Dil Üzerine ...TÜRKÇE ÜZERİNE MATEMATİK BİR MODELLEME VE BUNUN OLASI SOSYAL YANSIMALARI ÜZERİNE BİR ZİHİN JİMNASTİĞİ (4.Bölüm) Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark
Konu ESTERGON tarafından açılmış, 2237 kişi tarafından görüntülenip, 24 yanıt almış.
|
Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL! Kredi kartınıza 12 taksit kolaylığı!
|
|||||||
Dil Üzerine ... konusundaki toplam yorum: 24, okunma sayısı: 2237. |
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
#16 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
TÜRKÇE ÜZERİNE MATEMATİK BİR MODELLEME VE BUNUN OLASI SOSYAL YANSIMALARI ÜZERİNE BİR ZİHİN JİMNASTİĞİ (4.Bölüm) "Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir. Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli - köylü, eğitimli - eğitimsiz, doğulu - batılı, vb... Kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkla çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük çelişkisi işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır. Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vs...) oldu. Bunlar başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanı sıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dil faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır. Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel => doğal => matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız. Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya“ yönelirler. |
|
|
|
|
|
#17 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
TÜRKÇE ÜZERİNE MATEMATİK BİR MODELLEME VE BUNUN OLASI SOSYAL YANSIMALARI ÜZERİNE BİR ZİHİN JİMNASTİĞİ (5. ve Son Bölüm) Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 ulaşan mesajlardaki kodlar, ne kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir ? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye'de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir. Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre'nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe'nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır. Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir. Konuyu bir Temel fıkrası ile noktalayalım: Temel, Dursuna sormuş; - Ula Dursun “Metroseksüel” demek ne anlama geli. İyi mudur, kötü mudur ? Dursun merakla yanıtlar; - Kötü bir şey değildur. İyidur. Zevklu giyinen moderin şehir adami demektur. Neden soraysun ki ? Temel hayıflanır ve üzülür; - Ula yeni gömlek giyunca İdris bana “Sen de mi metroseksuel oldin” dedu kötü bir şey mudur, iyi mudur bilemediğum içun her ihtimale karşi vurdim oni. Karamanoğlu Mehmet Bey, Türk Dili ile ilgili bir ferman yayınlamıştı. “Şimden girü hiç kimse kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda TÜRKÎ dilinden gayri dil söylemeye” Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı ? Bu fermanın günümüz Türkçesiyle ifadesi de şöyledir; “ Bu günden sonra divanda, dergahta, bergahta, mecliste, meydanda, Türkçe'den başka dil konuşulmayacak “ diyordu. Hatırlayanınız var mı ? Fermana uyanınız var mı ? |
|
|
|
|
|
