AtatÜrk Devrİ TÜrk EĞİtİmİGene bu sırada İstanbul Muallimler Cemiyeti Kongresinde yönetmelik görüşmeleri yapılırken, derneğin amacının Terbiye ve tedrisatta nesl-i âtinin asrî irfan ve millî mefkure ile mücehhez, dindar, vatanperver, cumhuriyetci çocuklar yetiştirmektir, görüşüne
Konu Mert233 tarafından açılmış, 1530 kişi tarafından görüntülenip, 23 yanıt almış.
|
Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL! Kredi kartınıza 12 taksit kolaylığı!
|
|||||||
AtatÜrk Devrİ TÜrk EĞİtİmİ konusundaki toplam yorum: 23, okunma sayısı: 1530. |
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
#16 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
Gene bu sırada "İstanbul Muallimler Cemiyeti Kongresi"nde yönetmelik görüşmeleri yapılırken, derneğin amacının "Terbiye ve tedrisatta nesl-i âtinin asrî irfan ve millî mefkure ile mücehhez, dindar, vatanperver, cumhuriyetci" çocuklar yetiştirmektir, görüşüne Sadrettin Celâl (Antel) Bey'in, "Dindar ve vatanperver" kelimelerinin çıkartılması şeklindeki önerisi, bütün Türkiye'de ilköğretimin amaçlarının tartışılmasına yol açtı. S. Celâl Bey, Türkiye'nin laik bir ülke olduğunu, oysa bazı öğretmenlerin geleneklere ve hurafelere sıkıca bağlı olduğunu; vatanperver tabirinin belirsiz olduğunu, her görüşten kişinin vatanperver olabileceğini, dindar kelimesinin ise çok tehlikeli olduğunu, laik bir ülkede dinî eğitimle okulun değil ailenin meşgul olmasını ve bu eğitimin yalnız aileye bırakılmasını vs.. örneriyordu. Bu önerge büyük gürültülere yol açmış, S. Celâ1 Bey'in komünizm propagandası yaptığı belirtilmiştir.
Bu tartışmalarırı yapıldığı sırada İzmir'de bir konuşma yapan Maarif Vekili, konuşmasını tamamen ilköğretime ayırarak, şöyle diyordu. "Ben, Maarif Vekili sıfatıyla tamamen kaniim ki,Türkiye'de ilk tedrisat yoktur. Halbuki Türkiye istikbalinin en kuvvetli mesnedi ilk tedrisattır." Türkiye'nin 3.200 ilkokul ve 5.600 ilkokul öğretmeni bulunduğunu, ayrıca 70.000 de öğretmen açığı bulunduğunu bildiren Bakan, şöyle devam ediyordu: "Bir terbiye mes'elesi olan ilk tedrisat, bir nazariyeye kapılarak muhalif reylere terk edilemez. Bunu men edeceğiz. Herhangi bir şahıs, Maarif Vekaletine bu hususta müdahale hakkına malik değildir." Bakan bu görüşünü, ilköğretimin halka terkedilmesi tekliflerine karşı söylüyordu. Ona göre bizim halkımız câhildir. Ancak halk iyice yetiştirildikten sonra eğitim o halka bırakılabilir. Demokrasiye uyacağız diyerek eğitimde merkezsizliği yerleşirmek olmaz. Tam tersine eğitim-öğretim bir merkezde toplanacaktır. Bilim ve eğitimi devlete bırakmak, demokasiye aykırı değildir. Bakan, ilköğretimi genel idare içine almanın kendisi için bir "îman" olduğunu, gerçi bunu Cumhurbaşkanı'nın bile kabul ettiğini, ama bu sonuca ulaşmazsa, istifa edip öğretmenlerin başına geçeceğini, gene buna uğraşacağını belirtiyordu. Bakan ayınca kendilerinin de en sonra ele alınacak program mes'elesini en başta ele alarak kolay yola kaçtıklarını itiraf ediyordu. Bakanlığın yayınladığı İlk Okullar Müfredat Programı'nda sabah üç, öğleden sonra iki saat olmak üzere 26 saat ders vardı. Pazartesi öğleden sonra eğitsel geziler, Perşembe öğleden sonra ise tatil yapılıyordu. Bir dera saati 40 dakika, ders aralarında 15 dakika teneffüs. vardı. Öğleyin ise iki saat dinlenme vardı. Tüm sınıflarda Kur'ân-ı Kerîm dersi vardı. Tarih ve Coğrafya dersleri ise üçüncü sınıftan itibaren programda yer almıştı. Cumhuriyet dönemine kadar olan tarih, hikâye tarzında anlatılacaktı. Dördüncü sınıftan itibaren tüfekle nişan alma ve atış bilgileri verilcek, yılda bir kez de poligonda atış yapılacaktı. Erkek ve kız okulları arasında Biçki Dikiş ve nakış dersleri farklı idi. Ayrıca programda, bahçede ve kırda oynanacak çocuk oyunları ayrıntılı olarak tasvir edilmişti. Bakanlık, önceden hazırlatıp Heyet-i İlmiye'ye onaylattırdığı, ilköğretimin, altı yıldan beş yıla indirilmesi kararını da, 1924-1925 öğretim yılından itibaren tartışmalar içinde uygulatmaya başladı. Bakan, mecburî öğretim süresindeki bu azalmayı, yeni kurulacak "Hayat Mektepleri"yle kapatacağına dair söz vermişti. Gerçekten de bu okulların kurulma hazırlıklarına hemen başlanıldı. Öğretim süresinin beş yıl, öğretim dilinin Fransızca olması kararlaştırıldı. Başlangıçta yoğun bir Fransızca dil bilgisi verilecek, sonra da eğitim yavaş yavaş Türkçeden Fransızcaya kaydırılacaktı. Makinist, şoför, elektrikçi, sinemacı, otelci, rehber vs. . yetiştirilecekti. Amaç, çocukların yabancı okullara gitmemesi idi. 1924 Martından itibaren bazı yerlerde kız ve erkek okulları olarak açıldı. Ancak verimli bir çalışma yapamadan, 1928 yılına kadar devam ettiler. O zaman, Cumhuriyet ilkokullarında iki yıllık ve dört yıllık öğretmen okulu mezunları ve ehliyetnameli öğretmenler çalışıyorlardı. Bunların yanı sıra azledilmiş ve emekli olmuş sivil ve askerî memurlarla yedek subaylardan öğretmenlik yapmak isteyenlerle ilgili bir kararname yayınlandı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Bu arada Bakanlığın, Heyet-i İlmiye kararına göre, İlköğretmen Okulunu beş yıla çıkaran tebliğini Maarif Müdürlüklerine göndermesinden sonra; önce İstanbul, sonra Ankara ve diğer yerlerdeki pek çok öğretmen okulu öğrencisi "grev"e başladı. Mevcut 14 öğretmen okulunun hepsinde birden boykot başlaması üzerine Bakanlık, bütün okullara bir genelge göndererek durumun inceleneceğini ve derslere başlanılmasını bildirmiştir. Bakanlığın bu emrine çoğu okullar uymuştur. Emre uymayan Adana'da 70, İstanbul'da 50 ve Ankara'da bütün dördüncü sınıf öğrencileri okuldan atılmıştır. Bakanlık, bu arada, hazırlayıp 1925 yılında çıkardığı Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu'na benzer bir yasa tasarısını, "İlk Tedrisat ve Muallimleri Kânûnu Lâyihası"nı hazırladı, ama yasalaştıramadı. Öğretmenler açısından, 1925 yılında çok hızlı bir şekilde yer değişikleri görülüyor. Öğretmenler göçünün pedagojik sakıncaları üzerinde durulurken, Bakanlık da Eğitim ve okul müdürlüklerine bir genelge göndererek, yasal yollar dışında çarelerle kendi lehlerine terfi ve ilerleme arayanların sicillerine bunun işleneceğini ibtar ediyordu. Kız öğzetmen okulunda bir kız öğrencinin misafir Macar erkekleriyle dans etmesi "Acı bir hakikat" olarak nitelenirken, 500'den fazla ehliyetnameli öğretmen yardımcısı, asil öğretmen olabilmeleri için 80 günlük kurslara alınıyorlardı. 1925 Türkiye'sinde yasalar, ilköğretimi yaygınlaştırma işini vali ve kaymakamlara bırakıyordu. Ama bu görevliler, diğer işleri arasında eğitim çalışmalarına zaman ayıramıyorlar, hattâ bazı yerlerde eğitim çatışmalarına neden oluyorlardı. Bakanlık Dahiliye Vekâleti kanalı ile, vali ve kaymakamlıklara gönderdiği genelgede, "Memleketimizin medenî inkişafı için her tedbir, ilk maarif mes'elesine bağlıdır" denilerek, bu hususta görevlilerin dikkati çekiliyordu. 