Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim OlaylarıSon günlerde tarihimizle yüzleşme ve daha çok demokrasi görüntüsü altında ülkemizin kurucu iradesine, asileri savunarak yetmediğinde “özür dileyerek” kirli bir iftira kampanyası başlatılmıştır. Bilinçli ve planlı olarak gündeme getirilen “Dersim
Konu ESTERGON tarafından açılmış, 875 kişi tarafından görüntülenip, 30 yanıt almış.
|
Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL! Kredi kartınıza 12 taksit kolaylığı!
|
|||||||
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları konusundaki toplam yorum: 30, okunma sayısı: 875. |
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
#1 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Son günlerde tarihimizle yüzleşme ve daha çok demokrasi görüntüsü altında ülkemizin
kurucu iradesine, asileri savunarak yetmediğinde “özür dileyerek” kirli bir iftira kampanyası başlatılmıştır. Bilinçli ve planlı olarak gündeme getirilen “Dersim Olayları”nın gerçek yüzü nedir? Bu konuda önemli araştırmalar yapmış Prof.Dr.Ramazan Demir tarafından kaleme alınmış aşağıdaki yazı “Dersim Olayları”nın analizidir. Biraz uzun sürecek araştırmayı okumadan mesaj yazmayınız. Ayrıca siyasi mesajlardan kaçınınız. Kolay gelsin. Not: Konuyu daha iyi analiz etmenize katkısı olabilecek aşağıdaki linki de inceleyiniz. http://www.wardom.com.tr/isgal-yilla...r-t513521.html Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (1) Prof. Dr. Ramazan Demir “Açılım-saçılım-kaçınım” sıtmasına yakalanan siyasi irade; önce ucu açık olarak “açılacak”, sonra etrafa bulaşacak şekilde “saçılacak”, o da yetmeyecek çareyi “kaçınmak” ta yada “kaçmakta” bulacak varsayımı ortalıkta söylenmekte... Konuyu nasıl “evirip-çevirip” sunacağı telaşı içindeyken,yeniden rapor vermek ve yeniden“destur” alarak uygulamalar yapmak için gayretle çalışan bir irade,çırpındıkça karanlığa batmakta... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Tam bu konuların tartışıldığı bir günde, devlete silah çeken, isyan eden her kim olursa olsun,“onların anaları ağlayacak mı, ağlamayacak mı” seçeneklerine bakılmaksızın bugünkü isyancıların başının ezilmesi gereğine dikkat çekme noktasında, yanlış örnek bile olsa, tarihi bir olayı gündeme getiren bir politikacının sözleri etrafında “ateş çemberi” oluşturuldu... Maazallah eğer bu isyan Gazi Paşa’nın döneminde değil de Demokrat Parti döneminde olsaydı, şimdiye kadar kaç kez “idam”fermanı imzalanırdı, bilinmez! Nedir işin aslı astarı; kimse bunu araştırmadan, anlamadan, dinlemeden konuşuyor, yazıyor çiziyor... Evet, nedir bu “Dersim” olayı? İşte bu yazımızın ana konusu “Dersim İsyanı” olacak... ** Siyasi arenada sürüp giden “Dersim” kavgasında kim ne diyor, doğru mu söylüyor, yalan-yanlış mı söylüyor sorusuna yanıt aramayacağız; kimin haklı-haksız olduğuna da bakmayacağız; öncelikli olarak“Dersim” isyanını ve onun öncüsü “Seyit Rıza”yı anlamak ve tanımak gerekiyor, onu anlatmaya çalışacağız... Yakın tarihimizde olmuş bir isyanın nedenleri ve sonuçlarını bilmeden birileri hakkında karar vermek, onları yargılamak doğru olmadığı kanaatiyle konu araştırıldı, birçok yönüyle irdelendi... Olayı objektif olarak değerlendirebilmenin tek yolunun, her olayda olduğu gibi, Dersim olaylarını da kendi zaman dilimi ve şartlarında değerlendirmeyi ilke edindik. Bu yazı bu ilke çerçevesinde değerlendirilip okunmalıdır. Eğer 1937-38 yılların devlet anlayışı ve Dersim isyanı bugününün şartları, fikri ve siyasi atmosferi ile değerlendirilirse, baştan itibaren yanlışa düşülmüş olur. Bunu hatırlatalım… ** İsyan Öncesi Genel Durum… Altı yüzyıllık Osmanlı İmparatorluğunun hiç bir döneminde Anadolu’nun bu bölgesi “devlet otoritesi”kontrolüne girmemiştir. Yüzyıllarca feodalitenin özgün bir yapısı olan aşiret esasına göre “egemen alan” ve “manevi ocak”şeklinde tezahür etmiş,“çoklu kişisel özerklik”bağlamında egemen olan bir yönetimle varlığını sürdürmüş olan Dersim Bölgesi çok farklı özelliklere sahiptir. Tanzimat Fermanıyla birlikte, İstanbul hükümeti bölgeye zaman zaman müdahil olmak istemiş fakat hiç bir şekilde devlet otoritesini tesis edememiştir. Sonuçta kendi haline bırakılmış… Merkezi yönetimin müdahil olmasına karşı Dersim feodalizmi sıkça isyanlar çıkarmış; bunlar genel hatlarıyla “Dersim Ayaklanmaları”olarak bilinir. Bu ayaklanmaların tarihleri sırasıyla; 1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916 olarak tarihlendirilebilir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Dersim, Osmanlı Devleti sınırları içinde adeta “çoklu kişisel özerklik”yansıtan bir bölge olarak yaşamını sürdürmüş. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla bu özerk yapısını kaybetmiştir. Aşiretlik, seyitlik, şeyhlik, manevi ocaklık, ağalık, derebeylik lakaplarının yaygın olduğu bölgede devlet otoritesine kaymalar başlayınca buna itirazlar olmuştur.Feodal yönetim biçiminin tehlikeye düşmesine karşı çıkılmış; vergi vermek, askere gitmek, devlete tabi olmak gibi çeşitli devlet otoritesini kendilerine uygun bulmamışlar ve her fırsatta isyan etmişlerdir. Bölgede meydana gelen isyanlar kısmen de olsa bastırılmış olsa de sorun hiç bir şekilde çözülmemiştir. Cumhuriyet idaresi bu sorunu kökten çözmeye karar vermiş. Ve 25 Aralık 1935 tarihinde,2884 sayılı “Tunceli Vilayeti'nin İdaresi Hakkında Kanun” çıkarıldı. Bu yasanın detayları ve ana hedefleri aşağıda “yol haritası” şeklinde verilmiştir. ** Öncelikli olarak bölgeye, dördüncü genel müfettiş sıfatını da alan, otoriter bir general vali atanması yapılır.