#18 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Son on yıldır, Türk dünyası, Türklük dünyası çok hareketli, çok hızlı bir değişim sürecine girdi. Bu değişim hem siyasî anlamda, hem coğrafî anlamda hem de sosyolojik anlamda nitelenebilir. Ancak ben buna “Temelde kültürel bir zenginleşme” demek istiyorum. Var olan ortak kültürün zenginleşmesi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Bildiği üzere 1990’lı yılların başından itibaren eski Sovyetlerin siyasî yönden ayrılmaları ve her Türk Cumhuriyetinin ayrı ve bağımsız bir devlet olması kararı, Türk dünyasında yukarıda sözünü ettiğim değişim rüzgârının hızla esmesini sağladı. Aslında bu, yüzyılların ötesinden sürüp gelen manevî bağların gün ışığına çıkmasını hızlandırmış oldu. Türk Cumhuriyetler ile özerk halkların Türklük düşüncesinde birleşmeleri ve kültürel birlik etrafında yoğunlaşmaları, Türk diline sahip çıkma gayreti içine girmeleri kıvançla izlediğimiz hareketler oldu ve olmaktadır. Türkiye’den Kosava’ya, Kosava’dan Moldova’ya, oradan güneye Kıbrıs’a, Kıbrıs’tan Avrasya’nın en uzak beldesi Uygur yerine kadar Türk dilinin yarattığı eserler, bizim övünç kaynağımız olmuştur, olmalıdır da. Ben bunları Türkçenin zafer alıntıları olarak niteliyorum. Nitekim geçmişten bugüne yüzyılların süzgecinden geçerek önemli şahsiyetler yetiştiren Türk dünyası edebiyatları bunun çarpıcı örneklerini vermiştir. Fazla uzağa gitmeye gerek yok; işte, içinde bulunduğumuz bu yerde, Ohri’de XV. yüzyılda yetişmiş bir Ahmedî, ünlü İskender-name’nin dil yazarı şair Ahmedî. Bizim eski Türkiye Türkçesi dil hazinelerimizden olan pek çok eser onun kaleminden çıkmıştır. Aynı çağda, doğuda Çağatay dünyasının usta kalemi Ali Şir Nevayî, Muhakemetü’l-lugateyn ile Türk dilinin zenginliğini dünyaya duyuruyordu. Anadolu sahasında Yunus Emre, Türkçenin ses bayrağını dalgalandırırken bir yüzyıl sonra Necatî ve onu izleyecek Fuzulî, Türk dilinin estetiğini motif motif, nakış nakış şiirleştiriyordu. Bu çizgiyi içinde bulunduğumuz çağa kadar izleyebiliriz. Bu çizgide Manaslar, Korkut Atalar, Köroğlular, Karacaoğlanlar, İsmail Gaspralılar, Mahdum Kulular, Jambıllar, Cengiz Aytmatovlar, Bahtiyar Vahapzade-ler, Özker Yaşinler, Necati Zekeriyalar, Nazım Hikmetler, Yahya Kemaller’i bir film şeridi gibi izleyebiliriz. Şimdi yeni bin yılın eşiğinde nedir beklentilerimiz? Biraz da bunun üzerinde durmak istiyorum. Sanatçı olsun, bilim adamı olsun hayatını kaleminin ucuna adamış bir insan, şüphesiz öncelikle anlaşılmayı, kendisini iyi anlatmayı ve dolayısıyla geniş çevreye ulaşmayı gaye edinmiştir. Bir sanatçı veya bir yazar, önce kendi öz dünyasındaki duygularıyla, heyecanlarıyla, hayalleriyle, düşünceleriyle haşir neşirdir; onlarla yoğrulur ve kavrulur; onlarla bütünleşir ve özdeşleşir. Sonunda bu duygular, bu hayaller, bu düşünceler, bazen gönül süzgecinden geçerek olgunlaşan bazen aklın yol göstericiliğinden fışkıran birer eser olarak gün ışığına çıkar. Yazarın kaleminden dökülen bir eser, onun öz benliğinin bir parçasıdır. Onu yaratan güç, yani insanoğlu, yani sanatçı veya yazar, elbette onun üzerinde titreyecek, onu koruyacak, korutacak, onun yaşaması için her yola, her çareye başvuracaktır. İşte yukarıda sözünü ettiğim bir yazarın anlaşılma kaygısı, kendisini anlatabilme kaygısı, geniş okuyucu kitlesine ulaşabilme kaygısı. Bu, hem başlangıçta bir kâbus, hem de başarısızlıkta; başarıda alabildiğine geniş bir yol ve engin bir ufuk. Ancak bunları sağlayacak iki önemli ve vazgeçilmez vasıta: dil ve yazı. Burada bir noktayı da özellikle vurgulamak istiyorum. İki binli yıllara girerken Türk dünyasının sesini duyurabilmede sanatın, özellikle de edebiyatın önemli bir rol üstlenmesi gerekir inancındayım. Türk dünyasının geniş coğrafyasında ortak duyguların, heyecanların, sevinçlerin dile gelmesinde ortak yazı dilinin veya konumuz çerçevesinde edebî dilin oluşturulması zarureti de kaçınılmaz bir gerçektir. Bu ortak dil elbette Türkçedir. Bu arada dilimizin, yani Türkçenin bilimsel ölçütler