mehmedim. Şairimizin vatan toprağıyla nasıl kaynaşıp , sarmaştığını şu mısralar anlatmaya yeter sanırım : Allah azîm lûtfudur insanlara toprak Ak ekmeği berrak suyu doğuran kara toprak. Mevsimleri besler ve bezer onları bir bir Can verdiğimiz uğruna beyhude değildir. İnsanlar onundur , ona bağlanmış ezelden Ey sevgili toprak önümüz sen, sonumuz sen Hayran sana, kurban sana canlar, Sana toprak! Hür bayrağımın sahibi toprak! Ana toprak! Şairimiz, Ana Toprak için iki de fidan yetiştirmiştir : Sendendir, sana döner damarlarımdaki kan Senin için büyüttüm bağrımda bir çift fidan. Bu iki fidan, şimdi benim yakınlarım olan, oğlu Ergun Zorlutuna kızı Emine Işınsu'dur. Ergun meslek olarak önce annesi gibi öğretmenliği seçmiş (Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş) sonra idarecilikte karar kılmıştır. Şimdi Devlet Hava Meydanları Genel Müdür Yardımcısıdır. Kendisini yazarlığa adayan Emine Işınsu da annesinin sanatçı ruhu ve kabiliyeti devam ediyor Mehmet ÇINARLI / TÖRE / Mayıs 1976 |
|
|
|
|
|
#54 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Git Bahar Çekil bu gölgeli yolda gezinme, Bahar bakışların yine pek sarhoş. Yanılıp gönlüme misafir inme. Kapısı kilitli, mihrabı bomboş Mabettir orası, meyhane değil... Işıklar, kokular, sesler, çiçekler... Ömrünün her günü bir başka düğün, Bülbüller koynunda açtı çiçekler Güller dökülürler göğsüne bütün!.. Gerçekten güzelsin, efsane değil: Altınlı başında papatya niçin? Sarı saçlarına pembe gül takın Git bahar...Gönlümde ibadet için, Diz çöken kızları ürkütme sakın, Kalbime girme, o kaşane değil!.. Git bahar, git bahar ! Uzaklarda gül, Denize renginden bırak hediye, Ufuklarda gezin, semaya süzül... Kalbime sokulma "Peymane!" diye, Gördüklerin kandil, peymane değil! Sevmek Sevmek...Delicesine, deliler gibi sevmek! Kuş uçar gibi sevmek, gök gürler gibi sevmek. Bir çocuk inancıyla inanarak, kanarak Ve bir günahkar fani azabıyla yanarak, Hep onu arayarak baharda, yazda, kışta; Nihayet "Büyük Sır"ra ulaşmak bir bakışta. O bakışta okumak aşkın büyük adını, Hep o büyük bakışta bulmak var olmanın tadını. Sevmek: Hasta anneyi, altın başlı yavruyu, Baharı, yıldızları, göğü, güneşi, suyu... Yürekten kopan ince bir ahı, sever gibi, Sevmek...Toprağı sever, Allah'ı sever gibi! MUCİZE Büyük kudretine pek çok inandım, Seni ta içimden sevdim ben, Tanrım! Gönlüme tecelli eyledin sandım; Yavrumu bağrıma basarken, Tanrım! Yüzü gülden pembe, güneşten parlak, Gözlerinin nuru sendedir mutlak, Onun çehresinde sana tapınmak Eğer bir günahsa affet sen, Tanrım! Gönlüme taktım da neşeden kanat, Gözlerime doldu göklerin kat kat... Her eserin güzel ve yüksek, fakat Bu çocuk en büyük mucizen Tanrım! ERZURUM Senden ayrı, gurbet elde yıllardır, Hasretini çekip durdum Erzurum. Bir damla suyunda bin şifa vardır, Ana yurdum, baba yurdum Erzurum. Zorlu dedelerim kükrer sesinde, Ninemin gülüşü, gülern sesinde, Tarihimin karanlık devresinde, Hançerdin düşmana, vurdun Erzurum. Gönülde sevgisin, damarda kansın, Çileli, fedakaâr, aziz vatansın, Cümlü güzel şehirlere sultansın, Tahtını kalbime kurdun Erzurum. YALNIZ İncecikten bir kar yağar Tozar Elif Elif diye Karacaoğlan Esen boz rüzgâr mıdır? İncecikten bir kar mıdır?... Elifimi hatırlattı bana birden Elif akla gelir de öbürleri dururlar mı? Sevgililer Geldiler Birer birer: Bânu'm, Çağrı'm, Yağmur'um, Emrah'ım Kuşattılar çevremi, Kiminin kolları boynumda, Kimi tırmanır dizlerime. Birbirinden güzel, biribirinden tatlı. Kim demiş ki yalnızım?... Camların ardındaki rüzgâr mı, kar mı ?.. Kim bakar artık! Güneşler doldu bomboş evime, Gönlüm güneşe doğru kanatlı. Sana sonsuz şükürler Allah'ım!... YAKARI Şüpheyle tereddütle yürek yandığı anlar Mahkûm ederim suçlu görüp kendimi kendim Âlemlere şâmil keremin, mağrifetin var, Sen affını çok görme benim Rabb'im Efendim. Ruhum süzülür nur olarak göklere bazen, Bazen yedi kat yerlere batmış gibidir can. Bir korkulu humma gibi kavrar beni isyan Sen affını çok görme benim Rabb'im Efendim Kurtar bizi zulmetten İlâhi bol ışık ver, Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kahrolsun, uzaklaşsın o şeytan denen ejder. Rabb'im sana ermek dileriz yolları göster, Sen lûtfunu çok eyle benim Rabb'im Efendim ARZ-I HAL GECENİN BİR SAATİNDE EŞİĞİNDE VARAN BENDİM. KUŞLAR YUVADA, KURT İNDE, KARANLIĞI YARAN BENDİM! SABAHLARI ERKEN ERKEN YÜREK HASRETLE YANARKEN FİRKATİN BAHÇELERİNDEN VUSLAT GÜLÜ DEREN BENDİM BENDİM SEMA'DA DOLANAN BENDİM ORADA NEY ÇALAN, PARMAKLARIN UÇLARINDAN NURU ALIP VEREN BENDİM BENDİM KAPINDAKİ BAYRAK. SENDİM BAHÇENDEKİ TOPRAK YÜREĞİMİ YAPRAK, YAPRAK HUZURUNA SEREN BENDİM. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 HAYIR! HİÇ BİRİ DEĞİLDİM HEPSİ BENİM HAYALLERİM... DOLAŞARAK İKLİM İKLİM DOĞRU YOLU SORAN BENDİM! SENİ BULDUM ŞAHIM SENİ TUT ELİNDEN ÜFTADENÎ! KOMA KARANLIKTA BENİ MEVLÂNA! AMAN EFENDİM ! BİR ÇOCUK VARDI Yıllar yıllar öncesi .. Bir tatlı çocuk vardı : Bülbül sesiydi sesi , Gülüşleri bahardı ! Ümitti , emeldi o Her şeyden güzeldi o Dünyaya bedeldi o Ve dünya ona dardı ! Derken bir koca dünya parçalandı birden Dağılıverdi ortalığa Yalandan dünyacıklar Ortaklık darmaduman Ortalık perperişan Ortalık kırık dökük , yamru yumru , düğüm düğüm .. Nerde benim tatlı küçüğüm ? Hangi yalandan dünyada kaldı , Hangi yalancı rüyaya daldı ? .. ( Ağustos 1979 ) DUYUŞLAR I Yolda yuvarlanan bir taş Karşıki yapıya doğru. Ne taşıdır?... Anlamak zor .! Hiç Anadolu kokmuyor. Bu taş benim taşım değil Önümde tabak tabak aş, Bardakta renkli renkli su, Kim pişirmiş, Kim kotarmış? İçinde acep ne varmış?... Bu aş benim aşım değil ! Bazı gözlerden akar yaş, Benimsiyemem doğrusu! Belli yürekten akmıyor, Benim içimi yakmıyor... Bu yaş benim yaşım değil II Tövbe ! Yanılmışım meğer Üstünde izim, serteser. Çocuğum, sen postunu ser Bu yer Türk'ün öz vatanı. Atalarım, kapısını Açmış, yapmış yapısını, Mühürlemiş tapusunu . Bu yer Türk'ün öz vatanı Kanla çizilmiştir sınır Uzanan eli hemen kır! Hak, hakikin yardımcısıdır. Bu yer Türk'ün öz vatanı |
|
|
|
|
|
#55 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
HÜZEYİN ZADE ALİ BEY
(1864 - ? ) "Bir millet için her şeyden önce arzu edilecek şey, kuvvettir. Bir milletin kuvvet kazanması, homojen unsurları arasında manevi bağın artmasına bağlıdır. Özellikle karşılıklı sevginin artmasına çalışılmalıdır. Mesele birbirimizi tanımak, sevmek, medenileşmek yolunda birbirimize yardım etmek meselesidir..." Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Türkçülüğe dil, edebiyat ve siyasî alanda hizmet veren Ali bey, 1864'de Bakü'nün Salyan kasabasında doğmuştur. Eğitimine Tiflis Müslüman mektebinde başlamış, Tiflis Rum okulunda ve Petersburg Tabiî İlimler Fakültesinde 1889'da tamamlamıştır. Rusya'dan Türkiye'ye gelmiş, askerî tıbbiyeye kayıt olmuştur. Tiflis'te Mirza Feth Ali Ahundzade'nin sohbetlerine katılmış ve Türkiye'ye Türkçülüğe ilgi duymaya başlamıştır. İstanbul'daki tıbbiye medresesinde batı ilim, fikir ve edebiyatını tanıtmakta profesörlerinden fazla hizmet etmiştir. Milliyetçiliğe asıl hizmeti Azerbaycan'a dönünce başlamıştır. Tıbbiyeden sonra Osmanlı-Yunan savaşına askeri tabip yüzbaşısı olarak katılmış, 1900'de Askeri Tıbbiye mektebine cilt ve frengi hastalıkları öğretmen yardımcısı görevine getirilmiştir. Bu görevi sırasında Azerbaycan'a dönmüştür. Rusya'da ilk günlük Türkçe gazete olan "Hayat"ın kurucularından biridir. İki yıl bu gazetenin başyazarlığını ve müdürlüğünü yapmıştır. Gazete kapandıktan sonra "Füzuyat" adlı bir dergide yine müdürlük ve başyazarlık yapmıştır. Fikirleri ve kişiliği: Hüseyinzade Ali Beyin fikirlerini net olarak görebileceğimiz eserleri makaleleridir. "Hayat" gazetesinde yayımlanan makalelerinde Türklerin ırk ve dilleri üzerindeki incelemelerini, Türklerin büyük bir birlik oluşturduklarını açıklamaktadır. Ayrıca "Bize çağdaş ilimler lazımdır" der ve "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak" gerektiğini savunur. Bu ilke bütün Türkler içinde benimsenmiş ve Meşrutiyetten sonra, Gökalp tarafından da Türkiye'de ele alınmıştır. "Füzuyat" dergisindeki bütün yazılarında Türkçü olduğunu ortaya koymuştur. Bütün Türkler içinde edebi dil olarak Osmanlı Türkçesinin kullanılması gerektiğini savunmuş, bunu eserleriyle uygulamaya çalışmıştır. Kafkaslar'da Türkler içinde düşmanlığa yol açan mezhep (Sünnî-Şiî) tartışmasıyla ortaya çıkan İraniliğe ve son zamanlarda çıkan Ruslaştırma politikasına karşı, Türk milliyetçiliğinin savunulmasına ve geliştirilmesine hizmet etmiştir. Merkez Osmanlı olmak üzere, Türk milliyetçiliğini, Türkçülüğü hatta Panturanizmi savunmuştur. Eserleri: Siyaset-i Fürüset; 1908'den önce "İrşad", "Terakki" ve "Hakikat" gazetelerinde yayımlanan geniş kapsamlı ve hiciv dolu bir eserdir. "Olivver Swift" ile "Doroşevch"in Kazak atlarına ait bir kitabından etkilenerek yazılan bu eser, bütün doğu tarihinin çözümlenmemiş problemlerini ele almıştır. "Hayat" ve "Futuhat" dergileri ile Türk gazetesinde makaleleri yayımlanmıştır. |
|
|
|
|
|
#56 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ
HAYATI Türkçü, fikir adamı, tarihçi, Türkolog, şair ve roman yazarı Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul'da dünyaya gelir.Babası Gümüşhane'nin Torul/Dorul Kazası'nın Midi Köyü'nün Çiftçioğulları ailesinden Deniz Makine Önyüzbaşısı Hüseyin Efendi'nin oğlu Deniz Güverte Binbaşısı Mehmed Nail Bey, annesi Trabzon'un Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey'in kızı Fatma Zehra Hanım'dır Anne ve baba tarafından asker bir aileye mensup olan Atsız, ilk öğrenimini Kadıköy'deki Fransız ve Alman Mektebi, Süveyş'teki Fransız Mektebi, Kasımpaşa'daki Cezayirli Gazi HasanPaşa, Haydarpaşa Osmanlı İttihad Mektebi'nde, ortaöğrenimini ise Kadıköy ve İstanbul Sultanîsi'nde tamamlar 1922 yılında imtihanla Askerî Tıbbiye'ye girmesine rağmen, üçüncü sınıfta iken Ziya Gökalp'ın cenaze töreninin yapıldığı günün akşamı öğrenciler arasında çıkan bir kavgada gayet ağır bir ceza alır. Ayrıca aralarında birtakım meseleler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesud Efendi adlı bir teğmenin kasdî bir şekilde ve lüzumsuz bir yerde istediği selamı vermediği için, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiye'den çıkarılır . Bu hadiseden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay öğretmen vekilliği, daha sonra Deniz Yollarının Mahmut şevket Paşa gemisi katip muavinliği yapmışsa da asıl Türk tarihi ve edebiyatı ile ilgili araştırmalara merak sardığı için 1926 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolmasına rağmen, bir hafta sonra askere alınır, 1926-1927 yıllarında, dokuz ay süreli olarak İstanbul Taşkışla'da askerlik görevini ifa eder . Bundan sonra tekrar Yüksek Muallim Mektebi'ndeki talebelik hayatına dönen Atsız, Ahmet Naci isimli arkadaşı ile birlikte hazırladığı ve Türkiyat Mecmuası'nda yayımlanan "Anadolu'da Türkler'e Ait Yer İsimleri" adlı makale ile hocası Fuad Köprülü'nün dikkatini çeker. 1930 yılında Edirneli Nazmi'nin Divan-ı Türkî-i Basit isimli eseri üzerinde mezuniyet tezi hazırlayarak aynı yıl mezun olur . 1950-1952 ve 1962-1964 yıllarında devam ettirdiği Orkun'dan sonra 1 Ocak 1964 tarihinden itibaren Ötüken adıyla çıkardığı dergide, Türkiye'de gittikçe hız kazanan bölücülük hareket ve tertiplerini açıklayan bir seri yazısı yüzünden, sonunda Yargıtay'ın kararı bozmasına rağmen, oy çokluğu ile on beş ay hapse mahkûm edilmiş, Toptaşı Cezaevi'ne sevk edilmiş , bir müddet sonra reviri olan Sağmacılar Cezaevi'ne nakledilmiştir. Bir buçuk yıllık cezası kesinleşince, onun bilgisi dışında milliyetçi aydın çevrelerin harekete geçmesi ve yağan protesto telgrafları üzerine Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün yetkisini kullanması sonucu 22 Ocak 1974 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinden tahliye edilmiştir . ESERLERİ Tarih, edebiyat, edebiyat tarihi ve bibliyografya gibi değişik sahalarda çok sayıda kitap ve makalenin sahibi olan Atsız'ın eserlerini şöyle sıralayabiliriz: - Çanakkale'ye Yürüyüş, İstanbul 1933. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 - 16. asır şairlerinden Edirneli Nazmi'nin Eseri ve Bu Eserin Türk Dili ve Kültürü Bakımından Ehemmiyeti, İstanbul 1934. - Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nazım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul 1935. - Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, En Eski Zamanlardan başlayarak Apar Sülalesinin düşmesi tarihi olan Miladi 552'ye kadar, İstanbul 1935. - 15. Asır Tarihçisi şükrullah, Dokuz Boy Türkler veOsmanlı Sultanları Tarihi, Eski Türklerle Fatih Sultan Mehmed'in tahta oturuşuna kadar olan Osmanlı tarihinden bahseder,İstanbul 1939. - Müneccimbaşı, şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1940. - 900. Yıldönümü (990-1940), İstanbul 1940. - İçimizdeki şeytanlar, İstanbul 1940. - Türk Edebiyatı Tarihi, En eski çağlardan başlayarak Büyük Selçukluların sonuna kadar, İstanbul 1940. - Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 - En Sinsi Tehlike, İstanbul 1943. - Hesap Böyle Verilir, İstanbul 1943. -İ. Süruri Ermete (Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı), Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir(Türk-Rus Savaşının özeti), İstanbul 1946. - Yolların Sonu, İstanbul 1946. - 18 Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946. - Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949. - Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1949. Türkiye Yayınevi'nin bu ad altında kurduğu dizinin bu ilk cildinde şu yayınları vardır: a- Ahmedî, Dastan ve Tevarih-i Mülûk-ı al-i Osman, b-Şükrullah Behçetüttevarih, c- aşıkpaşaoğlu Ahmed aşıkî, Tevarih-i al-i Osman. - Türk Ülküsü, İstanbul 1956. - Deli Kurt, İstanbul 1958. - Osman (Bayburtlu), Tevarih-i Cedîd-i Mir'at-ı Cihan, İstanbul 1961. - Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, 824, 835 ve 843 tarihli takvimler, İstanbul 1961. - Ordinaryüs'ün Fahiş Yanlışları, İstanbul 1961. - Türk Tarihinde Meseleler, Ankara 1966. - Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul 1966. - İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebussuud Bibliyografyası, İstanbul 1967. - ali Bibliyografyası, İstanbul 1968. - aşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul 1970. - Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler I, İstanbul 1971. - Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nden Seçmeler II, İstanbul 1972. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 - Ruh Adam, İstanbul 1972. - Oruç Beğ Tarihi, İstanbul 1973. - Türk Ansiklopedisi'nde 40 kadar madde. Ayrıca Atsız'ın yazdığı makaleler, dört cilt halinde Makaleler I, Makaleler II, Makaleler III, Makaleler IV, adıyla Baysan Yayınları tarafından İstanbul'da 1992 tarihinde yayımlanmıştır ATSIZ TANRI DAĞI'NDA NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU Burada baş sağlığı, orada gözler aydın; İki ayrı dünyada iki ayrı tören var. TANRI katından gelen bir yüce buyruk üzre, Aramızdan ansızın çadırını deren var. Orada ecdat ruhu şâdümanhk içinde Burada tamu içre gönüllerde boran var. Eksilmiş bir yanımız: çarpılmış gibiyiz hep TANRI korsun, sanki Bozkurtluğa kıran var. Yukardan gök mü bastı; altta yer mi çöktü ne Kimsede ağız, dil yok; gözleriyle soran var. Buradan uğurlarken onu binlerce Bozkurt Orada karşılayan binlerce Alp-Eren var. O gün Tanndağı'nda tan ağırdığı çağda. Dediler Oğuz Hanın otağına giren var. Ve Tanrı Kut Mete'nin huzurunda Atsız'ı Kür Şad'la Kül Tiğin le diz vururken gören var. Töredir; konan göçer, doğan gün batar elbet Tanrı zeval vermesin devlet, din ve KUR'AN var Dayanılmaz olsa da Atsız'lığın acısı Ulu Tanrı'ya şükür yine soy var. Turan var. |
|
|
|
|
|
#57 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
TÜRKÇÜLÜK ATSIZ Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten başka milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zarurutlere işarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten başkası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır. Ülküler, gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yaşama hakkına sahiptirler. Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmişte, birkaç kere gerçekleşmişti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Türkçülük, dört kaynaktan geliyor: 1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik; 2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi; 3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki; Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar. Bu dört kaynaktan gelen düşünceler birbiriyle kaynaşıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıştır. Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir. Bir millet yükselme iradesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten başka bir şey yapamazsa, geçmişiyle övünmezse, başkalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savaştan korkarsa, o millet içinden çürümüş demektir. Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıştıklarını görebiliyoruz. Geçmişi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor. İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçeirdi. Gitgide bu kasırgalar sıklaşıyor. Bu gidişle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi kadar sağlam olmak yetişmiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da bizim için birinci şartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapışmaktır. Şaşıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih bağışlamıyor. Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye devam ederse, doktor her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeye çalışırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde, görüşme ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği şey yapılmış olur. Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü olamaz. Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlaşır. Türklük güçlenir. Türkçülerin ilk işi, görevlerini, arınmış gönül ve inanmış yürek ile yapmaktır. (Orkun, 10.sayı, 1 Ekim 1943) |
|
|
|
|
|
#58 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 3 MAYIS 1944 ATSIZ 3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebi ve ilmi sınırları pek de aşmıyan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayısında birdenbire hareket oluverdi. Ali Suaviler, Süleyman Paşalar, Mehmen Eminler, Ziya Gökalplar, Rıza Nurlar yalnız duygu, düşünce, iş Türkçüsü idiler. Hareket Türkçüsü olmamışlardı. Çırağan baskını Türkçü Ali Suavinin siyasi bir hareketiydi. Bunun Türkçülükle ilgisi yoktu. Sıhhiye Vekili olduğu zaman gayri Türkleri atarak yerine Türkleri yerleştiren Rıza Hur fiili Türkçülük yapıyordu. Fakat bu da hareket değildi. Türkçülükte ilk hareketi 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü, Ankara'daki birkaç bin meçhul Türk genci yaptı. Bu bakımdan Türkçülük tarihinde onların hususi bir şerefi vardır. Bundan sonra 3 Mayıs Türkçülerin günüdür. Ona bir bayram diyemiyeceğiz. Çünkü yıllarla