İdari, askeri ve hukuki anlamda geniş yetkileri olan asker vali Korgeneral Abdullah Alpdoğan olur. Vali Alpdoğan'ın çok sert ve otoriter biri olması da dikkat çekicidir. Tunceli İl Yasasının çıkmasıyla bir ıslahat programı uygulanmaya konuldu. Vebu ıslahat hareketleriyle birlikte 1937 başlarında Dersimde yeni isyanlar başladı. Yine bölgede hükümet otoritesi kurulamadı. Dersimdeki bu hareketliliğe paralel olarak Suriye sınırına yakın bölgelerde de benzer olaylar görülmeye başlandı.Bunlardan biri de Hatay'ın bağımsızlıkla sonuçlanmasıyla isyancılara moral,umut verdi. Hatay’a bağımsızlık tanıyan “Milletler Cemiyeti” (Birleşmiş Milletler) yeni olayları gündeme getirdi. Suriye sınırındaki bu isyanların arkasında başta Fransa ve Fransa'nın mandası altındaki Suriye tarafından kışkırtıldığı şüphesi güç kazandı. İşte bu sırada Dersimde de devam eden isyanların kontrol altına alınmamasının ardındaki gerçeği,Başbakan İsmet İnönü, Dersim bölgesinin ıslahı için uygulanan reform programının amacına bir türlü ulaşamadığını ve bu isyanın arkasında İngiltere’nin olduğunu TBMM de açıkladı. ** İsyanın Sebepleri ve Dersimi Islah Yol Haritası Osmanlı döneminde bile “Tımar” sistemine dâhil edilemeyen feodal yapının temsilcileri... Onların şöyle kategorize etmek mümkün; şeyhler, ağalar, seyitler, mirler ve aşiret reisleri... Diğer bir anlatımla feodal güçler “her şey” olmuşlar; yargılamayı da, cezayı da kendileri vermişler, hem hâkim hem de savcı olmuşlar. Vergiyi de kendileri toplayıp paylaşmışlar, gençleri askere yollamamışlar, kendi egemenlikleri için fedai olarak kullanmışlar, yani muhafızlık, haydutluk için insan gücü olarak kullanmışlar. Çetelerden oluşmuş eşkıyalar topluluğundan ibaret bir feodal güç... Kısacası modern çağın derebeyleri... Peki, bu insanlar neden isyan ediyorlar? Sebep gayet basit, bu yöreye devlet otoritesinin gelmesini istemiyorlar. Bu çağdışı düzenin yerine medeni bir yapının getirilme isteği olduğu için. Bu isyanın sebeplerini, Türkiye cumhuriyeti belgelerinin dışında bir kaynaktan okuyalım:“Komünist Enternasyonalin” belgelerinde (1937) şöyle yazıyor;"Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır... İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur." (NOT: Dersim, ekonomik olarak çok geride olan bir bölgeydi ve kendi içine kapanık bir komün sistem oluşturmuştu. Örneğin bir başka vilayetten hiçbir ticaret erbabı, Dersim bölgesinde ticaret yapamazdı. Çünkü soyulacağını biliyordu.1937 yılına gelinceye kadar devlet, Dersimden ne askere genç almış, ne vergi almıştır. Kanun egemenliğini sağlamak için devlet Dersime gitmek istemiş, buna isyan edilmiştir. İşin özü budur... 1937 Dersim isyanının sınırsız güç kullanılarak bastırıldığı ve çok kan aktığı doğrudur. Nitekim harekâtı sevk ve idare eden komutan-vali bu nedenle görevden alınmıştır. Dersim isyanının bastırılmasına yönelik bahaneler ileri sürerek Atatürk’ü suçlamaya çalışanların aşağıdaki soruya doğru yanıt vermeleri gerekir: “Suçlamalar doğru ise Tunceli - yani Dersim - niçin yıllar boyu Atatürk’ün partisine oy vermiştir?” Bunun cevabını verecek olan var mı? RD) Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Düzenleyen ESTERGON : 16-12-2011 at 00:58. Sebep: imla |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (2) Yıl 1935... Cumhuriyet hükümetinin başında başbakan olarak Garp Cephesi komutanı İsmet Paşa var... Ekonomik ve sosyal boyutlu büyük projeler Gazi Paşa’nın kontrolünde yürütülüyor; ülkeyi ekonomik, sosyal ve eğitsel olarak kalkındırmak, ana hedeftir... Bu projelerden biri de 1935 yılında İsmet Paşa'nın hazırladığı Dersim projesidir. Proje Dersim isyanından yaklaşık iki yıl önce konuşulmaya başlandı. Dersimle ilgili bu projeye bakıldığında neleri görüyoruz, neler varmış, amaçları, hedefleri nelermiş; gerçekten bu projede neler yer alıyordu? Sorularını irdelemek mümkündür.İsmet Paşa’nın bu projesinde yer alan ana konuları özetleyerek belli başlıklar halinde şöyle sunmak mümkündür; 1- Dersim ıslah edilecek. Bir program dâhilinde önce yöre silahtan arındırılacak. Bunun için programın bir ön hazırlığı yapılacak, sonra silahların bırakılması ve teslimi olacaktır. Ardından ekonomik gelişme ve sosyalleşme devam edecek...Gerekirse zorunlu iskân uygulanacaktır. (Not: günümüzde de PKK terör örgütü için benzer söylemler basında yer almaktadır. Dikkatinize…) Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 2-Programa göre yörede yerleşik devlete kafa tutan feodalitenin tüm unsurların silahsızlandırılması ve bunun için gerekli hazırlıkların yapılması için üç sene süreye ihtiyaç vardır. 3-Dersim vilayeti yeniden teşkilatlandırılacak, devlete ait kurumlar-resmi daireler tesis edilecek, başarılı bir kolordu kumandanı, vali ve üniformalı muvazzaf subaylar (zabitler) kaza kaymakamları olacaktır. Devlet dairelerinde çalışan memurlardan hiç biri yerli olmayacaktır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 4-1935 ve 1936 yılları imar programı kapsamında ilin tüm yolları, köprülerive karakolları yapılacaktır.Bu imar işleri 1937 ilkbaharına kadar bitirilecek ve bu tarihten itibaren bir askeri kuvvet valiliğin emrine verilecektir. 5-Tüm bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Dersime verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu düşünceler gizlidir. Dersim ıslah planı olarak da anlayacağımız planın ana hatları bunları kapsıyordu. Bir anlamda devleti tanımayan ve baş kaldıran Dersimin “medenileştirme” işinin yol haritası böyleydi. ** 1935 yılından itibaren Dersimde hızlı ve köklü bir imar faaliyeti başladı. Önce yollar, köprüler yapıldı;ardından askeri karargâh binaları, lojmanlar ve karakollar inşa edildi. Bunların anlamı şuydu; Dersime devlet gelecek, feodal sistem yıkılacak! Karakol ve askeri karargâhların inşaatını fark eden Dersimli aşiretler isyan planlarını hazırladılar. İtiraz ettikleri husus, askeri karakolların inşası idi. Çünkü karakollar aracıyla kontroller yapılacaktı. Bunun anlamı da devletin mutlaka bir askeri harekâta başlayacağı yönündeki kanaati idi. Bir askeri harekâtın başlaması feodal sistemin çökmesi demekti. Harekât başlayacağını sezdiler ve isyan bayrağını çektiler... ** Yıl 1936... Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışını Gazi Mustafa Kemal Atatürk yapacaktır... Herkesin Gazi Paşa’nın neler konuşacağı merak edilmektedir. Nitekim beklenen de olur; Dersime askeri bir harekâtın yapılacağını, Mustafa Kemal,TBM Meclis’in açış konuşmasında gereken sinyali verir. Bu konuşmayla adeta askeri harekât için işaret fişeğini ateşlemiştir... İşte Atatürk’ün 1936 yılındaki TBMM açılış konuşmasında söyledikleri: “Dâhili iç işlerimizde mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan iş bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salahiyetler verilmelidir.” (M.K. Atatürk, 1936 TBMM Açış Konuşmasından) Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 ** Dersim Komutanı ve Faaliyetleri... Dersimin ıslahı planı gereğince “kolordu” düzeyinde bir kuvvete komutanlık yapabilecekve olağanüstü yetkilerle donanmış bir vali-korgeneral atandı. Böylece Dersimde kurulan askeri karargâh komutanlığına hem asker hem de vali yetkisinde biri getirilmiş oldu. Göreve tayin edilen bu kişi de, Cumhuriyet dönemi isyanlarından“Koçgiri İsyanı”nı kanlı şekilde bastıran “Sakallı Nurettin Paşa”nın damadı olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan idi. ** Korgeneral Alpdoğan, 1937 başında, Dersime komşu il olan bugünkü Elazığ bölgesine karargâh kurar. Dersim yöresinde kendi başına buyruk yaşayan ve devlete tabi olmak istemeyen aşiret liderleriyle görüşmelere başlar. Bu aşiretlerin belli başlıları şunlardır:“Yusufhan, Demenan, Haydaran, Şıh Hesenan, Kalan, Karakoçan, Kevan, Lolan, Keçelan, Kozan, Bahtiyar” olmak üzere... Bu aşiretlerden başka bir tane daha vardır,“Abasan Aşireti”... Bu aşiretin özelliği, reislerin adının Seyit Rıza olmasıydı; kendisinin peygamber soyundan geldiği, bu nedenle de“Seyit” lakabını alarak kendisine “Seyit Rıza” denilmesi aşireti özellikli kılıyordu. (Not: Peygamber ailesine mensup olan kişiler “ehlibeyt” olarak bilinir. Peygamber soyundan günümüze intikal eden ne-siller ise “seyit” olarak anılır. Peygamber torunu Hüseyin, Kerbela’da yakınlarıyla birlikte katledildikten sonra, Ondan gelen soy “seyit” olarak anıldı. Bugün de Anadolu’da seyit olduğunu iddia eden pek çok insana rastlamak mümkündür. Bunların çoğu sahte seyitlerdir. Seyitlik devlet tasdikinden geçmiş şecerelerle belirlenir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, “seyitlik payesi”kişiye toplumda farklı ve çok önemli bir mertebe, konum, itibar kazandırır. Çünkü kendini peygamberin vekili olarak tanıttır, cahil vatandaş da buna inanır ve katıksız “biat” eder. Böylece “seyitlik” unvanıyla feodalite oluşur. Özellikli din motifi kullanılarak çok etkin olan aşiretler Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çok itibar görürler. Hem seyitlik, hem ağalık, hem de aşiret payelerine sahip olanın sınırsız gücü var demektir. Tabii ki tüm bu payelerin hepsi aynı kişide bulunmayabilir; bir iki tanesi bile yeter feodal güç olmaya, insanları sömürmeye, gerektiğinde isyan çıkarmaya... RD). ** Korgeneral Alpdoğan’ınaşiret reislerine yaptığı teklifler şunlardır; 1-Devlete tabi olun. 2-Dersime yönelik yapılacak ıslahatı engellemeyin. 3-Bunları kan dökmeden barış yoluyla sağlayalım. 4- Eğer karşı gelirseniz çok fazla kardeş kanı akabilir. Der ve aşiretlerden bu konuda devlete yardımcı olmaları için gayret beklediğini belirtir. Tabii ki bu son uyarı aynı zamanda tehdit niteliğinde bir söylem olmadığı da kimse iddia edemezdi... Dersim bölgesi feodalizmini devletin kontrolüne almak için bir yasanın hazırlandığını yukarıda belirttik. Yasanın tam adı şöyledir: “Tunceli Vilayeti'nin İdaresi Hakkında Kanun”ki bu yasa 2884 sayıyı taşıyordu. Bu yasa kısa ifade ile “Tunceli Islahat Kanunu” olarak bilinen kanun olup, 1935 yılın 25 Aralığında kabul edilir, 1936 Ocağında yürürlüğe girer. Düzenleyen ESTERGON : 16-12-2011 at 01:06. Sebep: imla |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (3)
“Tunceli İl Kanunu” Neden Gerekliydi? 1935’e kadar Dersim yöresinde devleti temsil eden herhangi bir kurum olmamış. Bu durum Tanzimat döneminde yapılan yeni teşkilatlanma sırasında da göz ardı edilmiş, daha doğrusu yok sayılmış Dersim. İşte “Tunceli İl Kanunu”, bu yöreye devlet gücünü götürmek için çıkarılmış bir kanun... Cumhuriyetle birlikte birçok alanda reformlar yapılıyor, illerde, ilçelerde, bucaklarda (nahiye) yeni idari sistemler kuruluyordu. Dersim öteden beri asayişsizliğin, başıboşluğun, feodal unsurların egemen olduğu bir bölge... O güne kadar bu yöredeki sıkıntılar sadece askeri önlemlerle çözülmeye çalışılmış; ekonomik, sosyal, eğitsel, kültürel hiçbir yatırım yapılmamış… Cumhuriyet idaresi buna kesin çözüm aramakta ve sorunu ıslahatlar, imarlar yaparak temelde hal etmek istemiştir. Zaten yasanın ruhuna bakıldığı zaman, bölgenin ıslahı ve imarı için gerekli alt yapının sağlanmasını amaçlayan bir programın varlığı fark edilir. Yöre halkının sefaletini azaltmak, feodal unsurların elinden kurtarmak için, bölgeyi her yönüyle kalkındıracak şekilde yeniden organize etme planı... Eğitim kurumlarıyla, yol-köprü-su-sağlık kuruluşlarıyla vatandaşa hizmet götürme projesi. “Tunceli İl Kanunu” çıkarılırken Dersimde herhangi bir isyan yoktur, var olan bir isyanı bastırmak için çıkarılmış bir kanun değildir. Bölgeyi kalkındırmak, insanlara aş, iş, emniyet sağlamak için çıkarılmış bir kanundur. Eğer ekonomik ve sosyal yönden bölge kalkınırsa, güvenlik sorunun çözülmesi mümkün görülmemiş, ekonomik ve sosyal kalkınma ile yörenin isyan potansiyelinin azalacağı düşüncesiyle uygun görülmüş bir il kanunu. Kısaca Tunceli İl Kanunu demek, yöreye uygulanacak topyekûn bir kalkınma hamlesi programı demektir... ** Bu kalkındırma programına paralel olarak güvenliği sağlamak için bölgeye kurulan askeri müfettişliğin (Dördüncü Umu-mi Müfettişlik) başına Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilmiş. General Alpdoğan vali yetkisinde bir kamu görevlisi. Aslında işi “sulh” ve “salah” ile hal etmekten yana bir asker. Fakat bir o kadar da sertlikte karalı. Onun için, önce Dersim yöresindeki aşiret reislerini bir araya toplar ve bu yöreye uygulanacak kalkınma programının ana hatlarını anlatır. İnsanların nasıl rahata kavuşacağını, ulaşım nasıl sağlanacağını, çocukların ve gençlerin nasıl eğitileceğini anlatır; sağlık hizmetinin, yol-köprü-su gibi alt yapıların neler sağlayacağını, sonuçta yöre halkının nasıl refaha kavuşacağını detaylarıyla, örnekleriyle anlatır... Aşiret reisleri, Elazığ merkezinde kurulu askeri müfettişlikte itiraz etmemişler bu anlatılanlara, hatta memnun gibi olmuşlar, en azından öyle görünmüşler. Bazıları uzun beyaz sakallarını sıvazlayarak söylenenleri, çok içten olmasa bile ”tasdik” ettiklerini mırıltı ile ikrar etmişler. İlginçtir, aşiret liderleri Elazığ’dan Dersime dönerken geçtikleri yollarda ne kadar köprü varsa yakıp yıkmışlar. Yakmışlar diyorum, çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında ne yeteri kadar çimento ne de demir vardır. Dolayısıyla Anadolu’nun hemen her yerinde yapılan köprülerin çoğu ahşaptandı. Büyük kalaslardan yapılmış köprüler... ** Dersim İsyanını Kim Destekliyordu? Cumhuriyet döneminde ve öncesinde Doğu ve Güneydoğu’daki isyanların içinde iki tanesi önemlidir: Şeyh Sait ile Dersim isyanları. Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere’nin olduğu biliniyordu. Çünkü İngiltere’nin amacı, Türkiye’nin içerden çıkarılan isyanlarla uğraşırken, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmekti. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 İngilizlerin Ortadoğu petrolleri hakkında siyasetleri tarih boyunca hiç değişmedi. Her zaman Irak petrollerini kendi denetiminde olmasını istemiştir. Bunun için de halkın hassas olduğu bazı argümanlar icat etmiş, ajanları aracılığıyla halkı isyana teşvik etmiştir. Örneğin "Din elden gidiyor" görünümü vererek başlatılan isyanlar gibi... Şeyh Sait İsyanı gibi… Her dönemde İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmıştır. Çünkü Ortadoğu’da ve Anadolu’da en hassas olan konuların başında“din” ve “etnik milliyetçilik” kimlikleri kaşınmış, kanatılmış ve toplumda devlete karşı isyan hazırlanmıştır. Cumhuriyetin bu zor yıllarında sadece feodalizm ve batı emperyalizm etkeni yoktu, diğer tarafta Moskova rejimi de tetikteydi. Komünistler Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti çok benimsediklerinden dolayı değil, Batı emperyalizmine karşı savaş kazandığı için itibarlıydı, onun için de cumhuriyetin ilanından hemen sonra çıkan Şeyh Sait isyanına (1925) Moskova destek vermedi... Bunun belgeleri “Komünist Enternasyonal” arşivlerinde saklıdır. Komünistlerin bu şekilde davranmalarının sebebi ise şöyle ifade edilmiştir: "Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır.Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir." Dersim tarihi, pek çok isyanlarla doludur, bunların tarihleri yukarıda verildi. Bu isyanlar Padişahlara, Meşrutiyete, Jön Türk hareketine karşı yapılmıştır. En son da cumhuriyet yönetimine karşı yaptıkları Dersim isyandır… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 ** Osmanlıyı paylaşan emperyalistler arasında pay kavgası devam ediyordu, paylarından pek memnun değillerdi, “sana çok oldu bana az oldu”diye... Bunlardan biri de İngiltere idi. Türkiye Cumhuriyeti ile imzalanan Lozan antlaşması gereğince Musul ve Kerkük statüleri özellikle burada çıkan petrol hisseleri için kesin çözüm olmamıştı. Musul konusu özellikle İngiltere ile tartışmalıydı. İşte tam bu sırada İngilizler ellerini güçlendirmek için bir “iç sorunun kaşınması” planını yaptılar. Musul’u elde tutmak istiyorlardı. Pazarlık konusu yaratmak için Dersim isyanını provoke ettiler. İşte size son derece ilginç bir “belge”... Bu belgedeki ifadeleri okuyucularıma-kamuoyuna ibretlik belge olarak sunuyorum. (Not: Bir hatıranın hatırlattıkları: Mehmet Akif Ersoy’dan naklen bir olayı burada anımsatmakta yarar vardır. “Mısır’ın İngilizler tarafından işgali sırasında bir İngiliz subayına Kahire’de sordum; “Siz bu ülkeyi çok az bir askeri birlikle yönetiyorsunuz. Bir başka ülke Mısır’ı işgal etmeye kalksa bu kadar az askerle ne yaparsınız?” Bunun üzerine İngiliz subay bana; “Hangi ülke işgal edecek?” dedi. Ben de; “Osmanlılar buraya 40 bin askerle gelseler sizler bin, iki bin askerle bunlara karşı koyabilir misiniz?” deyince İngiliz subay; “Osmanlı’nın başına içeride öyle gaileler açmışız ki, değil 40 bin asker, 400 askerle bile gelecek durumları yoktur” dedi.) M.Akif’ten alınan bu anı, bize, bir gerçeğin bizzat İngilizlerin ağzından itirafını kanıtlamaktadır. Düşmanı ve kuklalarını başka yerde aramaya gerek var mı?Dersim isyanı da diğer önceki isyanlar gibi iş-aş için değil; geri kalmışlık için değil; kimlik, kültürlerin yaşanmamasından dolayı değildir.Feodalizmin devamını ve sürekli “çıban” olma özelliğini korumasını isteyen emperyalizmin desteğiyle çıkarılmış isyanlardır.) Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (4)
Seyit Rızanın İngilizlere Mektubu… (NOT: Bu mektup Ankara'daki İngiliz Elçiliği'nden Percy Loraine tarafından İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden'a yollanır. Mektup numarası 309, tarihi 22 Mayıs 1937dir. Mektupta Kürtlerin Türk kuvvetlerine büyük hasar verdiklerini özellikle belirtiyor.) "Büyük Britanya Dışişleri Bakanlığına, Sayın Bakan, Yıllardan beri, Türk Hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp, Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor. Türk Hükümeti son olarak, hükümetle yapılan anlaşma gereği, bu işkencelerin dışında tutulan Dersim’e de girmeye çalıştı. Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930′da Ararat Tepesi'nde, Zilan ve Beyazıt vadisinde yaptıkları gibi, kendilerini savunmak üzere silaha sarıldılar. Üç aydan beri ülkemi, acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları atmalarına rağmen, ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocukları öldürüyor ve böylelikle Türk Hükümeti, başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor.Hapisler, ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgüne gönderiliyor. Ülkelerinde bulunan 3 milyon Kürt, barış içinde yaşamak, özgür, kendi ırkını, dilini, geleceğini, kültürünü ve uygarlığını korumak istiyor; benim sesimle ekselanslarınızdan maruz bulunduğu zulüm ve adaletsizliğe son vermek için, Kürt halkını hükümetinizin yüksek ahlakî etkisinden yararlandırmanızı diliyor. Sayın Bakan, en derin saygılarımızı sunmaktan onur duyarım… Seyit Rıza Dersim Başkomutanı" ** (İrdeleme ve yorum: İngiliz Dış İşleri Bakanlığına mektup yazıp kendini “Dersim Başkomutanı” olarak tanıtan Seyit Rıza’ya mümkün olsaydı da şu soru sorulsaydı; “peygamber soyunun varisi olarak kendinize yakıştırdığınız “seyitlik”unvanını kullanarak toplumu felakete sürüklemek ve Hıristiyan bir devletin himayesini isteyerek kendi devletine, dindaşlarına karşı isyan etmek, “seyitlik” payesine uyar mı, yakışır mı? Eğer bundan bir manevi destek ve haz duyuluyorsa, o peygamber size duacı, şefaatçi, olur mu?” Tabii ki böyle bir soru sorma şansımız yok... Türk milletinin çok kötü kaderi mi var, nedir? Dış düşmanlar kadar iç düşmanlarla uğraşılmış. Emperyalizmin oyunlarına alet olan mutlaka iç hainler her dönemde bulunmuştur. Neden emperyalist güçlerin oyununa gelinir, bu pek bilinmez. İnsanların yaklaşımı son derece önemli; peşinde sürüklenilen kişinin ne olduğu veya olmadığı anlaşılmadan gelip geçici kişilerin peşine takılarak meçhule doğru giden bir akıbete sürüklenirler. Devletin başında Atatürk gibi bir lider varken ona isyan edeceksin, bu da yetmeyecek gidip İngiliz’le işbirliği yapacaksın ve böylece isyan kozu kullanılarak, Musul ve Kerkük pazarlık konusu yapıp kaybettireceksin. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı gelenler emperyalizmin kucağına oturmayı yeğliyor. Bunu anlamak epeyce zordur. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” diyen bir lider var, hürriyeti, akıl ve bilim yolunu telkin ediyor. Mazlum dünya milletlerine örnek, kurtarıcı lider olmuş fakat hala Anadolu’daki ayrılıkçılar, feodalitenin artıkları bunun farkında değiller... Akıl midenin ve nefsin emrine girdikçe yanlış riski kaçınılmazdır.Bunun sonunda emperyalizme köle olmak vardır.Bir lider eğer halkına güveniyorsa, inanıyorsa, onun refahını ve huzurunu düşünüyorsa önce hürriyetini yani istiklalini istemelidir. Halkının milli ve manevi değerlerine saygılı olan bir lider "emperyalizme en derin saygılarını sunmaktan onur duyan"biri olabilir mi? Kurtuluş savaşı örneği varken önünde, Atatürk gibi olağanüstü bir deha varken örnek olarak, emperyalistlerin oyununa gelip onların merhametine sığınır mı bir lider... Üstelik de kendini bir bölgenin “başkomutanı” olarak tanımlayarak... Öyle olsaydı, emperyalist güçlere “saygı sunmayı onur sayma” onursuzluğunu gösterenler gibi Gazi Mustafa Kemal mandacılığı kabul ederdi, ama hiçbir mandayı kabul etmemiştir ve “ ya istiklal ya ölüm” demiş, bir başka seçeneğe yer vermemiştir… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Çapsız ve kapasitesiz bir takım zayıf insanların ardına takılan eğitimsiz, disiplinsiz grupların varacağı hedef de çok acı ve gözyaşı ile dolu olur. İşte Dersimde maalesef bu yaşanmıştır. Devlete karşı isyan vardır; devlet bunu iyilikle hal yoluna gitmiştir, kabul görmemiştir, devletin yumruğu çok sert şekilde inmiş o dağlara, “kutu” biçimindeki derelerine Dersimin... Yanlış-doğru, devlet devletliğini göstermiştir; fakat yazık olmuş, çok acı olmuştur... Buna üzülmemek mümkün değildir... Fakat şimdilerde birilerin kalkıp bu acı olayı istismar etmesine ne demeli? Düne kadar Alevi vatandaşları “yok” sayanlar, bugün politik “hami” kesilmişlerdir… Kimi inandırabilirler? Burada son derece önemsediğim bir hususu hatırlatmak isterim: Anadolu’da isyan edenler sadece Kürtler değildir. Türkler de isyan etmişler. İşte örnekleri Hilafet Ordusu İsyanı, Ali Galip Olayı, Anzavur İsyanı (Bolu-Düzce), Yozgat, Çapanoğlu İsyanları, Birinci ve İkinci Konya (Bozkır ve Delibaş) İsyanları ve diğerleri. Bunların çoğu doğrudan Türkler tarafından çıkarılmış isyanlardır ve şiddetli şekilde bastırılmıştır. Kimse “bunlar Türk'tür, varsın isyan etsinler” dememiştir. Bastırılma şiddeti isyanın çapıyla doğrudan ilgilidir. Milletine, devletine isyan eden, silah çeken her kim olursa olsun; ister Türk, ister Kürt, İster Çerkez, ister Boşnak olsun haindir.“Hain'in dili, dini, cinsi, milliyeti olmaz; Kürt'ün de haini vardır, Türk'ün de...” RD) |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (5)
Dersim Nasıl Bir Yerdir (Coğrafi ve iklim bakımından) ? Doğu Anadolu’nun en sarp dağları ve vadilerin yer aldığı bir coğrafya. Bir tarafta Erzincan, diğer tarafta Elazığ’a sıkı komşuluğu olan bir il. Dersimi Elazığ’dan ayıran Murat nehri, Erzincan’dan ayıran da Karasu... Son derece karasal bir iklim ve tarıma uygun olmayan bir dağlık arazi yapısı... İnsanların geçim kaynağı olacak çok fazla alternatif yok... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Geçim zor olduğu için insanların büyük kısmı geçim sevdasına düşmüş... Doğa olarak çok güzel, yani turizme açık alanlar, fakat bu özellikler 1930lu yıllarda geçerli değildi... Safari turları, Munzur çayında hakiki alabalık belki bugün için geçerli özellikler... Cumhuriyetin ilk yıllarında belki de en zor ulaşılacak bölge Dersim bölgesi... Doğru dürüst yol yolak yok... Feodal yapı bakımından Feodal yapı egemenliği var. Halkın eğitimsizliği ve fukaralığına karşın bol sayıda ağa, şeyh, seyit, mir vardır. Konuyla ilgili detay yukarıda verildi. Neden bu lakaplar itibar görüyor? Ağalık öteden beri yaygın olan feodal sistemin tezahürü... İnsan ve ekonomik gücü olan, orada “ağa”dır... Şeyhlik daha çok tarikat veya manevi ocaklara bağlı kişilerin, atadan dededen intikal eden “posta oturma” geleneğinin sonucu oluşan “dini feodalizm”... Din bilgisi yönünden de çok cahil olan halkı “din” korku silahı ile sömüren bir yapılanma...* “Mir”lik daha farklı ve aileden intikal eden, aşiret hanedanlığı olarak kabul edilen benzer bir feodal sistem... Seyitlik, en önemli feodal unvandır. Peygamber soyundan geldiği iddia edilen kişilere verilen paye... Toplumda bunların itibarı çok yüksektir. Maneviyat temsilcileridir. Bir kısmı “dede” unvanına da sahiptirler. Yani hem “dede” hem “seyit” ya da sadece “dede” olunca itibar artar. Tüm bunlar farklı anlamlarda ortaya çıkan feodalizmin türevleridir. Ana tema, gücü yetene... Fukara insanları kullanarak sömürmektir... Kimisi halkın malını, koyununu, zahiresini sömürür; kimi de halkın maneviyatını sömürür... Kısaca tüm bu feodal yapılar nüfuz ticareti yaparlar. Bu feodal yapının hepsinde ekonomik geçim zorluğu vardır. Peki, çare nedir? Eşkıyalık... Her feodal grup bölgesine yakın çevredeki sınırlı da olsa bulunan verimli üretim alanların sahiplerini haraca bağlar... Kısmen verimli araziye sahip köyleri, kasabaları zorlayarak onların tahıllarına, hayvanlarına el koymak suretiyle geçimlerini sağlar... Bunun için de insan gücüne gerek