çerçevesinde iki önemli özelliğinden öncelikle söz etmek istiyorum. Bu konuda hiç de duygusal olmaya gerek yok. Çünkü bilimsel çalışmalar ve araştırmaların sonuçlarına dayanarak konuşuyorum. Birincisi Türk dilinin en eski yazılı belgelere sahip bir kültür dili olduğu gerçeğidir. İkincisi ise bugün için bizi en çok birbirimize bağlayan ve bir iftihar vesilesi olan Türk dilinin dünyada en çok konuşulan beş dilden biri olmasıdır. UNESCO’nun 1980’li yıllarda yaptırdığı bir araştırmanın verilerine göre bu gerçekten, dünya dilleri arasındaki Türk dilinin ön sıralarda yer alması gerçeğinden söz ediyorum. .................................................. ........... KIBATEK : Kıbrıs, Balkanlar, Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu Düzenleyen ESTERGON : 12-05-2007 at 20:04. Sebep: İmla hatalarını düzelttim. |
|
|
|
|
|
#19 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
KIBATEK’İN SES BAYRAĞI TÜRKÇE OLMALI (2.Bölüm) Prof. Dr. İsmail PARLATIR Bir dilin dünya üzerinde dağılımı, konuşulabilirlilik, okunabilirlik ve yazılabilirlik özelliği, o dilin zenginliği konusunda vazgeçilmez bir ölçüdür. Ancak şunu da gözden uzak tutmamak gerekir ki böylesine kullanım alanı geniş ve yapı bakımından zengin dillerin lehçe ve ağız özelliklerini kendi bünyesinde bulundurması hatta muhafaza etmesi çok normaldir. Söz gelişi İngiliz dilinin Amerika’da Amerikanca diye adlandırılması gibi. Kullanım alanı geniş dillerde bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Aynı dil özelliğini kendi dilimizde de görmekteyiz. Bugün Türk dili doğuda Çin’den batıda Manş’a kadar uzanan geniş bir alanda hem konuşulmakta hem de yazılmaktadır. Bu geniş alan içinde var olan Türk dilinde bırakın lehçe özelliğini, hatta değil ama, ayrı bir dil özelliğini gösteren, farklı dil yapıları da söz konusudur. Türk dilinin bu zengin ve değişik yapısını burada size uzun uzun anlatacak değilim; bu konuyu dil bilginlerinin araştırmalarına bırakıyorum. Nitekim bu konudaki çalışmalar ve araştırmalar son zamanlarda oldukça hızlanmış ve gelişmiş durumdadır. Fakat buradan vermek istediğim mesaj, böylesine geniş bir kullanım sahasına sahip bir dilde eser vermek, her hâlde o eseri kaleme alan yazar için bir şans, hem de üstelik kendisini tanıtma, anlatma ve geniş okuyucu kitlesine ulaşma gayreti içinde olan bir yazar için ana dilinde bir avantaj olsa gerek. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Şimdi bu noktadan yani dilden yazıya geçmek istiyorum. “Dil ifadesini yazıda bulur” gerçeğinden hareket ederek Türk yazı dilinin önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Konuşulan dil ile yazı dili özellikle “ortak yazı dili” farklılığı dil bilimcilerin kabul ettiği ortak bir konudur. Türk dünyasında “ortak yazı dili” konusu yeni değildir. Yani Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya atılmış bir konu değildir. Üstelik bu, tam tersine Sovyetler Birliğinin oluşumundan yani 1917 Bolşevik İhtilâlinden çok önceleri savunulmuş bir tez idi. Kırımlı Gaspıralı İsmail, 1883 yılında Bahçesaray’da Tercüman adlı bir gazete çıkarmaya başlamış ve bu gazetede, Rusya’da yaşayan Türklerin Türklük bilincinin uyanmasında büyük rol oynamıştı. İşte İsmail Gaspıralı daha o yıllardan başlayarak bir ortak yazı dili tezini ileriye sürmüş; bu tezi de gazetenin başlığının altına koyduğu “Dilde, fikirde, işte birlik” öz deyişi ile pekiştirmişti. Bu ortak yazı dili pek çok tartışmayı beraberinde getirmiş; fakat en büyük tartışma da ortak bir alfabenin tespiti konusunda yoğunlaşmıştır. Son