1926 yılında Bakanlık bir yandan öğretmenliği daha mükemmel bir hale getirmek için stajyer öğretmenliği bir düzen altına almak istiyor, İstanbul Erkek öğretmen Okulu'nda yeni bir anlayışla meslek dersleri verilmesine başlanıyordu. Maarif Teşkilâtına Dair Kânûn, "Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" hükmünü yasaya yerleştiriken, öğretmen okulları sınıflaması getiriyordu. Aynı yıl yayınlanan başka yasalar; öğretmen yetiştirmede vilayetleri de harcamalara ortak yapıyordu. Bu yasal çalışmaların yanı sıra, ilkokul öğretmenleri arasında bir ayıklama yapma yoluna da gidildi. Geçici İlköğretim Yasasına uymayan öğretmenler hakkında 1925 yılından beri çeşitli kovuşturmalar yapılmakta idi. 1926 yılında ise durumları yasalara uymayan ve dışardan ilk okul öğretmeni olmak isteyenlerle ilgili bir yasa çıkarıldı. Mevcut öğretmen ve yardımcılarının hizmet-içi eğitimleri için "B-Kursu", dışardan öğretmenlik mesleğine girmek isteyenlere meslek dersleri vermek için de "A-Kursları" açıldı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Bunların yanı sıra, çok büyük olan ilkokul öğretmeni açığını kapatmak için de ortaokullar üzerinde pedagoji sınıfları kurulması düşünüldü. İlk defa Türkiye'de uygulandığı söylenen iki yıllık bu sınıflar; bazı okullarda denendikten sonra kaldırıldı. Bu arada çocukları hayata hazırlamak amacıyla ilkokullardaki "Grup usulü" kaldırılıyor;* kitap öğretimi geri plâna çekiliyor, kitaplardan nazarî bilgiler çıkarılıyor, her şey hayatta uygulanacak şekilde anlatılıyordu. İstanbul öğretmenlerine Bakanlığın yeni politikasını izah eden Maarif Müsteşarı yardımcısı Emin Bey, yeni teşkilat uyarınca 1927 yılında eşya, muhasebat vs.. derslerinin birleştirileceğini, okutulacak bütün derslerin ülkeye ve vatana ait görevleri gereği gibi anlatmak esasına göre düzenleneceğini açıklıyordu. Eğitim inkılâpları döneminin ilköğretimdeki son bir önemli çalışması, Talim ve Teıbiye Heyeti'nin altı ay çalışarak hazırladığı yeni ilkokul programıdır. Daha önceleri, Bakanlığın komisyonlara hazırlattığı programları artık Bakanlığın yeni bir örgütü olan Talim ve Terbiye Dairesi yapıyordu. Bu Daire, daha önce hazırlanan ilkokul programının kısa bir sürede hazırlandığını ve üyelerinin karışıklığı yüzünden mahzurlu olarak çıktığını belirterek; Cumhuriyet prensiplerine göre yeni öğretim metodlarıyla, Fransız, Rus, İtalyan, Yunan, Bulgar, Alman vs.. uluslarının ilköğretim programlarından yararlanarak bir ilkokul programı hazırlamıştı. Bu yeni ilkokul programının bir öncekinden farkları şunlardı: Eski programlarda dersler yalnız saat olarak gösteriliyordu. Yeni program, ders saatlerinin yanı sıra müfredatları da vermişti. Derslerin amaçları ve içerikleri, dersler arasındaki bağıntılar ayrıntılı olarak anlatılmıştı. İlk üç yıl çocuklara verilecek bilgiler "Hayat Bilgisi" adı altında "Toplu öğretim" prensiplerine* göre verilecekti. Tarih, Din ve Yurtbilgisi dersleri çağdaş ihtiyaçlara göre hazırlanmıştı. Ayrıca her dersin öğretimi için rehberler de hazırlanıyordu. |
|
|
|
|
|
#17 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
Program taslak halinde iken, pek çok yerlerden görüş de alınmıştı. Yeni programm uygulanmasında bazı güçlükler gene vardı. En baştan öğretmenler bu uygulamaya hazır değillerdi. El işi derslerini yürütebilmek için dershane ve araç-gereç yoktu. Kalabalık sınıflar, bu programın uygulanmasında bir başka engel idiler.
2.6.1.2. Köy Öğretmeni Yetiştirme çabaları Köye uygun öğretmen yetiştirme fikri, Türkiye'de, Meşrûtiyet yıllarına kadar gider. İkinci Meşrûtiyet yıllarında İlköğretmen okullarının yoğun çabaları sonucu Üsküp'te, Edirne'de, Manastır'da ve İstanbul'da çıkan eğitim dergilerinde, hatta Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında köye uygun öğretmen yetiştirme fikri çeşitli şekillerde ileri sürülmüştür. Cumhuriyet döneminde de bu fikir devamlı canlı tutulmuş, Üniversitenin Deneysel Psikoloji öğretim üyesi Ali Haydar (Taner), 1924 sonlarında verdiği bir konferansta, köylere öğretmen yetiştirmek üzere daha basit öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu. Çünkü Türkiye de köy ve şehir hayatları birbirinden çok farklı idi. Şehirde yetişmiş kişiler köyde öğretmenlik yapamazdı. İlkokul çıkışlı köy çocuklarının alınacağı bu üç yıllık "Köy Muallim Mektepleri"nde, köy hayatına yakın bir biçimde yaşanmalıydı. Ali Haydar Bey'in program taslağını bile verdiği bu okullar, 1-20 Mayıs 1925'te Konya'da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi'nin gündeminde de yer aldı. Bakanlıkta bir "Köy Mektebi Dairesi"nin kurulmasını isteyen bazıları ise köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden ayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyorlardı. Bu arada Maarif Vekaleti'nin daveti üzerine Türkiye'ye gelip gayet önemli bir rapor veren John Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek çeşitli tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 1926 yılında çıkan Maarif Teşkilâtı Kânûnu'nda, ilköğretmen okullarının yanı sıra bir de "Köy Muallim Mektepleri" kabul edilmişti. 1927-28 öğretim yılında da Kayseri-Zencidere'de bir Köy Muallim Mektebi kuruluyor, Denizli Erkek Öğretmen Okulu da bu amaç için düzenleniyordu. Diğer öğretmen okulları beş yıl iken, bu okullar üç yıllıktı. Buradan mezun olanlara köyde, okulun yanında bir ev ve bahçelik verilecekti. öğrenciyi köy hayatına hazırlamak için, Köy Enstitülerinde olduğu gibi, yan kuruluşları da vardı. Bu okullar için köy öğretmeni yetiştirmeye yönelik bir program hazırlamıştı. (Amacına uygun çalışmadığı için, bu okullardan Kayseri-Zencidere'deki 1932, Denizli'deki de 1933 yılında kapatıldı.) 2.6.1.3. Öğretmen Örgütleri ve Mustafa Necati Hazırlık dönerninde olduğu gibi, eğitim inkılâpları döneminde de Türk eğitiminde öğretmen örgütlerinin büyük önemi olmuştur. Vasıf Bey ve Mustafa Necati gibi bu döneme damgasını vuran iki bakan, bu örgütlerin başkanlığından Bakanlığa veya Bakanlıktan bu örgütlerin Başkanlığına yükselmişlerdir. Bu örgütlerin toplantıları da Türk eğitimine yön vermiştir. Türkiye Muallimler Birliği, çeşitli yörel kongrelerini yaptıktan sonra, Ankara'daki büyük kongreyi düzenledi. Kongre, 22 Ağustos 1924'te Mustafa Kemâl, eşi, Başbakan, birçok bakanlar ve 74 delgegenin katılmasıyla yapıldı. Bütün Türkiye öğretmenlerini temsil eden ve John Dewey'nin de katıldığı bu toplantının başkanlığına Adalet Vekili Mustafa Necati seçilmişti. Maarif Vekili Vasıf Bev, toplantıyı açış konuşmasında, öğretmenler toplantısının "Terbiye ve irfan esaslarını tespit ve tedvin" edeceğini belirterek, Türk kültür tarihi üzerinde durmuştur. Daha sonra III. Selim zamanından beri aydınların, milleti sosyal ve kültürel durgunluktan kurtarmak istediklerini ama başaramadıklarını belirten Bakan, milletin şimdi kurtuluş ve hedefinin de gösterilmiş olduğunu açıklamıştır. Artık yeni bir millet doğuyordu ve bu millet uygar zümreler arasında yerini alacaktı. "Türk milletini kendi millî varlığına ve millî benliğine îsal eden bu inkılâbı hazm edemeyenleri" Türk gençliği, tereddütsüz yıkacaktı. Bakan, bir "Maarif Kongresi" olarak nitelediği bu toplantıda öğretmenlerin yeni bir varlık ve hayatın en kuvvetli dayanakları olduğunu, eski hurafe gelenek ve bâtıl inançlardan kurtulan milleti yeni bir îman, ruh ve fikirle çağdaş medeniyet zümresine katacaklarını söylüyordu. Kongre daha sonra yönetmelik, yardım örgütü ve önergeler komisyonlarını kurarak çalışmalarına devam etmiştir. İlkokul öğretmenleriniıı maaş, terfi ve emeklilik işlerinin üzerinde de durulan Kongrede Federasyon tarzında mı yoksa genel merkeze bağlı birlikler şeklinde mi örgütlenmeli sorunu tartışıldı. Bakan da "Birlik" halinde kalınmasını isteyince, Federasyon önerisi 15'e 39 reddedildi. Daha sonra da bir yönetmelik hazırlandı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 1925 yılı ise, Türkiye'deki öğretmen derneklerinin hemen hemen en faal oldukları yıl olmuştur. Mustafa Necati'nin genel başkanı olduğu ve Lâtife Gazi Mustafa Kemâl Hanım'ın Urfa üyesi olarak katıldığı Muallimler Birliği Kongresi, 60 üyenin katılmasıyla 2-6 Mayıs 1925 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu dernek, genellikle halkı okutma alanında önemli çalışmalar yapmıştır. 