vardır. Onu da zaten fukara olan köylüyü, eğitimsiz insanları kullanarak sağlar... ** Sosyokültürel yönden: Dersimin ilginçliği sadece coğrafi sarplığı, ulaşılamazlığı yönünden değil, kültürel ve manevi değerler yönünden de son derece ilginçtir. Sosyolojik olarak çok farklı bir yapı gösterir. “Türkmeni” de “Kürütmeni” de“Alevlisi” de “Sünnisi” de “Bektaşisi” de vardır... Etrafı genellikle “Sünni” mezhebine mensup halkın yaşadığı illerle, örneğin Malatya, Elazığ, Erzincan ve Bingöl’le çevrilidir; böyle kuşatılmış bir alanda, yaşayan insanların son yıllarda Sünni Türkmenlerin göçü sonucu tamamen Alevi-Bektaşi ve gerçekten “Kürt” oldukları tartışmalı topluluklar yaşamakta... Muhtemeldir ki çok eskilerde bölgeye gelip yerleşmiş bir topluluk. Araştırmacı yazar Bilal Şimşir'in tabiriyle “bir Sünni denizinin ortasında bir ada gibi” duran bir Dersim... Yavuz Sultan Selim’in doğu seferinden beri baskılar gördüğü kesin olan bir yaklaşım vardır. Genellikle Sünnilerin bu yaklaşımı, ayırımcılığı Alevi vatandaşların çoğu yerde “izole” hayat yaşamalarını teşvik ettiği de bir gerçektir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Bu yöredeki insanların özellikle “dağlara sığınmaları” bu izole olmalarından mı yoksa kendilerini saklamak isteyen bir “unsur” olduklarından mı bilinmez. Sünnilere tepki mi, yoksa başka bir sebep varmı,o da bilinmez ama kendilerini “Kürt” sayma eyleminin altında mutlaka bir başka sebep olmalıdır... Neden derseniz, Türkiye’nin her tarafında Alevi vatandaşlar var. Bunların hiç birinin deyişlerinde (ağzından), saz çalışında Kürtçe deyiş duymazsınız. Çünkü Aleviler köken olarak Ahmet Yesevi, Hacı Bayram,Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi “eren kişi”önderliğinde yetişmiş kuşaklar boyu Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir. Öz olarak Türkmen boylarına mensupturlar... Dersim bölgesindeki Alevi vatandaşların kendilerini “Kürt”addetmeleri bu bağlamda birçok karmaşayı ve şüpheyi bir araya getirmektedir...Diğer yandan Dersimin temelinde Sünni şeriatçılığın olduğunu düşünenler de olmuştur. Bunu öne süren düşünürler, farklı bir yaklaşım içinde olabilir. Her ne durum olursa olsun, bu konu son derece karmaşıktır. ** Bir isyan bölgesi Coğrafi sınırlarına detaylı olarak bakıldığında, Dersim bölgesi, batı tarafı Kemaliye ve Ilıç vadisiyle, kuzeyi Erzincan ve Gümüşhane’yle, doğu tarafı ise Kiğı ve Bingöl sınırlarıyla çevrilmiş durumda. Güneyini ise Murat nehrinin sınırladığı geniş bir alan... Dersimin meşhur “Kutu Deresi”,“Munzur Vadisi”,“Ali Boğazı”, “Barasor Boğazı” gibi son derece sarp ve ulaşılması çok zor olan yerlerin bulunduğu bir coğrafya… Devlet gücünden uzak, kendi başına buyruk yaşamayı yeğleyen topluluklar için adeta bir “sığınma” alanı… Bundan dolayı da her zaman devlete karşı isyana uygun bir yer… Aslında bölge halkının son derece fakir olmasından kaynaklanan bir sonuç olarak devletin vergi tahsil etmemiş ya da edememiş...Yüzyıllardan beri kendi başına yaşamaya alışmış yöre halkını çeşitli bahanelerle baskı altına alan yöredeki etkili feodal güçler her fırsatta devlete isyan etmeyi bir adet haline getirmişler. Aşiret reisleri kendi hâkimiyetlerinin sarsılacağını düşünerek, devletin bu bölgeye gelmesini asla istememişlerdir. Güçlü aşiretlere karşı koyamayan fakir halk ve küçük gruplu aşiretler ise devletin gelmesinden şikâyetçi değillerdi, çünkü feodal baskıdan kurtulup devlete sığınmayı en çıkar yol olarak biliyorlardı. |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (6)
Dersim İsyanında Ermenilerin Rolü… 1915 Zorunlu Tehcir nedeniyle Anadolu’da çok sayıda Ermeni vatandaş ya dağlara sığınarak, ya kimlik değiştirerek, ya din değiştirerek “Hamidiye Alayları” olarak bilinen Kürt aşiretlerin oluşturduğu eşkıyanın hışmından kurtulmak için kendileri gizlediler. Doğu Anadolu’da kendini gizleyen Ermenilerin en çok sığındıkları bölge Dersim bölgesi oldu. Ermeni tehciri sırasında bu coğrafyaya sığınan o kadar çok insan oldu ki zaten devletin onları takip etmesi mümkün değildi. Ayrıca, sonraki yıllarda çıkan af yasasıyla geri dönen Ermeni vatandaşlar ile özellikle Suriye’den gelen bazı komitacı Ermeniler yöredeki bazı aşiretlere intikal ettiler. Ermenilerin çoğunlukla etkili olduğu aşiretler “Haydaran”, “Demenan”, “Yusufan” ve “Kureyşan” gibi güçlü aşiretlerdi. Ermenilerin 1915 öcüne yönelik doğrudan ve bağımsız bir hareket başlatmaları beklenemezdi, zira o güce sahip değillerdi fakat farklı isimle bu telkini yapmak ve harekete katılmak yadırganacak bir durum da değildi. Nitekim buradaki yerli halkı çeşitli isimler önderliğinde devlete karşı isyana teşvik ettiler. Çok akıllıca planlar yapıp dış destek de sağlandığı takdirde işin başarılabileceğine inandılar. Yöre insanının peşinde gidebileceği, sözü dinlenebileceği bir kişiye ihtiyaç vardı; o da bulundu; “seyitlik” payesine sahip bir aşiret lideri herkesi daha kolay etrafına toplayabilirdi… Nitekim öyle de yaptılar; “Yukarı Abbasuşağı” Aşireti’nin reisi olan Seyit Rıza’yı bu iş için öne sürdüler. Tüm aşiretler Seyit Rıza’nın etrafında birleşerek devlete isyan ettiler. İşte 1937 deki Dersim İsyanının ardındaki “ajanlar” ve Ermeni etkisinin katkıları… Bugünlerde gündemdeki “Kürtçülük” ya da “Kürt Sorunu” diye öne çıkarılan olayın aslında kaynağının nereden geldiğini iyi okumak ve anlamak gerek… Bunun için de Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlıyı paylaşmak için Ermeni vatandaşları isyana teşvik eden Batı emperyalizminin plan ve programlarını, uyguladıkları stratejiyi yeniden iyi okuyup anlamak gerek… ** Dersimde Emperyalist Ajanları... Osmanlı, esas itibarıyla Doğu Anadolu’yu tamamen kendi haline bırakmış gibiydi. Buralara Osmanlı gitmediği için, devletin varlığı hissedilmediği için emperyalistlerin ajanları, misyoner okulları, misyonerler tabii ki, azınlık okulları ve azınlık din adamları daha çok gitmiştir... Osmanlı döneminde Dersim aslında misyonerlik faaliyetlerinin yoğun olarak yapıldığı bir bölgedir. Merkez Harput olmak üzere gayrimüslimlerin dini misyonerlik için iyi bir alan olmuştur... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Asayiş problemleri olduğunda, asker yollanıp susturulmuş, bırakınca tekrar olaylar olmuş. Bu feodal yapıya uygun olarak her feodal birim kendi egemenlik alanını belirlemek için diğerleriyle çatışmış, isyanlar çıkmış; sık olarak askeri önlemler alınmış fakat hiçbir zaman sükûnete ulaşmamış. Devletin varlığı hissedilmeyince emperyalizmin “ajanları” kol gezmiş Dersimde… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Yavuz’un Doğu seferine kadar Doğu Anadolu’daki aşiret sistemi “legal” olarak devlet tarafından desteklenmiş. “Devlete sorun çıkarma, orda ne yaparsan yap” anlamında her şeye göz yumulmuş... Cumhuriyet dönemine gelinceye kadar Dersim aşiretleri birkaç kez isyan etmiş. 1937 ye gelinceye kadar Dersim diye bir bölge sadece “isyan ettikçe” akla gelmiş... Askerler yollanmış, susturulmuş, ağalar, şeyhler yine baş kaldırmışlar. Osmanlının reformist hareketi olan Tanzimat idaresinde bile Dersim unutulmuş... Tanzimatla birlikte idari sistem yeniden düzenlenirken devlet idaresinde yeni iller, valilikler ihdas edilmiş fakat Dersim yine “yok” sayılmış... Özetle Osmanlının “Dersim” diye bir vilayeti olmamış... Misyonerler ve ajanlar için serbest alan olmuş… 1935’te çıkarılan “Tunceli İl Kanunu” aslında yörenin yüz yıldan beri ulaşmadığı bir refah düzeyinin getirilmesi içi hazırlanan projedir. Yöreyi her yönüyle kalkındıracak, imar edecek bir proje kanunu... Kanuna dayalı kalkınma projesi... Bu, son derece önemli bir gelişmedir... ** Komutan Valiye Olağanüstü Yetkiler Verilmesi Doğrumuydu? Şunu kabul etmek gerekir ki Dersim olayı, Cumhuriyet kurulduktan sonra geçen kısa zaman içinde çıkan bir olay değildir. Problem 1860'lı yıllardan beri vardır... Osmanlı bu sorunu hep “yok” saymış... Arada askeri önlemlerle “gel-geç” yapmış, o kadar... Konu kangren olmuş bir uzuv örneği gibi... Kesilip atılmaktan başka çaresi olmayan bir durum... Cumhuriyet hükümeti “Tunceli İl Kanunu” çıkartarak, yeni bir il kurmak istiyor. Kurulacak vilayete tayin edilecek “vali” general rütbesinde bir asker ve sonsuz yetkileri olacak...Bu yetkilerin sınırsızlığı, yanlış kullanımı halinde felaketlere sebep olabilir. Nitekim Dersimde bu sınırsız yetki kullanımı devleti zor duruma sokmuştur… Kanun hükümlerine göre, general apoletli asker vali olacak, hem komutan hem de vali olan ve tüm yetkilerini taşıyan kişi... Bu bağlamda konuya bakıldığı zaman cumhuriyet hükümeti konuyu hiç Ankara’ya taşımadan Dersimde halletmek istiyor anlamı sırıtıyor; “yılanın başını ininde eziyor” dedirtmek istemiş! Valinin yetkileri bir bakan yetkilerine eşdeğer genişlikte tutmuş adeta “olağanüstü hal kanun” gibi yasal yetkiler... Bu fevkalade sakıncalı olmuş, sonuçları da onu göstermiş! Hedef ve amaç, yargılamalar sırasında sertlikten yana tavır koymak; “…devlete karşı gelenin hali böyle olur...” dedirtmek! Burada bir hususu tekraren belirtmekte yarar vardır; Dersim isyanı, valiye olağanüstü yetkiler veren çıkan yasanın bu hükümlerine karşı tepki olarak çıkmış değildir. Zira cumhuriyet hükümeti yasayı uygulamaya başlamadan isyan etmiş Dersimli feodalizmin temsilcileri... Diğer bir ifade ile daha devletin varlığı orada yokken isyan başlamış... Öylesine kendilerine güven dolular ki, hükümete ültimatomlar bile vermişler... ** (Yorum-İrdeleme: Devlet tarafından yöreyi kalkındırmaya yönelik programın egemen güç olan feodal unsurları mutlu etmeyeceği tahmin edilmeliydi, hoş mutlaka tahmin de edilmiştir. Çünkü yapılacak bu alt yapı hizmetlerinin farklı unsurlardan meydana gelen feodal yapının işine gelmeyeceği muhakkaktı. Yüzyıllardan beri kendi başlarına buyruk olmuş ağaların, şeyhlerin, seyitlerin, mirlerin ve bunlara bağlı eşkıya grupların işine gelmeyeceği, hoşuna gitmeyeceği belliydi. Devlet gücünün ağaları, şeyhleri, seyitleri sevmediği, bunun onların yararına olamayacağını anlayacak kadar akıllı insanlardı. Devlet gelirse Dersime, toplumun sosyal yapısı değişecek, feodal sistemin her türlüsü silineceği belliydi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Alt yapı hizmetleriyle birlikte vatandaşın gözü de açılacak, insanlar görecek, düşünecek, devletin varlığını hissedecek, tek kelimeyle hayat biçimleri değişecek, ağanın marabası, şeyhin müridi olmaktan kurtulacaktı... Böylece feodal yapının eski nüfuzları kalmayacak, kimseye çok fazla hükmetmeyecek, çıkarları zedelenecekti... Feodal unsurlar bunun farkında oldukları için devletin oraya gelmesini istememektedirler. Dersimli isyancıların bu davranışlarının arkasında sadece feodalizmi koruma istek ve arzusu yoktu, onlara destek veren, sürekli “çıban” olarak algılanmasını sağlayan ajan parmağı olduğu asla unutulmamalıdır. Çünkü Dersim İsyanının ardındaki güç İngiliz siyasetidir. Bunu yukarıda belgesini verdik... “İngiltere Dersimi ne yapacak”,diyenler olabilir;açalım; bu tip olayların ardında devletlerin menfaat siyaseti vardır. Amaçları, tam o dönemde İngiltere-Türkiye arasında yürütülen Musul-Kerkük pazarlığı dolayısıyla ellerini güçlü kılmaktır. Yani, isyan çıkarttırıp Musul-Kerkük pazarlığında elini güçlü kılmak amacı vardır... Bu yazının ilgili bölümünde, isyancıların reisi Seyit Rıza denilen zavallının İngiltere Dış İşleri Bakanlığına yolladığı mektupta bu ihanetin belgesi olarak tarihe geçmiştir. Şu husus asla unutulmamalıdır; İstiklal Savaşı bitmedi, devam ediyor. Dokuz Eylülde Ege Denizinin serin sularında boğulanlar sadece Palikaryanın korkakları değildi. Başta İngiliz siyaseti olmak üzere batılı emperyalistlerdi. Onların kini ve hıncı giderek ve de katmerleşerek artmaktadır. Dolayısıyla Anadolu üzerinde ne batı emperyalizmin emelleri ne Seyit Rıza’lar ne de Şeyh Sait’ler biter. Bunun asla unutulmaması gerekir...RD.) |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (7)