birkaç yıldır Türk dünyasında yeniden canlı bir tartışmanın konusu olan ortak alfabe, ilkin 1926 yılının Mart ayında Bakû’de toplanan Birinci Türkoloji Kongresinde uzun uzun müzakere edilmiş ve sonunda Lâtin esasına dayalı bir alfabe sistemi kabul edilmişti. Oysa o tarihten önce gerek Orta Asya Türklerinde olsun, gerek Osmanlı Türklerinde olsun Arap alfabesi kullanılıyordu. Bakû Kongresinde kabul edilen Lâtin esasına dayalı alfabe sistemi yeni Türkiye cumhuriyetinde de aynı sorunu gündeme getirmiş ve özellikle M. Kemal Atatürk’ün direktifleri ile bizde de Lâtin esasına dayalı alfabe sistemi kabul edilmişti. Böylece Türk dünyasında büyük ölçüde yeniden yazıda birlik yolunda önemli bir adım atılmıştı. Ne var ki Stalin rejiminin baskısı sonucunda Sovyetler Birliğindeki Türkler, Kiril alfabesini kullanmak zorunda bırakılıyor. Böylece de yazıda birlik umutları iyiden iyiye sönmüş oluyordu. Şimdi son yıllarda Sovyetler Birliğinin çözülmesi ve özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları elli yıl sonra “Yazıda birlik” fikrini yeniden gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bu konuda gerek Türkiye üniversiteleri ile bilim kuruluşlarında gerekse Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde son yıllarda ciddî çalışmalar yürütülmüş ve yürütülmeye devam edilmektedir. Özellikle istanbul’da Marmara Üniversitesinde gerçekleştirilen “Dünyada Türklük Araştırmaları ve Türkiye” ile “Çağdaş Türk Alfabeleri” konulu sempozyumlar yanında Kültür Bakanlığının yaptığı “Sürekli Türk Dili Kurultayı” hep bu konuları tartışmış ve bu toplantılarda olumlu kararlar alınmıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Ben burada gene “alfabe birliği” konusunu bilim adamlarının araştırmalarına ve özellikle her cumhuriyetin sağduyu ile alacağı kararlara bırakarak şu kanaatimi dile getirmek istiyorum. Önce “alfabe birliği” sonra da “ortak yazı dili” şüphesiz bilim adamları yanında yazarlarımızı da yakından ilgilendiren bir konudur. Kendisini okutmak ve tanıtmak isteyen bir yazarımızın elbette geniş okuyucu kitlesine ulaşmada, özellikle Türk dünyasına hitap edebilmede bu “alfabe birliği” ve “ortak yazı dili” fikrini geliştirmesi, olgunlaştırması, hatta ona sahip çıkması vazgeçilmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Elli yıl sonra önümüze gelen bir imkânı, hatta bu şansı iyi değerlendirmek zorundayız. Aslında ben bunun öyle kolay olacağını veya gerçekleşeceğini söylemek istemiyorum. Fakat önce bu konuya sahip çıkmalı, bunu başaracağımıza inanmalı, sonra yola çıkmalı. Bu yolda elli yıl kaybedilmişse bunu gerçekleştirmek için gerekirse elli yıl sabırla çalışalım. İnsanların hayatında elli yıl belki çok büyük bir zaman dilimi olarak görülebilir. Oysa milletlerin tarihinde bu zaman dilimi elli gün bile değildir. Onun için tarihî görevimizin bilincinde bu konuya sıkı sarılmak ve sağlam adımlar atmak zorundayız. Burada yükün en ağır olanı da biz bilim adamları ile yazarlara düşmektedir. Bu düşünce çerçevesinde kurum ve kuruluşlarımızı da gayrete getirmeliyiz. Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıkları olmak üzere kültür kurumlarımız, derneklerimiz de bu yolda kendi imkânlarını kullanmalı, Türkçenin konuşulduğu bütün coğrafyalarda ses bayrağı olarak dilimizin canlı ve akıcı olmasına hizmet etmeli, ortak dil birliği düşüncesinde birleşmelidirler. Nitekim Türk Dil Kurumu bu konuda üzerine düşen görevi gücünün yettiğince yürütmektedir. Kıbatek gibi kuruluşları da yürekten desteklemektedir. Bu itibarla yeni bir oluşum ve kuruluş içinde olan Kıbatek’i bu yoldaki çalışmaları bakımından destekliyor ve yüreklendirmeyi bir görev biliyoruz. Yeter ki bu tür etkinlikler Türkçenin gücüne, zenginliğine, güzelliğine ve yaygınlaşmasına hizmet etsin. |