süren büyük ızdırabımız o gün başlamıştır. Ona bir matem demek de kabil değildir. Çünkü bunca sıkıntıların arasında bize büyük bir imtihan vermek, yürekliyle yüreksizi er meydanında denemek, yahşı ile yamanı ayırmak fırsatını vermiştir. O güne kadar tehlikelerden gafil bir çocuk toyluğu ile yürüyen Türkçülük 3 Mayıs'ta gafletten ayrılmış, maskelerin arkasındaki iğrenç yüzleri görmüş, can düşmanlarını tanımış, dost sandığı hainleri ayırt etmiş, hayalin yumuşak bulutlarından gerçeğin sert topraklarına düşmüştür. Böyle sağlam bir sonuca varmak için çekilen bunca sıkıntılar boşa gitmiş sayılmaz. Bundan dolayı biz 3 Mayıs'a Türkçülerin günü deyip çıkıyoruz. Hoşlanmayanlar onu benimsemesin. Yalnız kendilerine benzeyenler, yani Türke benzemeyenler onu yadırgamasın. Biz 3 Mayıs'ı sevmekte devam edeceğiz. Türkçülük, tek sandığı düşmanına karşı 3 Mayıs hareketini yaparken onun çift olduğunu acı bir deneme ile öğrendi. Bu milli hareketin zaferinden korkan Türkçülük düşmanları, Türkçüleri ortaçağı andıran vahşetlerle hapse atılır ve aleyhlerinde türlü yayınlar yapılırken, onları tartışmaya çağırmak garabetini de gösterdiler. Tarih bunu bağışlamayacak ve Türkçüler günü olan 3 Mayıs, bir gün Türklerin günü olunca onlar tarihin büyük mahkemesinde layık oldukları akıbete uğrayacaklardır. Türkçüler Toplu veya yalnız, her yerde 3 Mayısı analım. Analım ve Kür Şadın hatırasını yüceltelim... Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-ı hürriyet, Çalış, idraki kaldır muktedirsen ademiyetten! (Kürşad, 1946, Sayı:2) |
|
|
|
|
|
#59 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
NİHAL ATSIZ'IN BAŞBAKAN SARAÇOĞLU'NA YAZDIĞI AÇIK MEKTUPLAR Türkiye'nin II. Dünya Savaşına fiilen katılmamış olmasına rağmen, yakın tarihinde geçirdiği en zor dönem 1939-1945 yıllarıdır. II. Dünya Savaşı yılları iktisadî ve siyasî sıkıntıların hat safhaya ulaştığı dönemdir. Avrupa'da savaşın başlaması ile birlikte Türkiye'de kısmî seferberliğe gidilerek bir milyona yakın kişi askere alınmış, savunma ihtiyacı için bir önceki döneme oranla ülke gelirinin büyük bir bölümü ayrılmıştır. Bu gelişmeler ülkede aşırı fiyat artışları, hayat pahalılığı ve temel ihtiyaç maddelerinin yokluğunu meydana getirmiştir. Piyasada aranan temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu yanında hükûmetin ordu ihtiyaçları için, elde edilen ürünün belli bir kısmına el koyması ve bunun temini için uyguladığı baskılar, özellikle dar gelirli vatandaşlar üzerinde olumsuz tesirlere yol açmıştı. II. Dünya Savaşı'nın iktisadî anlamdaki sıkıntıları, Türkiye'de büyük bir sefalete sebep olmuş, sefaletin artışı ise siyasî buhranı da beraberinde getirmiş, ülkede komünizmin kamçılanmasına ve Kızıl Rusya lehinde propagandaların artmasına sebep olmuştur. Bunun yanı sıra Türk milliyetçiliğinin ilmî ve harsî anlamda merkezi durumunda olan Türk Ocakları'nın 1931 yılında kapatılmış olmasına rağmen Türk milliyetçileri faaliyetlerine son vermemişlerdir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 1931 yılından II. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939 yılına kadar milliyetçi faaliyetler el altından yürütülmüştür. Bununla birlikte siyasî iktidarlar milliyetçilik faktörünü amaçları doğrultusunda uygulamaya ve yönlendirmeye çalışılmışlardır. Bütün olumsuzluklara rağmen Türk milliyetçiliği, II. Dünya Savaşı öncesinde birtakım önemli isimlerin yazılarında ve fikirlerinde yaşamış ve temsil edilebilmiştir. 1939 yılında Z. Velidi Togan, Peyami Safa, Ali İhsan Sabis, M.Sadık Aran ve Abdülkadir İnan'nın yazılarını neşrettiği Bozkurt dergisi ,1941 yılında Orhan Seyfı Orhon'un çıkarttığı Çınaraltı dergisi, 1943 yılında yayına başlayan Gökbörü dergisi II. Dünya Savaşı sırasında yayımlanan milliyetçi dergilerdir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Bu dönemde üniversitelerde okutulan "İnkılâp Tarihi Dersleri" ve "Atatürk İhtilâli" adıyla yayımlanan Mahmut Esat Bozkurt'un kitabı Turan ideallerini çağrıştıran açık ifadeler taşımaktadır. Maselâ, "Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkaları gelince o devlet inkıraz bulur. Yani millet istiklâlini kaybeder. Misal mi istersiniz? İşte Abbasiler, işte Endülüs, işte Osmanlılar... Yeni Türk Cumhuriyeti'nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türkten başkasına inanmayacağız" gibi. Bütün bunların yanı sıra asker ve sivil yatılı okullara alınacak öğrencilerin Türk ırkından olması şartı gazetelerde yayımlanarak, okullara giriş şartları arasında yer almıştır Bütün bu olaylar devletin her alanda milliyetçiliği hatta daha sert bir dille "Turanî idealler ihtiva eden Türkçülüğü" desteklediğinin delili olarak görülmektedir. 