2 Hazirandan itibaren yabancı ve azınlık okullarındaki Türk öğretmenlerin kurduğu derneğin de Kongresi yapılmıştır. 19 Haziran 1925'de "Dârülmuallimîn Mezunları Cemiyeti Kongresi" toplanmış ve toplantıda bir konuşma yapan Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, özellikle vatan kavramı üzerinde durarak, öğretmenleri Anadolu'ya gitmeye teşvik etmiştir, çünkü Haziran sonlarında toplanan "Mekâtib-i İbtidaiye Muallimleri Cemiyeti"nin kongresinde konuşan Sadullah Bey, Türkiye'deki 7.500 ilkokul öğretmeninden 1.030'unun İstanbul'da olduğunu açıklamıştır. Bu dernek kongresinde Muallimler Birliği'ne katılma kararı almıştır. Bu yıl, yalnız kongreler olarak değil, şûbeler olarak da öğretmen dernekleri yoğun bir çalışma göstermişlerdir. Muallimler Birliği ayrıca, Türkiye'nin ana eğitim sorunları üzerinde bütün şûbelerine 26 soruluk bir anket uygulamıştır. Öğretmen derneklerinin kongreleri 1926 yılında da bütün hızıyla devam etmiştir. Yerel kongrelerin yanı sıra 25.6.1926'dan itibaren Muallim Mektepleri Mezunlarının Kongresi ve TBMM salonlarında Muallimler Birliği Kongresi toplanmıştır. Bu kongrenin başında ve sonunda Maarif Vekili Mustafa Necati iki konuşma, Vasıf Bey de bir konuşma yapmıştır. Necati Bey, açış konuşmasında toplantının TBMM salonlarında toplanmasının çok anlamlı olduğunu, öğretmenlerin Cumhuriyet prensiplerini en iyi yayan, zümre olduklarını, geçen yıl ve bu yıl Halk Dershanelerinde 50 binden fazla kişiyi okuttuklarını bildirmiştir. Muallimler Birliği Başkanı iken Bakan olan Necati Bey, kongrenin kapanışında yaptığı konuşmada da öğretmenlerin arasından ayrılmadığını bildirerek eğitimde en temel düsturlarının ilköğretmen okulu hayatını yükseltmek ve ilköğretimi kuvvetlendirmek olduğunu söyleyordu. Ona göre Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri, milletin her ferdinin ayrı ayrı işlenerek kurulacağı temellerdi. M. Necati, Konya Muallimler Birliği'nde yaptığı bir konuşmada da Gazi Paşa'nın izinde, onun çizdiği program ve gösterdiği hedefe doğru durmadan çalışmak zorunda olduğumuzu tekrarlıyor; öğretmenlerden halka rehber olmalarını istiyordu. Gene 1926 yılında Ankara'da öğretmenlerin meslekî eğitimleriyle ilgili bir "Fenn-i Terbiye ve Usul-ü Tedris Kongresi" yapıldı. Daha sonraki yılda da öğretmenlerin kongreleri Bakanlık ve hattâ Cumhurbaşkanlığı nezdinde yüksek ve saygın durumlarını devam ettirdiler. Ancak 1928 yılında yapılan ve çok sönük geçen Türkiye Muallimler Birliği Kongresi, birlik yönetimini federatif sisteme geçirmesine rağmen, çok geçmeden merkez örgütü bile ilga edildi. |
|
|
|
|
|
#18 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
2.6.2. Ortaöğretim ve Orta Dereceli Okullara Öğretmen Yetiştiren Kurumlar 2.6.2.1. Ortaöğretim Kurumları 1923 yılında mubassırları kaldıran, ceza ve ödül sistemini değiştiren Sultani Mektepleri Yönetmeliği, Heyet-i İlmiye toplantısında "sultani" adının "Lise" olarak değiştirilmesi tartışmaları ve hususi dairelerin elindeki Kız ve Erkek öğretmen okulları ile 30 adet idadinin genel bütçeye alınmaları ile, yeni yönetim ortaöğretim kurumları üzerinde tam bir devlet kontrolü sağlamıştı. 1924 yılında özellikle liselerin yapıları ve müfredat programları üzerinde çalışıldı. 1923 sonlarında bu konularla ilgilenmek için İstanbul'da toplanan bir komisyon, bir taraftan lise diplomalarının düzenleniş ve veriliş biçimlerini değiştirirken, lise öğretimi yapısını da -Birinci Heyet-i İlmiye'de kararlaştırıldığı gibi- 4+4+3=11 olarak kabul ediyordu. İkinci Heyet-i İlmiye ilköğretimi beş yıl olarak kabul edince lise öğretimi 3+3 olarak kararlaştırılıyordu. 1 Eylûl 1924'te, tam devreli liselerin dışındaki tek devreli liselere "Orta mektep" denilmeye başladıktan sonra, "Lise" adı, yalnızca "Devre-i sâni" denen son üç öğretim yılına verimeye başlanıldı. Böylece Fransa örneğine göre kurulmuş örgün ortaöğretimin, hattâ ilk ve ortaöğretimin birliği parçalanmış oluyordu. Teşkilâtın yanı sıra, lise müfredat programları da, Belçika örneğine göre yeniden düzenlenmişti. Bu programda, ortaokul iki ve üçüncü sınıflara "Malumat-ı Vataniye" dersi konuyor, Tarih dersi Osmanlıya karşı özellikle Kurtuluş Savaşı ve inkılâplara ağırlık veriyordu. Edebiyat kollarına Türk Medeniyeti Tarihi, her iki dala da "Sosyoloji" dersi konuyordu. Edebiyat programında bilhassa edebiyat tarihi esas alınıyordu. Ders saatlerindeki değişiklikler farklı olmakla beraber, bu program, içeriği ve ders kitapları bakımından gene Fransız örneğine göre düzenlenmişti. Bu arada, 1926 ve 1927 yılları içinde müfredatta ve sınav yönetmeliğinde bazı küçük değişiklikler de yapıldı. Müfettiş raporları ve öğretmenlerden alınan bilgiler doğrultusunda 1924 programının Edebiyat Tarihi, Tarih, Coğrafya ve Riyaziye kısımları 1927'de değiştirildi. İstanbul Komisyonunun ve İkinci Heyet-i İlmiyenin kararları doğrultusunda, Bakanlık, yeni ve eski düzenlemede diplomaların nasıl verileceğini, sınıf ayarlamalarının ve idadi-lise ayarlamalarının nasıl yapılacağını ayrıntılı olarak belirledi. Bakanlık ayrıca, liselerdeki yabancı dil öğretimini mükemmel hale getirmek için Fransa, Amerika ve İsviçre'den 25 öğretmen getirtmeyi plânlayıp, dış temsilcilikler nezdinde girişimlerde de bulunmuştur. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Eğitim inkılâpları döneminin ortaöğretimdeki bir diğer önemli yeniliği, 13 Mart 1924 tarihli "Orta Tedrisat Muallimleri Kânûnu" ile Türkiye'de öğretmenliği yasal olarak bir meslek haline getirmesidir. 1926 yılında da "Nehari Ücretin Kaldırılması Kânûnu" ile yatısız ortaöğretim parasız yapılmış, parasız yatılılık yasası da çıkartılmıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Bu arada Maarif Eminliği teşkilâtının kurulmasıyla, 1931'e kadar diğer bazı okullarla beraber ortaöğretim kurumlarının yönetiminde de bir yetki aktarması olmuştur. 1927 yılında ortaokullarda karma eğitim uygulamasına başlanılmış; Din Derslerinin seçmeli yapılması sonucu pek çok din dersi öğretmeni emekli olmuş, bazıları da başka derslerin öğretmenliğine geçmişlerdir. 1927 yılında ayrıca, 1930 yılına kadar geçerli olacak bir "Lise ve Orta Mektepler Talimatnamesi" çıkartılmıştır. 