|
|
|
|
|
#20 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Türkçe, Dünya Dili (1.Bölüm) Türkçe'nin bir takım sıkıntılar içinde bulunduğunu, ancak bunları aşacak "cihan devleti dili" olma özelliğine de sahip olduğunu belirten Prof. Dr. İsa Özkan, Türkçe'nin bilim dili olmasının sağlanması gerektiğinin altını çiziyor. ![]() Prof. Dr. İsa Özkan Kimdir? Prof. Dr. İsa Özkan, 1957 yılında Nevşehir'in Kozaklı ilçesinde doğdu. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü 1980 yılında bitirdi. 1983 yılında yüksek lisans, 1987 yılında doktora derecesini alan Özkan, 1988 yılında Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yardımcı doçent olarak atandı. 1989-1991 yılları arasında Polonya-Varşova Üniversitesi'nde öğretim elemanı olarak çalışan Özkan, burada Türk Dili ve kültürüyle ilgili dersler verdi. 1992 yılında doçent olan İsa Özkan, 1993 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde doçentlik kadrosuna tayin edildi. 1997 yılında Gazi Üniversitesi Türkçe Öğrenim. Araştırma ve Uygulama Merkezi (TÖMER) Başkanlığına getirildi. 1998 yılında profesör olan Özkan, hâlen Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Gazi Üniversitesi TÖMER Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı, Kaynak Eserler Kurulu ve Atatürk Kültür Merkezi Yayın Kurulu'nda üyelik görevlerinde bulunan İsa Özkan, 1995 yılından bu yana Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Bilim Kurulu aslî üyesidir. Harp Akademileri Millî Güvenlik Akademisi'nde dersler vermektedir. Yayımlanmış çok sayıda kitabı ve makalesi bulunan Prof. Dr. İsa Özkan'ın bazı kitapları şunlar: 1- Abdurrahman Han Destânı., Ankara l989, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2- Yusuf Bey-Ahmet Bey (Bozoğlan) Destânı.,Ankara 1989, Kültür Bakanlığı Yayınları, 3- Üç Uygur Destânı:Çin Tömür Batur, Nözügüm ve Sadir Pelvan Ankara 1994. Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı, Edebiyat Serisi, 4- Türkiye ve Tatar Türkçesiyle Nasretdin Huca Mezekleri, Nasreddin Hoca Fıkraları, TİKA Yayınları Ankara 1999, 5- Türkiye ve Türkmen Türkçesiyle Ependi, Nasreddin Hoca Fıkraları., TİKA Yayınları. Giriş: Balkanlardan Kafkasya'ya, Bağdat'tan Kudüs'e kadar bütün Osmanlı hinterlandında yangın var. Alevler sanki bu coğrafyanın üzerinden ayrılmamaya yemin etmiş. Evet Osmanlı coğrafyası alev alev yanıyor. İnsanıyla, devletiyle, ağacıyla, geçmişiyle ve elbette kültürüyle. Bir zamanlar sadece Türklerin değil Türkçe'nin de at koşturduğu, türkü yaktığı, mani söylediği bir tarih bütün varlığıyla yanıyor. Türküler artık sadece ağıtlara bırakmış yerini.. "Türkçe bir ifade aracı, toplumun sesi ve ses bayrağıdır. Bu bayrağı bulunması gereken yerde, görkemli bir şekilde dalgalandırmak icap etmektedir." diyen Prof. Dr. İsa Özkan'la Türkçe cinayetini konuştuk. Siyasi ve ekonomik alanda büyük bir çıkmazın içine giren ülkemizde kültür hayatımız da bu depremden doğal olarak etkilenerek düştüğü dejenerasyon girdabında ölüm-kalım mücadelesi veriyor. Bu felakette Türkçe en fazla saldırıya ve yaraya maruz kalan organlarımızdan birisi. Türkçe bu savaşı kazanabilecek mi? Çok fazla karamsar olmamak lazım. Evet Türkçe bugün birtakım sıkıntılar içerisinde ama bir cihan devleti dili olma özelliği ve tarihten gelen muhteşem zenginliği kendisini yeniden diriltme de en önemli güç kaynakları olacaktır. Türkçe'nin yaşadığı sıkıntılar kesinlikle çözümsüz problemler değildir. Yeter ki ne yapacağımızı bilelim ve bu olumsuz tablonun bizi tembelliğe sevk etmesine izin vermeyelim. Düzenleyen ESTERGON : 14-05-2007 at 19:10. Sebep: imla hataları |