5 Ağustos 1942'de TBMM'de kürsüde başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun okuduğu programda "Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız.Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir...Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız" şeklinde konuşur. İşte bu konuşma 3 Mayıs olaylarının sebebi olarak gösterilen iki mektubun çıkış noktasıdır. Nihâl Atsız'ın Mektupları ve Yankıları II. Dünya Savaşı devam ettiği sırada zamanın başbakanının yukarıdaki konuşması dikkat çekicidir. Atatürk ülküsüne inanmış ve onun çizgisinde bir Türkçü başvekil, Türkiye'de ilk defa görülmektedir. Saraçoğlu'nun bir konuşmasına sığdırdığı bir paragraflık söz dizisi, Türkçü çevrelerde şükran duygularıyla ve çoğunlukla benimsenmiştir .Milliyetçi bir dergi olan Orhun, başbakanın milliyetçilik anlayışına kayıtsız kalmaz ve Nihal Atsız başbakana iki açık mektup yazar. Bu mektuplar Orhun'da yayımlanır . Atsız'ın açık mektupları Cumhuriyet devri basın tarihinde mühim bir yer tutar. Bugünkü Cumhuriyet devrinde serbest yazıp söyleme hususunda birer kahraman kesilen pek çok yazar o günlerde tek parti devrinin ve şahıslarının şakşakçılığını yaparken Atsız'ın bu mektubu yazması çok mühimdir .Cumhuriyet döneminde bir bakan hakkında böyle alenî bir tenkit ne görülmüş ne işitilmiştir. Böyle açık ve şiddetli ithamlara cesaret eden olmamıştır. Bakanları veya başbakanı tenkit etmek ya da takdir etmek yalnız ve yalnız millî şefe ait bir imtiyazdır. Üstelik devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İsmet İnönü'nün gözüne girmiş, takdirini kazanmış bir şahsiyettir. Mektupların ilk tesirinden sonra Atsız'ın bu cür'etini nasıl ödeyeceği merak konusu olur. Zira Halk Partisi fena sarsılmıştır .Bu mektuplarda hain ilân edilen Sabahattin Ali, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali'nin ve çevresinin teşvikiyle hakaret davası açar. Atsız'ın yazdığı mektuplarda ırkçılık ve Turancılık ile ilgili bir şey bulunmamasına rağmen 1944 yılında Sabahattin Ali tahrik edilerek Atsız ve arkadaşları aleyhine açılan dava, mecrasından saptırılarak ırkçılık ve Turancılık davası olarak millete empoze edilmiştir Nihal Atsız'ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na Birinci Açık Mektup Sayın Başvekil, Hem Türkçü ,hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü ,faydasız kalacak olduktan sonra,sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim. Fakat Türkçü olarak idare mekanizmasının başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar doğabileceğine inanıyor,onun için size hitap ediyorum. Millet meclisinde, 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta : "Biz Türküz,Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir." demiştiniz. Türk tarihi ile uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın, ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı. Bu sözlerin Türkçü çevrelerde nasıl sevinçle karşılandığını anlatmaya lüzum yoktur. Fakat ardından bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği hâlde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş hâline geldiği zaman manalıdır. Buna ülkü deriz. İş hâline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene bugünkü duruma erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı elbette gelmiştir. İşte bu satırların güttüğü istek ,size,Türkçülüğün niçin yalnız sözde kalarak, bugünün imkânları nispetinde iş hâline gelmediğini sormak ve Türkçülük tatbikat sahasına geçmediği için yurdumuzun düşmanı olan fikirlerin nasıl gelişip yayıldığını anlatmaktadır. Bir başvekile hangi sıfat ve cür'etle bu soruyu soruyorsun diyemezsiniz. Halkçı bir hükûmetin başvekili iseniz, mensup bulunduğunuz, partinin gazeteleri tarafından birçok defa tekrarlandığı gibi rejimimiz demokrat bir rejimse ve siz de birçok defa söylediğiniz gibi halk arasından yetişmiş olmaktaki gururu belirten sözlerinizde samimî iseniz ve eğer Millet Meclisinin azaları hakikaten bizim vekillerimiz iseler, siz de bir başvekil, halk adamı, demokrat, halkçı ve Türkçü olmak dolayısıyla beni dinlemeye mecbursunuz. Yok, bunlar doğru değil de birer gösterişten ibaretse, şüphesiz, benim bu hitabım cür'etkârlığı da aşan bir küstahlıktır ve bunun için ilk karşılığı da Orhun'un susturulmasıdır. |
|
|
|
|
|
#60 |
|
En Agresif Üye
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2006
Üye numarası: #66357 Yer: AYDIN
Mesaj sayısı: 11,197
Karma etkisi: 26967
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2695061
|
Sayın Başvekil,
Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat sahasında kalmaya devam ederken , bu milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürümekte, propagandasını yapmakta devam ediyor. Hâlbuki sizin Türkçü ve partinizin altı okundan bir tanesininde milliyetçilik olmasına göre bunun böyle olmaması icap ederdi. Pek uzun konuşarak esastan ayrılmaktansa örnek vererek bugünün gerçeklerini göstermek daha doğru olacağından size memleketimizin, kanunlarımızın milliyetçiliği ile, sizin Türkçülüğünüzle bağdaşması kabil olmayan olayları göstereceğim. Birkaç gün önce Baltacıoğlu İsmail Hakkı 'nın Eminönü Halkevinde verdiği bir konferansta mühim bir hadise oldu. Gazetelerin ancak mizah sütunlarında yer alan bu hadiseyi bilmem işittiniz mi? Herhâlde işitmemiş olacağınız bu vak'ayı ben size kısaca anlatayım: Baltacıoğlu'nun milliyetçilik lehinde söz söyleyeceğini haber alan bazı zümreler (yani solcular, komünistler, yani vatan hainleri), bu konferansta bir hadise çıkarmaya karar veriyorlar, konferans günü salonun sol tarafını (dikkatinizi çekerim!) dolduruyorlar ve konferansçıyı kürsüye geldiği zaman lüzumundan fazla dakikalarca süren alkışlarla ilk nümayişi yapıyorlar. Fakat bu nümayiş alkış şeklinde olduğu için kimsenin aklına kötü bir şey gelmiyor. Herkes bunu terbiyesiz bir sevgi gösterisi sanıyor. Konferansın bir yerinde Baltacıoğlu hoşa giden bir jest ve teşbih yaptığı zaman herkes gülümsüyor. Fakat sol taraf bu gülümseyişi kahkahalar şeklinde uzun zaman devam ettiriyor. Yine kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Herkes bunu da kıt terbiyelilerin bir gülüşü sanıyor. Fakat biraz sonra Baltacıoğlu Türk tiyatrosundan bahsettiği sırada yine aynı sol tarafta bir öksürme başlıyor, çoğalıyor, gürültü hâlini alıyor. Yine kimse bunun bir komünist nümayişi olduğunun farkında değil. Konferansçı gürültüden dolayı susmaya mecbur oluyor. Herkesin gözü öksürenlerin üzerinde iken sol tarafın en arkasından bir nefer kalkıyor ve öksürenlere doğru: "Üniversite gençleri ! Dinlemeye mecbursunuz !" diye bağırıyor. İşte o zaman salondakiler ilk önceki alkışın, daha sonraki kahkahanın ve şimdiki öksürüklerin manasını anlıyor. Münevver bir Türk olduğu anlaşılan nefer elbiseli gencin sert ihtarı üzerine bir anda öksürmeler kesiliyor ve o anda işi kavrayanlardan milliyetçi bir tıbbiyeli sağ taraftan ayağa kalkarak öksürenlere: "Namussuz komünistler! Milliyetçilik hakkında söz söylendiği için böyle yapıyorsunuz değil mi!" diye haykırıyor. Tabiî dir, haysiyet ve namusu bir burjuva uydurması diye telâkki eden komünistlerden kimse bu tahrike aldırmıyor, yalnız kendilerine çevrilmiş olan ateşli bakışlar altında sinip susuyorlar. 0 zaman Baltacıoğlu, nümayişçilere bakarak şöyle diyor : "Korktuğum için sustum sanmayın,sadece acıdığım için sustum". Hatip konferansına devam ediyor. Kendisine has olan belâgatla komünistliği paçavraya çeviren birkaç söz söylüyor. Artık bu kadarına dayanamayan ve konferansın bitmek üzere olduğunu sezen Marksist taslakları salonu terk etmeye başlıyorlar. Fakat bunu da nümayiş şeklinde ve kastî bir gürültü içinde yapıyorlar. Salonun dışında, holde, ikişer üçer kişilik gruplar hâlinde toplanan bu güruhun arasında merak dolayısıyla dolaşan milliyetçi bir üniversite genci bu taslaklardan birinin Baltacıoğlu'ya tulumbacı ağzıyla bir küfür savurduktan sonra: ".... bize milliyetçilik dolması yutturacaktı". dediğini işitiyor. Bu sırada içeriye resmî kılıklı dört beş polisin geldiğini görünce taslaklar çabucak sokağa fırlayıp kayboluyorlar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Fakat şaşılacak nokta şu ki : Halk Partisinin bir mebusu Halk Partisi'nin bir müessesesinde vatan ve millet düşmanları tarafından tahkir olunduğu hâlde kimsenin kılı kımıldamıyor. Ne halk evi, ne polis bir takibat veya tahkikat yapmaya lüzum görmüyor. Aynı gece Leylî tıp talebe yurtlarında milliyetçilerle solcular arasında başlayan münakaşa dövüşe binmek üzere iken her iki yerde daima görülen uzlaştırıcı tarafsızların araya girmesiyle mesele kapanıyor. Sayın Başvekil ! İşte Türkçülüğün hâkim olduğu bir Türk ülkesinde böyle bir olay oluyor. İşin en kötü ciheti de bu nümayişi yapanların hem üniversiteli, hele çoğunun devlet parasıyla talebe yurtlarında okuyan talebeler oluşudur. Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor. Kızıl gözlü, sinsi ve zehirli yılanlar. Bu yılanlar yarın birer doktor olup yurt köşelerinde vazife aldıkları zaman ilk işleri baltalama hareketlerine girmek olacak, vatanı arkadan vuracaklar,bekledikleri kızıl sabahı Türkiye'ye getirecek olan yabancı ordulara ajanlık edeceklerdir. Zaten toplu ve teşkilâtlı bir hâlde daha şimdiden konferanslarda nümayiş yapmaları da bu günden ajanlık etmeye başladıklarının delilidir. Bu nümayişi yapanların arasında, Almanya'ya tahsile gönderilerek komünistlik yaptığı için talebe müfettişi tarafından geri alınan, fakat bazı mebus amcalar sayesinde Ankara üniversitesine doçent olarak giren bir komünistin iki kardeşinin bulunması da bilmem ki ibretle bakılmaya değmez mi? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=171760 Acaba, böyle bir vak'a başka ülkelerde olabilir miydi ? Rusya'da Marksizme, Almanya ve İtalya'da milliyetçiliğe aykırı en ufak bir hareket nasıl karşılık görürdü? Hatta şu küçük Bulgaristan'da Bulgarlık aleyhindeki bir söz veya hareket tasarlaması nasıl karşılanırdı? Her hâlde kökünden kazınmak suretiyle karşılanırdı. Yazık ki anayasamızda yasak edilmiş olan yabancı fikirleri benimseyen ve yarın devlette münevver tabakayı teşkil edecek olan çocuklar milliyetçiliğe karşı geldikleri hâlde onlara bir şey yapmıyoruz. İstanbul'da Türklüğe karşı yapılan küstahlıklar bu kadar değildir. Yine halk evinde İstiklâl Marşı çalınırken ayağa kalkmayan melezler, bir erkek lisesinde Türkçülükle alay ederek: "Arabacı araba olmadığı gibi Türkçü de Türk değildir!" diyen tarih öğretmeni, bir kız ortaokulunda talebesine :"Türk değil misiniz? Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım", diyen başka bir tarih öğretmeni hep millî şefimize saldıran, fakat karşılık görmediği için küstahlığını arttırmakta devam eden mikroplardır. Bu mikropların tehlikesini artık örtbas edecek çağda ve durumda değiliz. Vaktiyle Başvekil İsmet Paşa : "Hava tehlikesi vardır en aşağı 500 uçağımız olmalı!" diyerek tehlikeleri olduğu gibi göstermek usulüne koymuş, sizden önceki Başvekil Refik Saydam da : "Devlet teşkilâtı A'dan Z'ye kadar bozuktur,düzeltmek ister" diyerek açık konuşma usulünde bir adım daha atmıştır. Sizde ihtikârla başa çıkamadığınızı, zeytinyağı ticaretiyle uğraşan bazı kimselerin devletin başına belâ olduğunu söylemekle bu çığırda devam etmekte olduğunuzu gösterdiniz. Bunlara bakarak kuvvetle umuyorum ki sizinle açık konuşmak kabildir. Gerek reisicumhur İsmet İnönü gerekse siz nutuklarınızda milletin iş birliğini istememişmi idiniz? İşte ben de sizin samimî sözlerinize bütün millî ve şahsî samimiyetimle cevap vererek işbirliği yapıyor,devlet işlerine yukarıdan baktığınız için ancak aşağıdan görülmesi kabil olan ve sizin nazarınıza ulaşamayan bazı olayları size haber veriyorum. Sayın Türkçü Başvekil ! Yukarıda anlattıklarımı münferit vak'alar olarak sayamayız. Solculuk, gördüğü müsamaha ve kayıksızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Liselerde bu fikre saplanmış hastalar görülüyor. Bunlar arkadaşlarına "Yakında hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz!" demek cür'etini gösterebiliyor. Yüksek öğretimde bu hastalık daha çok artıyor. Arasına gayrimemnunları, gayritürkleri de alarak büyüyor. Yalnız mahrem ve samimî düşünce hâlinde kalmayarak hareket hâline geçiyor. Boy boy dergiler çıkıyor. Bu dergilerde aynı teranelerle ahlâka, vatan ve şeref duygusuna, millet hakikatına saldırılıyor. Taassupla mücadele ediliyormuş gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor. Bu dergilerden biri kapatılınca aynı imzalarla bir başkası çıkıyor. Bu işsiz güçsüz serseriler parayı nereden buluyor? Satılmayan bedava dağıtılan dergileri nasıl yaşıyor. Fakat en zorlusu siz bunlara nasıl göz yumuyorsunuz? Dergilerle ve hatta günlük gazetelerle işlenen bu vatan düşmanı fikrin bazen devletçi, bazen vatancı, bazen insancı, bazen ilimci kılıklarla Türk milletini zehirlemesine niçin müsaade ediyorsunuz? Niçin bu memlekete istiklâli çok görmüş,onu başkalarına köle etmek istemiş olanlara yüksek makamlarda yer veriyorsunuz? Bunlar demokrasinin icapları ise o zaman memlekette, bilhassa ilmî alanda da geniş bir fikir hürriyeti olması gerekir. Bu sözlerim, demokrasiye has tesamuh ile karşılanırsa daha söyleyecek çok sözlerim vardır. 0 zaman ben size ilmî sahada bile fikir hürriyetinin nasıl olmadığını, bu hürriyeti boğmaya çalışanların kimler olduğunu, bizi başkalarına köle etmek istedikleri hâlde mühim mevkiler işgal edenlerin listesini, Türkçülükle eğlenen, Türk geldiğine pişman olan öğretmenlerin kimler olduğunu söyleyebilirim ve inanın ki sözlerimi şahitler ve maddî deliller ile ispat edebilirim. Fakat bunun için bu ön sözümün karşılanacağını bilmem lâzımdır. Bu sözlerimin göreceği Türkiye'de ciddî bir yazı hürriyetinin olup olmadığını gösterecek, millet fertlerinin hiçbir karşılık beklemeden hükûmete yardım etmesi kabil midir bunu ortaya koyacak, sizinde hakikî bir demokrat olup olmadığınızı belirtmek bakımından pek önemli bir sonuç vererek daha birçok karanlık noktaları aydınlanmasına yardım edecektir. Aksi taktirde, eski bir tarihî efsaneyi tanzir ederek diyebilirim ki 700 yıl önce Anadolu'ya gelen 400 arslana karşılık,bugün 400 koyun hâlinde çadırlarımızı yeniden dererek arslanların geldiği yolun tam dikine doğru yola koyulmamız gerekecektir. Maltepe,20 Şubat 1944 ATSIZ |
|
|
|
![]() |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