2.6.2.2. Orta Dereceli Okullara Öğretmen Yetiştiren Kurumlar Orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek üzere bir Yüksek öğretmen Okulu kurulması 1868'de plânlanmış ve 1892'den itibaren sürekli bir öğretmen okulu kurulmuştu. Ama İkinci Meşrûtiyetten sonra Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin üniversitede okuyup okumamaları veya ne kadar okumaları sürekli tartışma konusu oldu. İkinci Heyet-i İlmiye toplantısında İstanbul Erkek Öğretmen Okulunun yüksek kısmı Dârülfünun'a bağlandı ve "Yüksek Muallim Mektebi" adını aldı. Ancak üniversite bu okulu idare edemediği gibi, Bakanlıkla üniversite arasında bir de 'müdür çekişmesi' oldu. Öğrenciler disiplinsizleşti. Okula yalnızca yemek ve yatmak için uğramaya başladılar. Okul yönetimi de Bakanlığın emriyle sert önlemler alarak bazı öğrencileri okuldan atmaya başladı. Daha sonra 7 Haziran 1924'te okulun yönetmeliği, daha sonraki yıllarda ise okuldaki memur ve idarecilerin yönetmeliği, okul öğrencilerinin tatilde yapacakları işlerle ilgili yönerge, dil ve bitirme sınavlarıyla ilgili yönetmelik vs.. çıkarılarak, bu okul sağlam bir şekilde kurulmuş oldu. Okul, ilk mezunlarını 1927 yılında verdi. Ortaokullara öğretmen yetiştirmek için de Orta Öğretmen Okulları kurulması 1924'ten itibaren tasarlanmaya başlanmıştı. Okul, 1926 yılında iki yıl öğretim süreli ve yalnız edebiyat şûbesinden ibaret olarak Konya'da açıldı. Geçici bir yönetmeliği çıkarıldı. Okul, 1927 yıhndan itibaren Ankara'ya getirildi ve 1929 yılında da "Gazi Orta Muallim Mektebi" edıyla kendi binasına kavuştu. Gene bu dönemde, 1925 yılında lise, ortaokul ve öğretmen okullarına müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla bir "Musiki Muallim Mektebi" kurulmuştur. 2.6.3. Cumhuriyet'in Dârülfûnun'a İlk İhtarı Birinci Dünya Savaşı yıllarnnda, savaşın uzaması ile doğan asker açığı lise ve dengi okulların 18-19 yaşlarındaki öğrencileri askere alınarak kapatıldı. Bu durumda Anadolu'dan öğrenci gelmeyip İstanbul'lu öğrenciler de geçim derdine düşünce, Dârülfünun ve yüksek okullar öğrencisiz kalma tehlikesine düştüler. Bu durum karşısında, Dârülfünun yeni kabul şartları belirledi. Liselerin ilk devresini bitirenlerle üçüncü ve dördüncü sınıflarda bulunanlar çok yüzeysel bir sınavla Dârülfünun'a alınmaya başladılar. Böylece Dârülfünun liselerin ikinci devresi seviyesine düşmüş oldu. Bu dönemde kız sultanileri mezunu hanımlar Dârülfünun'un en kaliteli öğrencileri olmaya başlamışlardır. Gene Dârülfünun, öğrenci kaybını önlemek için, Yüksek Muallim Mektebi'ni de kendi bünyesinde kurmuştur. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Mütereke döneminde Hintli askerler tarafından işgal edilen Dârülfünun, Cumhuriyet dönemine Fen, Edebiyat, Hukuk ve Ulûm-i Şer'iye şûbeleri 11 Teşrinievvel 1335, ve Tıp Fakültesi de 20 ubat 1331 tarihli yönetmeliklerle idare olunarak gelmiştir. 1919 yönetmeliği, Dârülfünun'a bilimsel özerklik vermiştir. O yıllarda kadın-erkek Dârülfünunlular aynı dershanelerde ders görmeye başlamışlar, ancak ülkenin çok karışık olduğu dönemde olan bu olaylar fazla dikkat çekmemişti. Kurtuluş Savaşı sırasında Dârülfünun öğrencileri bazı üniversite hocalarının millî duygulara ve Anadolu hareketine karşı olduklarını ve propaganda yaptıklarını belirterek Anadolu hareketine taraftarlıklarını bildirmişlerdir. Bu, Maarif Vekâletini fazlasıyla memnun etmiş, bu vatanperverane galeyan telgrafla kutlanmıştır. 1923 yılında da eski Harbiye Nezareti binası Dârülfünun'a verilmiş, tamirattan sonra 1924'te Hukuk, Edebiyat ve İlâhiyat medreseleri buraya taşınmıştır. Cumhuriyet hükûmetlerinin Dârülfünuna yakın ilgileri daha sonra da devam etmiş; bir yandan, Dârülfünun tarafından Hukuk Medresesini bitiren kızların avukatlık yapabilecekleri, hâkimlik yapmalarına da şer'an ve yasal olarak bir engel bulunmadı bildirilip "Cumhuriyetin hakikî mesnedi Dârülfünundur" denilirken, TBMM de 493 sayılı yasa ile ona tüzel kişilik veriyor ve "Mülhak bütçe ile idare olunur" bir kurum haline getiriyordu. 1900 yılındaki "Dârülfünun-u Şâhâne Nizamnâmesi" ile kurulan Ulum-u Âliye-i Diniyye şûbesi 1915'de lağvedilerek öğrencileri Sahn medresesine gönderilmiş; 1917 Medreseler Yasası ile de Medrese-i Süleymaniye'ye aktarılmıştı. 1924, yılında Tevhid-i Tedrisat Kânûnu ile medreseler kapatılınca, Medrese-i Süleymaniye'nin yerine Dârülfünun bir İlâhiyat Fakültesi projesi hazırlamış ve Bakanlığın da bunu kabul etmesiyle Dârülfünun'un İlâhiyat Fakültesi 7 Mayıs 1924'te açılmıştır. Yani 1924 başlarmda Maarif Vekâleti ile Dârülfünun oldukça iyi bir anlaşma içinde bulunuyorlardı. Heyet-i İlmiye toplantılarında da Dârülfünun mensupları "Fesli mütehassıs" olarak çalışmıştı. 1924 yılında çıkarılan Talimatnamede de Dârülfünun'un "ilmî muhtariyeti hâiz" bir kurum olduğu gene belirtilmiştir. |
|
|
|
|
|
#19 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
1924 yılında, kesin bir amacı olmayan belirsiz Dârülfünun ıslahlarından babsedilirken, Dârülfünun müderrislerinin, Dârülfünun dışında bir görev almamaları kabul edildi. Bu arada Dârülfünun ile Maarif Vekâleti'nin arasını açan bir yetki anlaşmazlığı meydana geldi. Bakanlık, Yüksek Öğretmen Okulu'nun iyi yönetilmediğinden şikayetçi idi. Bu okulun müdürü Mustafa şekip (Tunç) Bey'in istifası üzerine, Bakanlık onun yerine Şemsettin (Günaltay) Bey'i atadı. Oysa yönetmeliğe göre bu okulun müdürü, Edebiyat Fakültesinin önerdiği iki aday arasından Bakanlıkça seçiliyordu. Bakanın doğrudan müdür atamasmı "Muhtariyete aykırı" bir hareket olarak kabul eden Dârülfünun'un isteği üzerine Şemsettin Bey istifa etti ve Bakanlığın görevinin başına dönmesi şekildeki telgraf emrini de uygulamadı. Dârülfünun, okulun müdürlüğüne tekrar Şekip Bey'i getirdi. Bakanlık da Müdür Yardımcılığına Ahmet Hilmi Bey'i getirdi.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 1924 sonlarında Dârülfünun öğrencilerinin Tramvay şirketi ile anlaşamamaları, uzun gösteri ve tartışmalara neden olmuştur. Dârülfünunda disiplisizlik olaylarının giderek artması üzerine bir "İnzıbat Talimatnamesi" çıkarılmıştır. 1925 yılında ise haftalık Meslek gazetesi ve diğer basın Dârülfünun sorununu en ince noktasına kadar ele alıp incelemiştir. TBMM de bütçe dolayısıyla Dârülfünun'u sorguya çekmiştir. Bu dönemde Dârülfünun'a eleştiri ve öneriler, şu noktalar üzerinde toplanmıştır. Dârülfünun yönetmelikleri, öğretim üyelerinin nasıl seçileceklerini, nasıl çalışacaklarını açıkça belirlediği halde; bugünkü müderrislerin çoğu yönetmeliklere uymadan seçilmiştir. Dârülfünun, bilimsel bir şekilde çalışmıyor. Müderrisler, yabancı dil bilmiyorlar. Derslerinde ve eserlerinde bilimsel bir ciddiyet yoktur. Öğrenciler arasında ve öğrencilerle başka kurumlar arasında bir çok olaylar çıkmaktadır. Tam bir disiplin yoktur. Dârülfünun, içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarını bilmiyor. Toplumla uyum içinde değil; sosyal bir hizmette bulunmuyor. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Dârülfünun, yeni devlet zihniyetiyle ve Cumhuriyet kurumları ile muvazi değildir. Çok geniş bir Program Kongresi yapılmalı, ayrıntılı programlar burada belirlenmelidir. Dârülfünun müderrisi yetiştirilmiyor. Bunların bilimsel derecesini belirleyecek bir makam yok. Bunlar, lisans ve doktoralarını bilimsel bir kurul huzurunda vermelidirler. Saltanat, Hilafet, Şer'iye Vekâleti, şer'î mahkemeler ve medreseler hakkında kökten kararlar alan TBMM, Dârülfünunda da aynı yolu izlemelidir. Bilimsel ve idarî özerkliği kaldırılmalı; Mülkiye Mektebi tarzında idare edilmelidir. Üniversite özerkliğini devlet verirse, bu bir laftan ibaret kalır. Üniversite bunu kendi hakketmelidir. Bizim Dârülfünunumuz bunu bir müktesep hak gibi görmemeli, kendi kazanmalı, anlamalı ve göstermelidir. Dârülfünun öğrencilerinin seviyesi, 1914 yılındakilerden, lise seviyesinden daha âşağıdır. Oysa Dârülfünun, müderris ve öğrenci seviyesiyle ölçülen bir kurumdur. Dârülfünun, yalnızca bütçesini daha iyi duruma getirmek için, bir kaç ay içinde çalakalem kitaplar yazıyor ve dergiler çıkarıyor. Dârülfünun tümden tasfiye edilmeli; bu kurumdan bir kaç kişi değil hepsi atılmalıdır. Avrupa'dan örgütçü uzmanlar getirtilerek, üniversite yeniden kurulmalıdır. Bugünkü Dârülfünun'dan hayır beklenemez. Türk Dârülfünunu'nu Cumhuriyet, Ankara'da kurmalıdır. Türklüğün, kültür ve bilim merkezi olacak bu kurum, 20-25 yılda ancak kurulabilir. Bu arada, İstanbul Dârülfünunu, savaş yıllarında bir şey yapılamadığını, Cumhuriyet yıllarının başında ise bütçelerinin "bir lise bütçesi" kadar küçük tutulduğunu söyleyerek bir iş yapılamadığını, ancak 1924 yılında bütçenin artmasıyla yeni âletler alındığını, binaların onarıldığını ve 200.000 ciltlik bir kütüphane kurulduğunu belirtiyordu. Eskiden beş-altı binası olan Dârülfünun, şimdi 18 binayı yönetiyordu. Fazla olmamakla beraber, öğrenci sayısı da artmıştı. Yapılması plânlanan pek çok işler, parasızlık yüzünden yapılamıyordu. Oysa son zamanlardaki bazı olaylar bahane edilerek Dârülfünunun özerkliğinin kaldırılması ve Maarif Vekâletine bağlanması; hattâ buranın tümden kapatılarak ödeneği ile Avrupa'ya öğrenci gönderilmesi isteniyordu. Her yıl bütçe görüşmeleri sırasında bu tartışmalar alevleniyor, Meclis'e çeşitli önergeler veriliyordu. Dârülfünun Emini İsmayıl Hakkı Bey ise, saltanatın verdiği özerkliği Cumhuriyetin alamayacağını, özerkliğin ilgası konusunu ise hiç tartışmayacağını söylüyordu. Eğer Dârülfünun'un mali özerkliği isteniyorsa, bunu zaten kullanmıyordu. Kaldı ki, bu da bütçe ile geri alnabilirdi. Emin, tarihin ve inançların inkâr ettiği bir hayatı Dârülfünun'un yalnız başına kurduğunu, kadın ve erkekleri aynı dershanede okuttuğunu belirtiyor, "Beş yıldan beri çirkin bir şey oldu mu?" diye soruyordu. Son zamanlarda iki fakültenin öğrencilerinin kavgasıyla ilgili tahkikat yapılıyordu. İsmayıl Hakkı, "Tahkikat bitmeden, sizin heyecanınızı yatıştıralım diye üç beş gencin kanına mı girelim?" diyordu. Bakanlık, Dârülfünun müderrislerinin bilimsel eseler vermesini istiyordu. Fen Fakültesinde ıslahat yapılması ve Tıp Fakültesinin İstanbul tarafına nakli de, bu yılların sürekli tartışılan konuları idi. Bütçe dolayısıyla Dârülfünun'un çok eleştiilmesi üzerine İsmayıl Hakkı Bey Eminlikten istifa etmiş, böylece eleştirilerin önü bir parça alınmış, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, Dârülfünun'u ziyaret etmiştir. Bakan, Dârülfünun incelemeleri sonunda Dârülfünun'un çok genç olduğunu, çok eksikleri olduğunu, ama kısa zamanda yükselerek millî hayat için rehberler yetişteceğini, müderrislerin bilimsel eaerler yazacaklarını belirterek; gelecek yıllarda Dârülfünun'dan ıslah edici, uyandırıcı, yükseltici bir fazla mesai beklediğini söylüyordu. Ona göre, bir milletin medenî kabiliyetini ve hayat kudretini en yüksek derecede temsil eden üniversitelerdi. Bu nedene Dârülfünun, diğer Avrupa üniversiteleri düzeyine çıkartılacaktı. Dârülfünun müderrislerinin, "İrşad Heyetleri" adıyla gruplar halinde Anadolu'nun çeşitli yerlerine giderek orada halka konferanslar vermesi kararlaştırılmış ve 1928 yılına kadar da uygulanmıştır. Dârülfünun'u eleştirenler, propaganda yaparak, bir kaç öğrenci atarak, uydurma bir kaç kitap ve makale yazarak her yıl bu meselenin kapatılıdığını; ıslahata müderrislerden başlamak gerektiğini belirtmeye devam etmişlerdir. Daha sonraki yıllarda Dârülfünun kendi bünyesinde bazı ıslah çalışmaları yapmaya, bir Üniversite Kânunu hazırlamaya girişirken; Yeni Türk Üniversitesinin nasıl olması gerektiği çok çeşitli yönlerden tartışılıyordu. Necati Bey,1926 yılında Muallimler Birliği Kongresinde; Dârülfünun'un bütün şûbelerinin "bir aşk ve hevesle çalıştıklarını" açıklıyordu. M. Necati, Bakan olunca yayınladığı ilk genelgesinde de Dârülfünun hakkında şöyle diyordu: "Dârülfünunumuzun velâyet-i ilmiyesinin takviyesi ve milletimizin müstesna kudretinin ilim sahasında da tecellisi hususundaki teşebbüslere kuvvetle zâhir olacağım." Dârülfünun'un öğrenci seviyesini yükseltmek için İcra Vekilleri Heyeti 1926 yılında, yüksek okullara lise mezunu olmayanların kabul edilmemesini, ancak ülkenin doktor ve mühendis ihtiyacının fazla olması dolayısıyla, yalnızca bir yıl için buralara lise çıkışlı olmayanların da sınavla kabul edilmesini kararlaştırıyordu. Ankara'da ise, Hukuk Mektebi kurularak, gelecekteki Ankara Üniversitesi'nin ilk temelleri atılmış oluyordu. |
|
|
|
|
|
#20 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
2.7. YAZI İNKILÂBI 2.7.1. Cumhuriyet'e Kadar Yazı Inkılâbı Konusunda Yazı ve Tartışmalar Türk eğitim sistemi Batı örneğine göre kurulmaya ve Türk aydınları Batı dünyasını bir başka gözle görmeye başladıktan sonra, yazının değiştirilmesi veya ıslah edilmesi sorunu, İstanbul'da da tartışılmaya başlamıştır. Bu sorunun ortaya çıkmasındaki ana faktörlerden en önemlisi, o zaman çözümlenilmesine başlanılan ilköğretim sorunu, "usul-ü atik — usul-ü cedid" akımlarıdır. Türk dili için Arap harflerinin yetersizliğine ve ıslah edilmesi gerektiğine ilk işaret edenler 1862-1863'lerde Münif Efendi (Paşa) ve Azerbaycanlı Ahundzâde Feth-Ali'dir. Daha sonraları artık üzerinde devamlı olarak durulan bir konu haline gelen yazı tartışmasının itici gücü, eğitimdeki başarısızlık ve verim düşüklüğü olmuştur. Bunun çözümü olarak bazılarınca öğretim metodlarının değiştirilmesi, bazılarınca da yazının ıslah edilmesi istenmiştir. Yazı tartışmalarının ta başlangıcından itibaren Arap harflerinin ıslah edilmesi önerilerinin karşısına Lâtin harflerinin kabul edilmesi önerisi çıkartılmıştır. Ama İkinci Meşrûtiyet dönemine kadar Lâtin harflerinin kabul edilmesi önerisi açıkça ileri sürülmemiştir. İkinci Meşrûtiyet döneminde yazı sorunu etrafındaki tartışmalar başlıca şu öbeklerde toplanabilir: Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 a) Arap harflerinin ıslah edilmesi taraftarları: Bunlar sorunu bir imlâ sorunu olarak ele almışlar ve bazıları Arapca ve Farsça kelimeleri kendi kuralları, Türkçe kelimeleri ve kendi belirleyeceğimiz kurallar içinde yazmamızı önermişlerdir. Bu öbktekilerden bazıları da Türkçe yazılacak bir metinde, bütün kelimelerin Türkçe için belirlenecek kurallara göre yazılmasını istemişlerdir. Bunlar, Türkçenin doğru yazılması için "hareke-i resmiye" yerine "hareke-i harfiye" kullanılmasını harflerin, ayrı ayrı yazılmasını ("huruf-u munfasıla") vs.. önermişler; bu şekilde hazırlanmış alfabelerle kitaplar ve gazeteler çıkarmışlar, hatta Enver Paşa zamanında ordu yazışmalarında bir ara kullanmışlardır. b) Arap harflerinin bırakılarak tamamen Lâtin harflerinin kabul edilmesini savunanlar: Hüseyin Cahit, Celal Nuri, Dr. Abdullah Cevdet ve Kılıçzade Hakkı gibi bir grup aydın yazar da bu görüşü savunmuşlardır. Lâtin harflerine karşı çıkanların bazıları Arap harflerinin kutsallığını, bazıları da eski kültürün kaybolacağını ileri sürmüşlerdir. Lâtin harflerini savunanlar ise Arap harflerinin dinen bir kutsallığı olniadığını, Türkçenin bu yazı ile yazılamayacağını, Lâtin harflerini er geç kabul edeceğimizi, onun için bir an önce, cesaretle kabul etmemizi istiyorlardı. Yazı sorununu çözmek için ilk resmî girişim 1909'da Maarif Nezaretinde bir "İmlâ Komisyonu" kurularak yapıldı. 