|
|
|
|
|
#21 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Türkçe, Dünya Dili (2.Bölüm) Öyleyse öncelikle ne yapılmalı? Yapmamız gereken işlerin başında Türkçe'nin bir bilim dili olmasını sağlamak geliyor. Bilim dili olmak aynı zamanda mensubu olduğunuz milletin bir dünya devleti olmasıyla da ilgilidir. Siyasette, ekonomide ve kültürde belli noktalara erişebilmek için dil alanında da eş zamanlı olarak olumlu işlerin yapılması gerekiyor. Siz aksini iddia ediyorsunuz ama kimi aydınlarımız ve bilim adamlarımız Türkçe'nin bir bilim dili olmadığını savunuyorlar. Türkçe geçmişte bir bilim diliydi. Bilim dili olduğunu kurduğumuz cihan devletleri açık bir biçimde ispat etmektedir. Bugünkü anlamda Türkçe'nin bilim dili olabilmesi için siyasi ve ekonomik alan yanında elbette bilim alanında da çok önemli işler başarabilmemiz gerekmektedir. Ama bir şeyin ne olup olmaması gerektiğine önce kendiniz inanacaksınız. Türkçe'nin bilim dili olmasına Türk aydınları olarak hep birlikte inanırsak bunu başarırız. Bazıları inanmıyor. Türk aydınları birer müstemleke memleketi münevveri gibi hareket ediyorlarsa biz o zaman kendi geleneğimize ve geçmişimize bir reddiye çıkarıyoruz demektir. Bu son derece yanlış bir tutum. Peki diyelim herkes inandı, ilk adım ne olmalı? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Evvela bilim alanındaki gelişmeler ana dilde olmalıdır. Bugün İngilizce nasıl yaygın ve muteber bir dil haline gelmişse bizde Türkçe'yi bu seviyeye yükseltmek için çabalamalıyız. Unutmayalım ki, her mal kendi müşterisini bulur. Bir meta kıymetliyse onun muhatabı muhakkak kıymetli olacaktır. Dünya çapında eserler veren bilim adamlarımız kitaplarını ve makalelerini Türkiye Türkçe'siyle yazarlarsa bu alanda çalışanlar ister istemez Türkçe'ye rağbet edeceklerdir. Sonuçta iş yine bizde bitiyor. Tabi ki. Bu ülkede üretilen bir bilimsel veriyi yurt dışına pazarlarken kendi dilimiz yerine başka dilde verirsek bunun adı, biz bedensiz ve bedelsiz bir ilim ihracında bulunuyoruz demektir. Böyle bir tavrı asla milli ve yerli bir tavır olarak görmüyorum. Peki bir cihan dili olan Türkçe'ye ne oldu da bugün bu noktaya geldi? Bu sosyo-kültürel yapımızla alakalı bir husus. Sosyo-kültürel yapımız Cumhuriyet'in ilk yıllarından 1938' kadar kendini bulma ve kendine dönme sürecini yaşamıştı. Ama 1938'ten sonra geleneğin giderek zayıfladığını ve hassasiyetlerimizin kaybolmaya başladığını görüyoruz. Yaşanan bu süreçten sonra Türkiye özellikle 1960'dan sonra hızla bir değişime uğradı ve bu değişim 1965'ten itibaren tamamen ideolojik anlamda bir bölünmeye yol açtı. Ve 1980'li yıllara kadar ülke bu bölünmüşlüğü yaşadı. İşte Türkçe en fazla yarayı bu dönemde aldı. |
|
|
|
|
|
#22 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Türkçe, Dünya Dili (3.Bölüm) Ne gibi? Dilde politika olmaz. Türkçe bu dönemde tasnife tabi tutuldu, kimi kelimeler adeta ideolojik bir kimlik ögesi haline sokuldu. Bu tasnif bir çok yanlışa yol açtı. Oysa kültürün temel ve tabii taşıyıcısı Türkçe'dir. Türkçe'nin temel probleminde bizim sanat, kültür ve bilim ufkunda çok güzel işler yapamamamız ve bunlarla beraber politikada da iyi bir noktaya gelemememiz yatmaktadır. Tabi birde bunlara batı hayranlığı eklenince! Elbette. Kendi milli kültürüne yabancılaşan ve milli kültüründen kopan, giderek bir batı hayranlığı ve bu batı hayranlığının beraberinde getirdiği batı dillerini öğrenme süreci ister istemez bir ülkenin imtiyazlı ve imkanlı tabakası olarak nitelendirebileceğimiz insanların Türkçe'ye karşı lakayıt tavırlı olmalarına yol açmıştır. Bu insanların konuşurken moda ve bilgiçlik anlamında batılı kelimeleri kullanmaları durumun psikolojik tablosunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Dil devriminden sonra başlayan "Öztürkçe" kavgası yani "uydurukça" sefaletini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yanlış bir kavgaydı. Dil politikası olur ama dilde politika olmaz. En öz Türkçe halkın konuştuğu, yaşayan Türkçe'dir. Dili sadeleştirmek başka bir şey, tasfiye etmek bambaşka bir şeydir. Türkçe yap-boz tahtası değil ki! Dilde, bugünkü yahut geçmişteki birtakım siyasi anlayışlara yöneliş olamaz. Çünkü dil bir ifade aracı, toplumun sesi ve ses bayrağıdır. Bu bayrağı bulunması gereken yerde, görkemli bir şekilde dalgalandırmak icap etmektedir. Ama bayrak yere düşürüldü! O dönemdeki yanlışlığın temelinde Türkiye'deki aydının bölünmüşlüğü yatıyor. Halbuki dil konusunda ikilik olmaz. Bugün dilimize Arapça ve Farsça'dan kelime girmemektedir ama batı dillerinden ve özellikle İngilizce'den bol miktarda kelime almakta beis görmüyoruz. Bunu engellemenin bir yolu yok mu? Buna karşı elbette yeni kelime türeteceğiz. Ancak geçmişte yeni kelime türetme işe uydurukçacılık dediğimiz çok aşırı bir haldeydi. İşin ilginç yanı bu işi yürütenler dil ve edebiyat uzmanı değil, daha çok ideolojik tavrı olan kimselerdi. Dolayısıyla tam bir hayal kırıklığı oldu. Yeni kelime muhakkak türetilmelidir, ama işi dil uzmanlarına bırakmak gerekiyor. Bizim ihmal ettiğimiz husus, bu ülkede ihtisas erbabına saygı duymamaktan kaynaklanmaktadır. Ana dili herkes kullanıyor diye herkes dil üzerinde tasarrufta bulunmamalı. İngiltere'de "Özingilizce-Üveyingilizce" diye bir tartışma var mı acaba? (Gülüyor) Zaten bu çok yanlış bir tartışma. Bir dilin özü veya üveyi olmaz. Ancak bir dili çok iyi veya kötü kullanmak şeklinde bir tartışma yapılır. Türkiye'de dili geleceğe taşıyacak ve geliştirecek kültürel bir atmosfer var mı? Türkiye'de fikir alanında çok büyük simaların ortaya çıktığına pek şahit olamıyoruz. Düşünce dille başlar. Tefekkürün olmadığı toplumlar geleceklerini inşaa edemezler. Dünya çapında mütefekkirlerimiz olmaz ise bugün "modern kölelik" dediğimiz kölelik böylelikle başlar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 "Dili yabancı kelimelerden temizliyoruz" sloganları eşliğinde yapılan tasfiye hareketi sonucu Türkiye'de nesiller arasında bir kopukluk yaşandığı muhakkak. Osmanlıcanın okullarda ders olarak okutulması bu yaraya merhem olabilir mi? Bugün 200-300 kelimeyle düşünen, konuşan, yazan, eğlenen bir anlayıştan büyük devlet fikrini çıkartamayız, hiçbirimiz bunu başaramayız. Bunun olabilmesi için gerçekten Türkçe'nin söz varlığına, kavramlarına hakim olmak gerekmektedir. Türkiye Türkçe'si köksüz bir dil değil, büyük bir gelenekten geliyor. Bu gelenekten haberdar olmak ve kültürel değerlerimize sahip çıkmak adına Osmanlıcanın okullarda ders olarak okutulması teklif edilebilir. |
|
|
|
|
|
#23 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2006
Üye numarası: #55471
Mesaj sayısı: 10,872
Karma etkisi: 20514
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2049777
|
Osmanlıca Farsça ve Arapça karışımı bir dilken bunun okullarda okutulmasıyla Türkçenin düzeltilebileceğini zannetmiyorum .