1914 yılında ise Sarf, İmlâ ve Lûgat Encümenlerinin yanı sıra bir de "Istılahat-ı İlmiye Encümeni" kurularak, çalışmalar ve yayınlar yapılmıştır. Bunların dışında 1911'de "Islah-ı Huruf Cemiyeti", 1912'de "Islah-ı Huruf Encümeni" gibi dernekler kurulmuş, hattâ bu sonuncusu 1912 yılında bir "Islah-ı Huruf Kongresi" bile düzenlenmiştir. Bu tartışmalar, Birinci Dünya Savaşı yıllarında da gerek "imlâ", gerekse "Elifba" sorunu olarak tartışılmaya devam etmiştir. 1922 yılında Azerbaycan hükûmeti Lâtin esaslı bir yazıyı kabul ettiği sırada, Mustafa Kemâl Türkiye'de Lâtin yazısını almanın daha zamanı gelmediğini söylüyordu. Ama M. Kemâl, ilerde savaşı kazandıklarında Lâtin harflerini kabul edeceklerine dair, daha 1919'da söz veriyordu. 2.7.2 Cumhuriyetin İlk Yıllarında Yazı Inkılâbı Tartışmaları Cumhuriyet ilân edilmeden İzmir'de toplanan İktisat Kongresi'nde, Lâtin harflerinin kabul edilmesi hakkında verilen bir önergenin okunmaması ve Kongre Başkanı Kâzım Karabekir Paşa'nın tutumu ve demeçleri, Türkiye'de bu sorunun tartışmasını tekrar hızlandırdı. Bu tartışmalarda Lâtin harfleri taraftarları, Türkçede Lâtin harflerinin kabul edilmesi için şu gerekçeleri ileri sürüyorlardı: Eski yazı, güç ve geç öğreniliyor. Herkes bir çok kelimeyi çeşitli şekillerde yazıyor. Bu harflerle belirli bir yazım kuralı mümkün değildir. Bu harfler yüzünden yabancılar Türkçeyi öğrenmeye rağbet etmiyorlar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Azçok öğrenim görmüş olanlar bile bir yazıyı yanlışsız okuyamıyorlar. Yayınları, sınırlı kişiler okuyor. Eğitim yaygınlaşamıyor. Lâtin harflerine karşı olanlar ise bu iddiaları şöyle cevaplandırıyorlardı: Eski harfler iki üç ayda öğrenilebiliyor. Öğrenmesi biraz daha güç ama kullanılması kolay. Steno gibi yazılabiliyor, daha az yer tutuyor. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 İmlâ farklılıkları, bilimsel bir kurulun bunları belirlememiş olmasındandır. Bir İmla Kılavuzu çıkarılarak bu iş halledilir. Yabancılar Türkçeye bu harfler yüzünden ilgi duymuyor deniliyor. Bu doğru değildir. Birçok yabancı aynı harflerle Arapçayı öğreniyorlar. Öte yandan, harflerini değiştirdi diye kaç kişi Arnavutça öğrenmeye başladı? Bugün yazılarda bilinmeyen kelimeler doğru okunamıyor. Bunlar Lâtin harfleriyle yazılıp da okunsa ne olacak? Eğitimin yaygın olmamasının nedeni, konuşma dili ile yazı dilinin birbirinden farklı olmasıdır. Bu tartışmalar sürüp giderken, devletin resmî yetkilileri hâlâ bu konuda fikirlerin olgunlaşmasını bekliyorlardı. Vasıf Bey, harflerimizin ıslaha muhtaç olduğunu, ama eğitimin yaygınlaşmamasının tek nedeninin harfler olmadığını, bunun ıslah ve değişmesinin kuru bir kararla da olamayacağını bildiriyordu. Bakan, bilim adamlarının bu hususta çalışmalarını ve tartışmalarını, ama en son kararın Bakanlık tarafından verileceğini de açıklıyordu. O sırada Maarif Müsteşarı Köprülüzâde Fuat Bey de bakanlık çalışmaları hakkında bilgi verirken, harflerin ıslah ve değiştirilmesinin bir bilim meselesi olduğunu ama kendisinin ıslâh taraftarı olduğu, değiştirmenin, zor olduğunu belirtiyordu. Türkiye Muallimler Birliği de, 1928 Ağuatosuna kadar Lâtin harflerine karşı olmuşlar, ancak inkılâbın kesin yapılacağı anlaşıldıktan sonra "son Türkü yeni harflerle okuyup yazdırıncaya kadar" çalışacaklarına dair yemin etmişlerdir. 1925 yılında, Rumî takvim yerine milâdî takvimin kullanılmaya başlanması, bu yolda önemli bir ilerleme sayılabilir. 1926 yılında yazı tartışmaları biraz daha berraklaştı. Artık sorun tamamen Lâtin harflerinin kabul edilip edilmemesi biçimine girdi. Lâtin harflerinin kabul edilmesi büyük bir ihtimal kazandığından Türk dili ile Lâtin harflerinin uyumu araştırılmaya başladı. Bu arada Bakû Türkiyat Kongresinde de alfabe sorunıı tartışıldı ve bazı kararlar alındı. O sırada özbekistan, Lâtin harflerini çoktan kabul etmiş ve eğitimde de hayli mesafeler almıştı. 1926 yılındaki tartışmalarda Akşam gazetesinin düzenlediği "Lâtin harflerini kabul etmeli mi, etmemeli mi?" anketi, bu konuda kamuoyu oluşturmaya yardım etti. Lâtin harflerinin kabul edilmesine karşı olanlar, çeşitli gazetelerin yanı sıra "Türk Yurdu", "Millî Mecmua" gibi dergilere de fikirlerini söylemişler, çeşitli kitapçıklar yayınlamışlardır. 1927 yılında Lâtin harfleri, Sovyetler Birliğindeki Türkler arasında önemli gelişmeler sağlarken, TBMM Başkanı, Lâtin harflerini kabul etmenin zaruri olduğunu bildiriyordu. Gene 1927 yılında reçetelerin de Lâtin harfleriyle yazılması kararlaştırılıyordu. 2.7.3. Yazı Inkılâbı 1928 yılı başında Lâtin harfleri esas alınarak yeni bir Türk alfabesi düzenleneceği artık iyice belli oldu. Hatta "Paris Panayırı" filminin Türkçe alt yazıları Lâtin harfleriyle yazılmıştı. Rıza Nur da "Oğuzname"yi İskenderiye'de Lâtin harfleriyle bastırmıştı. Bu arada TBMM de, Türkiye'de artık uluslararası rakamların kullanılması yasasını çıkarıyordu. Böylece yazının önemli bir kısmını oluşturan rakamların Lâtinceleştirilmesi, yazı inkılâbının önemli adımlarından biri oldu. |
|
|
|
|
|
#21 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
Meclis'te rakamlar yasası görüşülürken, hükûmetten "Beynelmilel harflerin ne zaman kabul edileceği" sorulmuş, hükûmet temsilcileri de herşeyin bir sırası olduğunu; milletlerarası tarihin kabulü sırasında da rakamların ne zaman kabul edileceğinin sorulduğunu, ama hepsinin sırayla olduğunu söylemişlerdir. Mustafa Necati de yazı sorununun "Medeniyet âleminin kabul etmiş oduğu esaslar dahilinde" çözümleneceğini, Bakanlığın bu işi halletmek için uzmanlardan bir komisyon kurduğunu, bunun uygulanır hale getireceği harflerin hemen Meclis'e sunulacağını söylemiştir. Hem rakamlar yasasının Meclis'te görüşülmesi sırasında, hem de Maarif Vekâletinde kurulan yarı resmî geçici Dil Komisyonundaki çalışmalardan, Lâtin harflerinin kabul edileceği iyice belli olmuştu. Artık herkes Lâtin harflerinden bahsediyor, sorun tamamen Lâtin harfleri etrafında tartışılıyordu. Türkiye'deki bu tartışma ve çalışmalar Avrupa'da da takdirle karşılanıyor, destekleniyordu.