|
|
|
|
|
|
#24 | |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Alıntı:
Benim zamanımda İmam-Hatip Okullarında bile Arapça ve Farsça dersleri vardı. Ama Osmanlıca yoktu. Fransızca,İngilizce veya Almanca mecburi dersti aynı Arapça ve Farsça gibi. Hani ecdadımız diye böbürlendiğimiz Osmanlıyı anlamak öğrenmek için yabancı kaynaklara başvurmak zorundayız. Çünkü atalarımız dediğimiz insanların arşivlerini onlar önce İngilizceye bizde oradan Türkçe ye çeviriyoruz. Ve onların yazdıklarına itibar etmek zorunda kalıyoruz. Hatırlarsın bir süre önce "Harem" konusu yüzünden bir dövülmediğimiz kaldı. Bunun nedeni Osmanlıcayı yabancılar bizden iyi biliyor ve işlerine geldiği gibi tercüme ediyorlar. Şimdi bu izahattan da anlaşılacağı gibi hocanın fikirlerine büyük orada katılıyorum. Osmanlıca, Farsça ve Arapça nın büyük oranda etkilediği Türkçe dir. Ama lehçe farkı o boyuta varmıştır ki sanki ayrı dil gibi ifade edilmektedir. Buna birde kullanılan Arap alfabesini eklerseniz gerçektende farklı dil gibi algılanabilir. Kolay gelsin,esen kalın. |
|
|
|
|
|
|
#25 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Türkçe, Dünya Dili (4. ve Son Bölüm) Osmanlıcayı öğretmek faydalı olmaz mı? Dil meselesi bir zevk ve his meselesidir. Sevilmedikçe ve sevimli hale getirilmedikçe büyük sıkıntılara ve eleştirilere yol açacaktır. O bakımdan bunu bir sevgi ortamı içerisinde anlatmamız gerekiyor. Geleneksel kültürümüzü, özellikle divan edebiyatımızı gençlere sevdirmek ve benimsetmek için zor taraflarını değil, gerçekten oradaki incelikleri, sanatkarane söyleyişi ve çok yüksek bir tefekkür edebiyatı olduğunu anlatmamız icap etmektedir. Tabi bunun da yolu Osmanlıcayı öğrenmekten geçiyor. Divan edebiyatı soyut bir edebiyattır. Bu soyutluğu anlayabilmek için o bilgi birikimi ve kelime hazinesine, dolayısıyla o kültürün bütün unsurlarına hakim ve sahip olmak gerekir. Osmanlıcayı öğretmiyoruz ama bazı okullarımız tamamen yabancı dille eğitim yapıyor. Bağımsız bir ülke çocuklarına yabancı dille eğitime izin verir mi? Tabi bağımsızlık umurundaysa! Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=135102 Yabancı dille eğitim bizi işte bu noktaya getirdi. Evet geldiğimiz durum çok çok kötü değildir ama bizim tarihi gerçeklerimize ve geçmişimize uygun da değildir. Buradaki okullar tam bir müstemleke okul haline dönüşmüştür. Yabancı dille eğitim yapıyoruz ve yapmalıyız kılıfı altında memleketin en zeki çocuklarını misyon üniversitesi dediğimiz üniversitelerde öğrenime tabi tutuyoruz. Ve bu okullarda okuyan öğrenci bilimsel alanda bir hamle yapmak yerine bütün gücünü o yabancı dile öğrenmeye harcıyor. Elbette yabancı bir dili öğretmeliyiz ama, tümüyle yabancı dille eğitim çok yanlış bir uygulamadır. Zaten yabancı dil diyoruz ama onu bile okullarımızda doğru dürüst öğretemiyoruz. İşin en tuhaf yanı da zaten bu. Gerçek anlamda yabancı dili hakkıyla öğretemediğimiz gibi kendi dilimizi de bilmiyoruz. En zeki çocuklarımızın gittiği ODTÜ ve Boğaziçi gibi misyon üniversitelerinde öğrenci yabancı dilde problem kurup problem çözmek durumunda olmaktan ziyade yabancı dil problemini yenmekle boğuşmak zorunda kalıyor. |
|
|
|
![]() |
| Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