Başvekalet'in 29 Mayıs 1928 tarihli emri gereğince Maarif Vekâleti, Haziran ayı ortalarında, "Lâtin harflerinin lisanımızda sûret ve imkân-ı tatbikini" incelemek üzere resmen bir "Dil Encümeni" kurdu. Bu komisyon Fransız, Alman, İngiliz, İtalyan, Macar gibi Lâtin alfabesini esas alan bir çok milletin alfabesini inceledi. İlk toplantısını 26 Haziran 1928'de Gazi Mustafa Kemâl'in, başkanlığında yapan bu komiayonun 14 üyesi vardı. Komisyon, Ağustos başmda 41 sayfalık bir "Elifba Raporu" verdi. Komisyonun bu olumlu raporu üzerine M. Kemâl, 8 Ağustos 1928 akşamı Gülhane Parkında Cumhuriyet Halk Fırkası'nın düzenlediği halka açık bir toplantıda yazı inkılâbını halka şöyle duyurdu: "Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için Yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel ahenktâr, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindeyiz, Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlayacağız. Anladığımızın asârına yakın zamanda bütün kainat şahit olacaktır. Ben buna kat'iyetle eminim, siz de emin olunuz." Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 M. Kemâl, nutkunu bu noktada keserek, o gece duyduğu hisleri yeni Türk harfleriyle bir kâğıda yazıp yanındaki Falih Rıfkı'ya okutmuş; daha sonra inkılâbın hedefini de şöyle göstermiştir: "Çok işler yapılmıştır, ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz, son değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çok çabuk öğretmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik, milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir; yüzde seksen doksanı bilmez; bu ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lâzımdır." Türk milletinin utanmak için değil övünmek için yaratılmış ve tarihini övünecek şeylerle doldurmuş olduğunu belirten M. Kemâl, okuma-yazma bilmeyenler orannının yüksek olmasının kabahatinin Türkün seciyesini anlayamayarak, zincirlerle onun kafasını saranlarda olduğunu açıklamıştır. Geçmişin hatalarını kökten temizleyeceklerini, düzelteceklerini açıklayan ve bunun için bütün yurttaşların çalışmasını isteyen M. Kemâl, konuşmasını şöyle bitirmiştir: "En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyeti-i içtimaiyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısıyla ve kafasıyla bütün âlem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir." Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Gülhane Parkındaki bu nutuktan sonra yeni Türk harflerinin öğretilmesi konusunda Dolmabahçe Sarayı'nda dersler verilmeye başlanmıştır. 11 Ağustos 1928'de yapılan ilk derse Cumhurbaşkanlığı maiyet memurları, milletvekilleri ve bazı ileri gelenler katılmıştır. 25 Ağustosta yapıları ikinci derse de genellikle milletvekilleri katılmışlar, "Yeni Alfabe"den okuma alıştırmaları yapmışlardır. 29 Ağustosta yapılan üçüncü derse şair ve yazarlarla devlet ileri gelenleri katılmışlardır. Bu üçüncü ders daha çok bir "konferans"a dönüşmüş, tartışmaların sonunda Başbakan İsmet Paşa bir nutuk söylemiştir. Başbakan konuşmasında, Gazi Paşa'nın Lâtin harfleri mücâdelesini, Türk milletini, Türk irfanını, onun kurtulmasını düşünerek açtığını belirtiyor; eğitimde karşılaşılan zorluklar üzerinde durarak şöyle diyordu: "Efendilerim! Bütün bu müşkülat Arap harfleri yüzündendir. Harf mes'elesi bütün milletler için mühimdir ve Türk milleti de nihayet kendi harflerini bulmuştur. Dil Encümeninin bütün faaliyet ve dikkatini teksif ederek bulduğu harfler (...) tamamen Türktür ve bütün dünya milletleri buna "Türk Elifbası" demekte tereddüt etmiyecektir." Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Milleti cehaletten kurtarmak için varılan bu sonuçtaki harflerin bir komisyonca geçiş dönemi yazısı olarak hazırlandığını belirten Başbakan, komisyona Arap harflerinin terkedilip Lâtin esasından alınan yeni Türk harflerinin kabulü, komisyonun belirlediği alfabenin kesin olduğu ve gramer ve yazım kurallarının ilerde millî zevke göre gelişeceğini içeren üç maddelik bir önerge sundu ve Mustafa Kemâl'in oyladığı bu önerge, oybirliği ile kabul edildi. Atatürk'ün bu konuda gösterdiği yoğun çalışma, herkesin takdirini kazandığı gibi, herkese büyük bir azim ve sorumluluk da yüklemişti. Necati Bey "Ben Cumhurbaşkanı hazretlerinin bu hususta gösterdiği çalışmalar karşısında hakikaten utandım. Ancak, bütün teşkilâtımızla beraber ona yetişmeye, onun bu hususta açmış olduğu yolda gayret sarfederek muvaffak olacağımıza inanıyorum" diyordu. Bıı işaretler üzerine yurdun, her yanında bu harfleri öğretecek kurslar açıldı, gazeteler 1928 Eylülünden itibaren bazı sayfalarını yeni harflerle düzenlemeye ve giderek yeni harflerle basılan sayfa sayısını arttırmaya başladılar. İstanbul Dârülfünunu, yeni harfleri destekleyen bir dizi konferans düzenlediği gibi, Necati Bey'in harf seferberliği isteyerek açtığı Türkiye Muallimler Birliği Kongresi de yeni harfleri benimsedi. Medresetü'l-Hattatîn, yeni harfleri öğretmek için kurs açtı. Devlet daireleri yeni harflerle yazışmaya, dilekçeler yeni harflerle verilmeye başlandı. Mustafa Kemâl ise, bir yandan gazetecilere mektuplar göndererek, konuşmalar yaparak yeni Türk yazısının halka hızla öğretilmesi gerektiğini vurgularken kendisi de bu inkılâbı yasa haline getirmeden önce halka anlatmak ve halkın da desteğini almak için Ağustos ve Eylûl ayları boyunca Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Eceabat, Gelibolu, Sinop, Samsun, Amasya, Turhal, Tokat, Sivas ve Kayseri'yi kapsayan çok uzun bir yurt gezisine çıktı. Gazi Paşa, Tekirdağ'ında önce Vilayette bir karatahta başında halka iki saat yeni harfler dersi vermiş, sonra sokaklarda, dükkânlarda halktan bu yeni harfleri öğrenmelerini istemiş, sınava çekmiş, yeni harflerin kolaylıklarını göstermiştir. İstanbul'a dünüşte verdiği demeçte ise şunları söylemiştir: "Henüz ortada selahiyattar makamatın tasdikinden geçmiş bir rehber olmadan ve henüz mektep muallimleri delâlet faaliyetine geçmeden, yüce Türk milletinin hayırlı olduğuna kanaat getirdiği bu yazı meselesinde bu kadar yüksek şuur ve intihal ve bilhassa istical göstermekte olduğunu görmek, benim için cidden büyük bir saadettir." M. Kemâl, Tekirdağı'nda öğretmenlik yaparak halka yeni harfleri öğretirken, Mustafa Necati de Ankara'da Muallimler Birliği Dördüncü Kongresinde "(...), çünkü bu hareket yürümüştür. Bu hareketle birlikte yürüyen, hattâ onun önünde koşmayan muallim âtıl kalmış, vatanî, meslekî vazifesini yapmamış demektir. Vazife sizi davet ediyor." diyordu. Amacın, bütün ülkede herkesi okur-yazar yapmak olduğunu bildiren Bakan, öğretmenlerin yeni yazı konusundaki görevlerini de şöyle bildiriyordu: "Efendiler! Zannetmeyiniz ki, yalnız mekteplerin içinde çalışmakla, yalnız talebe yetiştirmekle vazifenizi tam ve şâmil bir sûrette yapmış olursunuz. En büyük vazifeniz halkı okutmak, halka yeni harflerle okuyup yazmayı öğretmektir. Vazifeniz bütün memlekete şâmildir." M. Kemâl, 26-27 Ağustos 1928 gecesi Marmara Denizindeki yat gezisi sırasında telsizle yayınladığı bir nutukta ise şöyle diyordu: "Bu kuvvetli hatırama güvenerek beyan edebilirim ki, bugün yeni Türk harfleriyle cehalete karşı açtığımız mücâdelenin, yarın millet için 26 Ağustos zaferinden daha yüksek ve geniş saadet neticeleri getireceğini muhakkak görüyorum." Gene bu yat gezisi sırasında, camilerdeki kutsal isimlerin hangi harflerle yazılacağını soran bir telgraf üzerine de, harf inkılâbının milletin bir arzu ve talebi olduğu, kimsenin, hattâ kendisinin bile milleti hiçe sayarak bir şey yapmayacağını söylemiştir. Türk milleti, bunca bin yıllık hayatında kendisinde açılan yaraları tedavi etmek için uzun adımlarla kurtuluş arıyor. Böyle bir anda milletin önüne çıkmak isteyenleri, millet ezecektir. Bunda bir engelle karşılaşırsa, kendisi ve arkadaşları tereddütsüz milletin fedaileri olacaklardır. Gazi M. Kemâl, 27 Ağustos 1928'de sabah Mudanya halkına yeni harfleri öğrenmelerini, dönüşte kendilerini sınava çekeceğini söyleyerek Bursa'ya geçmiştir. Bursa hükûmet konağında şehrin ileri gelen yöneticilerini yeni harflerden sınav yapan Gazi, buradakilerin hepsinin yeni yazıyı öğrenmiş olduklarını görmekten çok memnun olmuş, dönüşte de Mudanya'da, yeni yazı ile yazılmış afişler ve pankratlarla karşılanmıştır. |
|
|
|
|
|
#22 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2005
Üye numarası: #44570 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 932
Karma etkisi: 28
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2199
|
M. Kemâl, 1 Eylûl 1928 tarihinde yaptığı Çanakkale gezisinde de halka ilk önce "Yeni Türk harflerini öğrendiniz mi?" diyen sormuş, her yerde olduğu gibi burada da, bir salonda siyah tahta önünde halka yeni yazı dersi vermiş, sınav yapmıştır. Eceabet'a da aynı amaçlı bir gezi yapıldıktan sonra, 15 Eylûl'de Sinop'a gidilmiştir. Mustafa Kemâl burada da önce Yatı Mektebi dershanesinde ve bahçesinde, Vilayet ileri gelenlerini, öğretmenleri ve halkı sınav yapıp ders verdikten sonra, akşam da Belediye Parkı'nda yeni Türk harfleri, Türk İmlâsı, Türk dilinin zenginliği, Türk tarihinin eskiliği ve dünya üzerindeki yeri hakkında konuşma ve sohbetler yapmış; Türk tarih tezi tartışmalarının başlangıç noktası olan Yusuf Ziya — Köprülüzâde Fuat Bey tartışmalarında Yusuf Ziya Bey'i destekleyici bir şekilde konuşmuştur.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Ertesi gün Samsun'a geçen "Yeni Elifba hocası" Gazi, burada Başvekil ve Sıhhıye Vekili tarafından karşılanmış, burada kaldığı iki günlük süre içinde yazı dersleri vermiş, halktan acele yeni harfleri öğrenmelerini istemiştir. Samsun'dan özel treni ile Anadolu içlerine hareket eden M. Kemâl, Amasya tren istasyonunda, Tokat vilayet binasında, Sivas hükûmet meydanında, Şarkışla'da, Kayseri parti binası önünde halka ders vermeye, sınav yapmaya devam ederek 21 Eylûl 1928'de Ankara'ya dönmüştür. Ankara'ya döndükten sonra da milletine şöyle teşekkür etmiştir: "Türk milletinin, hayırlı olduğuna kanaat getirdiği bu yazı meselesinde, bu kadar yüksek şuur ve intikal ve bilhassa istical göstermekte olduğunu görmek benim için cidden büyük bir saadettir." Başvekil İsmet Paşa da, Anadolu izlenimlerini anlatan demecinde şöyle demiştir: "Bu, câhil kalmaktan mütevellit bir sıkıntı içinde bunalmış büyük bir milletin kurtuluş hamlesidir. Emniyetle söyliyebiliriz ki, yeni yazıya geçmek bizim ilk önce tahmin ettiğimizden inanılmaz derecede çabuk olacak, milletin hemen okuyup yazabilecek hale gelmesi ancak birkaç seneye çıkacaktır." Bu arada M. Kemâl, yazı öğretmek ve öğretimini kontrol etmek amacıyla yaptığı yurt gezisinde edindiği izlenimleri ve halkın kavrayamadığı bazı yazım hususlarının nasıl düzeltilmesi gerektiğini Başvekalet'e bir mektupla duyurmuştur. Başbakan da bunları bir genelge ile tüm yurda duyurmuştur. Bu arada, Türkiye'nin yaptığı bu yazı inkılâbı, bütün Avrupa basınında takdirle karşılanmıştır. Maarif Vekâleti de yeni harflerin okullarda nasıl uygulanacağı hususunda genelgeler yayınlar, gazeteler sayfalarının bir kısmmı yeni yazı ile okuma-yazma öğretmeye ayırır, düşünürler yeni yazı ile doğru yazma yollarını araştırır, öteden beri açılması plânlanan Halk Dershanelerinin okuma-yazma öğretmek amacıyla "Millet Mektepleri" haline getirilmesi çalışmaları yapılırken, TBMM'nin açılması dolayısıyla yazı inkılâbını yasalaştırma çalışmalarına da başlanıldı. Gazi M. Kemâl, 1928 yılında TBMM'ni açış konuşmasında genellikle eğitim sorunları üzerinde durmuştur. Ona göre, eğitimdeki durum ve gayretlerimiz bizi radikal önlemler alabilecek düzeye getirmiştir. Eğitimimiz her alanda doğru hedeflerini bulmuş, ilgi ve dikkatli çalışmalarla iyi sonuçlar elde edilebilecek duruma gelmiştir. Eğitim çalışmalarının ana hedefleri fiilen genel ve zorunlu ilköğretim, ülkede eğitim birliği, ortaöğretimin belirli noktalarda toplanıp kolaylaştırılması, meslek eğitiminin her kademesinin ülkemizde yapılmasıdır. Gazi, daha sonra, her gelişmenin temelinin okuma-yazma olduğunu, Türk milletine de kolay bir okuma-yazma anahtarı vermek gerektiği, bunun da Lâtin esasından alınan Türk alfabesi olduğunu, üstelik bunun Türk diline de uygun olduğunu belirterek şöyle devam etmiştir: "Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kat'iyet ve kânûniyet kazanması, bu memleketin yükselme mücâdelesinde başlıbaşına bir geçit olacaktır. (...) Efendiler! Türk harflerinin kabulüyle, bu memleketin bütün vatanını seven yetişkin evlatlarına mühim bir vazife tevcih ediliyor. Bu vazife; milletimizin kâmilen okuyup yazma için gösterdiği şevk ve aşka bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepiniz hususî ve umumî hayatımızda rastgeldiğimiz okuyup yazma bilmeyen erkek, kadın her vatandaşımıza öğretmek için tehalük göstermeliyiz. (...) Hiç bir muzafferiyetin hatlarıyla kıyas kabul etmeyen bir muvaffakiyetin heyecanı içindeyiz. Vatandaşlarımızı cehaletten kurtaracak bir sade muallimliğin vicdanî hazzı mevcudiyetimizi işba etmiştir." 1 Kasım 1928'de TBMM'nin üçüncü devre ilk oturumunda yazı yasası hemen ele alındı. Sür'atle 15 kişilik bir geçici komisyon kuruldu. Komisyon da, toplantılarını derhal yapıp yasa tasarısının aynen kabul edilmesi kararını, Meclis Başkanlığına bildirmiştir. Hükûmet başkanı İsmet Paşa, yasa tasarısını Meclis'e sunarken yaptığı konuşmada yeni yazı girişiminin, milleti bilgisizlikten kurtarma girişimi olduğunu, milletin yeni harflerle ne kadar kolay okuma-yazma öğrendiğinin görüldüğünü belirtmiştir. Ona göre, hiç bir yasa tasarısı Meclis'te görüşüldüğü sırada uygulanacağından, herkesce candan kabul edileceğinden bu kadar emin olunmamıştır. Bunun nedeni, yeni harflerin büyük bir ihtiyaca cevap vermesi ve yurdun her tarafında işlenmesidir. Yeni harflerin milletçe bu kadar iyi karşılanmasının nedeni, milletin bir an önce okuma-yazma öğrenerek bilgisizlikten kurtulma arzusu ve yeni yazının kolay olmasıdır. Bu kolaylıktan hakkıyla yararlanmak için hükûmetin ciddî çalışmalar yapacağını açıklayan Başbakan, sözlerine şöyle devam etmiştir: Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 "Hükûmet, bütün memlekette Millet Mektepleri halinde, işinde, tarlasında, fabrikasında çalışan vatandaşların ayaklarının ucuna getirilen, kolaylıkla öğretecek muallimlerle, kolay tedarik olunacak vasıtalarla bu yeni alfabeden tamamıyla istifade etmeleri için bütün mesaisini sarfedecektir. Bu mücâdeleyi muvaffakiyetle neticelendirmek için vazife münhasıran, hakikaten kendileriyle iftihar ettiğimiz muallimlerin değildir. Memurlarımız ve bu memleketin bütün münevver evlatları bu sene, gelecek sene ve birkaç sene zarfında bu alfabe ile vatandaşların tamamen okuyup yazması için ellerinden geleni ifa edeceklerdir." Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=41735 Yeni Türk harflerinin kabul ve uygulanması yasa tasarısının gerekçesinde ise Arap harflerinin Türk diline uymadığı, bu harflerle Türkçe kelimelerin yazılamadığı ve yazılanların da doğru okunamadığı, böylece doğru okuma-yazmanın bir sınıfın imtiyazı haline geldiği, matbaacılık ve başka alanlarda eski harflerin çok masraflı olduğu belirtilerek, hükûmetin bir yazı sistemi hazırlattığı, bunun tecrübesinin de yapıldığı açıklanmıştır. Cumhuriyet döneminde de, Tanzimat ikilikleri gibi bir yazı ikiliği yaratılmaması için hükûmet bu inkılâbı bir yasa ile tespit etmek gereğini duymuştur. 3 Kasım 1928'de yürürlüğe giren bu yasaya göre, en geç 1929 Ocağında Devlet yazışmalarında tamamen yeni yazı kullanılacak, ancak basım işleri yüzünden bazı evraklar 1929 Haziranına kadar eski usulde yazılabilecekti. 1928 Aralığından itibaren her türlü basılı şeyler yeni harflerle yazılmaya başlanacaktı. Ancak halkın zorlukla karşılaşmaması için 1929 Haziranına kadar eski harfli dilekçeler kabul olunabilecekti. Kâtipler Türk steno yazısını öğreninceya kadar, ama en geç 1930 Haziranına kadar eski yazı ile zabıt tutulabilecekti. Yasanın 9. maddesi de şöyle diyordu: "Bütün mekteplerin Türkçe yapılan tedrisatında Türk harfleri kullanılır. Eski harflerle matbu kitaplarla tedrisat icrası memnudur." Gerçekten de bu yasa ile Cumburiyet, Tanzimatın hatasına düşmemiş, tüm ülkede yeni harfler kullanılmaya başlanmıştır. Bu yasadan sonra, yeni basılacak alfabe, imlâ ve okul kitaplarının, Devlet matbaasının ve Millet Mekteplerinin harcamalarına karşılık Maarif bütçesine ek ödenek kondu. Ayrıca, yazı inkılâbını başarıyla savunmaları için 1931 yılına kadar gazetelere prim verilmesi hususunda da bir yasa çıkartıldı. |
|
|
|
|
|
#23 |
|
Daimi Üye
![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47184 Yer: istanbul
Mesaj sayısı: 305
Karma etkisi: 123
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 11627
|
eyvallah emeğine sağlıkta çok uzun kim okuyacak bunu
![]() |
|
|
|
|
|
#24 |
|
Hızlı Çırak
![]() ![]() Kayıt Tarihi: Nov 2004
Üye numarası: #49
Mesaj sayısı: 76
Karma etkisi: 9
![]() ![]() Karma: 111
|
atam benım yaaa caok ıyı paylasımların var dostum ellerıne saglık
|
|
|
|
![]() |
| Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