Yasanın Gereği Yapılmış... Feodal yapının gayrımemnun olarak ayrıldığı askeri müfettişlikten sonra tahmin edildiği gibi köprü yıkma-yakma haberleri gelmiş. Fakat devlet kalkınma hamlesinde geri durmamış, yasanın gereğini yapmaya başlamış. Aslında devlet bunları bekliyormuş fakat bu sefer kararlı olmuş;okullar, yollar, yeni köprüler yapılmaya başlanmış. Devletin varlığı hissedilmeye başlayınca feodal unsurların huzursuzluğu artmaya başlamış. Menfaatleri gereğince farklı unsurlardan oluşan aşiret reisleri devlete karşı güç birliği yapmak için girişimlere başlamış. Reisler toplantısı yapılmış, küçük çaplı söylemler ve hareketler artık isyana dönüşmeye başlamış. Nitekim 21 Mart 1937 gecesinden itibaren yöreye güvenliği sağlamak amacıyla kurulmuş askeri karakollar basılmış, askerler katledilmiş. Yörede ne kadar askeri birlik karargâhı varsa baskına uğramış. Zaten çok az olan ve yöreye tek iletişim aracı telgraf-telefon hatlarının telleri kesilmiş. Yörede ne kadar köprü varsa yakılıp yıkılmış. Amaçları, son derece sarp bir coğrafi yapıya sahip bölgeye askerin ulaşmasını engellemekti. ** Ayaklanma Başlıyor... Devletin varlığını yörede olmasını istemeyen ağa-şeyh-seyit-mir-eşkıya işbirliği ile devlete isyan başlar, tarih 21 Mart 1937... İsyanın Elebaşı Seyit Rıza… “Neden Seyit Rıza?” sorusuna bir açıklık getirelim; yörenin eğitimsiz, cahil, fukara halkını kandırmanın en temel araçlardan biri “şeyhlik veya seyitlik” yaftasıdır. Bu konuyla ilgili olarak yukarıda detay bilgiler verildi, burada tekrar özetleyelim; Seyitlik yaftası halkın üzerinde son derece etkili bir yakıştırmadır. Çünkü bu lakabı taşıyanlar peygamber soyundan olduğu kabul edilerek rehber alınıyor, güya peygamber gibi kurtarıcı olacaklarmış! Ayrıca, Seyit Rıza’yı ayrıcalıklı kılan, damadı Baytar Nuri Dersimi adındaki şahsın İngilizlerle, yurt dışı irtibat ve destekleri sağlayan birinin olması. Baytar Nuri Dersimi’nin en önemli özelliği ise “gizli ajandaya sahip” bir ayrılıkçı, İngiliz uşağı “Kürtçü” olmasıdır. Bölgenin özelliği ve sosyal yapısını bahane ederek sonu belli olmayan bir maceraya halkı sürerek, kendine göre “Kürt İsyanı” başlattığını ileride yazacağı kitaplarla yaymaya çalışan birisi. Başka bir deyişle, feodalizmi kullanarak “Kürtçülük” yapmayı yeğleyen bir insan… Dersim bölgesinde egemen başka reisler de var ama Seyit Rıza bu sebeplerden dolayı en popüleri olanıydı. Bunun için de en etkili ve güçlü aşiretler onun etrafında birleşirler. Onun önderliğinde bir organizasyon yapılır. ** Seyit Rıza’nın “seyyitliği”, aslında “Ocakzade” olarak bilinen bir manevi ocağın temsilcisi olarak itibar görmesindendir. Çünkü bu ocağın mensupları Ehl-i Beyt soyundandır, kökeni Şeyh Hasan’dan gelen Kürt aşireti Abasan Aşireti reisi Seyit Rıza’nın çağrısıyla Yusufan, Kureyşan, Abbasuşağı, Bahtiyar, Haydaran aşiretleri isyan hareketine başlarlar(1915 Ermeni tehciri dolayısıyla bu aşiretlere sığınmış çok sayıda Ermeni vatandaşın olduğunu da burada hatırlatmakta yarar vardır). Aslında ilk isyan hareketini Kureyşan Kürt aşireti başlatır. Özellikle Demenan, Haydaran ve Yusufan Kürt aşiretlerinin katılımı ile isyan iyice genişler. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Devlet otoritesini kabul etmeyen, vergi vermek, askere gitmek istemeyen diğer aşiretlerin de katılımı ile isyan yaygınlaşır. Burada Dersim isyanı, feodal yapının korunmasına yönelik bir refleks gibi görünse de bunun sadece bu bağlamla izah edilemeyeceği kanaati vardır. Bu dönemde Suriye sınırında başlayan isyanların ardından Hatay’ın bağımsız devlet ilan edilmesi ve bunun Milletler Cemiyeti tarafından kabul görmesi, feodaliteyi yeni umutlara, hayallere sevk etmiş olabilir ve “Dersim Şii Kürt Devleti” fikrini canlı tutmuş olabilir. Bunu ispatlayacak belge eksikliği nedeniyle ısrarlı olmaktan kaçınmak gerektiği de bir gerçektir. ** İsyanın Şiddeti. Ayaklanmaya karar varmak için önce aşiret reisleri kendi aralarında yaptıkları toplantıda direniş kararı aldılar. Yıl 1937, Mart 20 - 21 gecesi... Daha önce kararlaştırıldığı üzere stratejik noktaların başında askerin gelişini engellemek için köprülerin yıkılması hedefi vardı. Ve bir grup asi tarafından 20-21 Mart 1937 gecesi Harçik Köprüsü yakılıp yıkılır, köprüyle Kahnut Bucağı arasındaki telefon hattı kesilir, bölgedeki askeri karargâhlara, karakollara saldırılar yapılır, buradaki tüm askerler şehit edilir, karargâhlar da yakılır. Bunun anlamı devlete isyandır, Dersim isyanıdır... İsyan, bölgenin coğrafi özelliği nedeniyle bastırılamadı ve yayıldı. İsyana toplam yaklaşık 6.000 kişilik bir grup katıldığı tahmin edilmiştir... 20-21 Mart tarihi, aynı zamanda Kürtler için anlamlı bir tarihti. Çünkü 21 Mart tarihi New-ros (Nevroz- Yeni gün) idi.Aslında yakılıp yıkılan köprü somut bir nesneden çok, Dersim ile devlet arasındaki bağın da yıkılması demekti. Yörede çok fazla telefon hattı da yoktu, çok nadir olan ve Kahnut bucağı ile irtibatı sağlayan telefon hattı da isyancılar tarafından devre dışı bırakıldı. Yeni desteğin gelmesi böylece engellendi. Askeri karargâhtaki askeri birlik basıldı, tüm askerler kurşunlanarak şehit edildi... Bu hareket, başlangıçtan beri sulh ve sükûnla problemi çözmeye çalışan devletin ıslahat planını, bir anda, kanlı bir mecraya yönlendirilmiş oldu. İsyancıların bu başarısı kendilerini şımarttı. Sarp alanlara karadan askerin ulaşması artık çok zorlaşmıştı. Bunu bilen isyancılar Devlete bir mesaj vermek için bazı isteklerde bulundular... ** İsyanın başlamasıyla olayın faillerini yakalamak için malum çalışmalar yürütüldü. Ayrıca Pülümür ve Mazgirt’teki Seyyar Jandarma Taburlarına “Harekâta hazır ol” emri verildi. Mazgirt’teki jandarmadan bir bölük Pah Bucağı’na gönderilirken Erzincan ve Elazığ’daki Jandarma Komutanlıklarından bölgeye takviye birlikleri kaydırılması sağlandı... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 27 Mayıs 1937 günü Sin Bucağı Karakoluda basıldı, telefon kabloları kesildi. Bu olaylar, artık bölgede devlete karşı yaygın bir isyanın olduğunu göstermekteydi. Kara harekâtı için 17. Tümenin takviye edilmesi, gerektiğinde bir uçak bölüğünün hazırlanması kararlaştırıldı. Elazığ’daki Topçu Taburu, Hozat’a kaydırıldı. Uçak Bölüğü isyan bölgesine yakın yerlerde hazır tutuldu. Korgeneral vali Abdullah Alpdoğan tarafından karadan alınan güvenlik önlemleri büyük başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 26 Nisan günü asiler, Sin Bucağı’ndaki Akisor Jandarma Karakolu’nu basarak tüm mevcut 36 Jandarmayı katlettiler. Ertesi gün, tahminen 80 kişilik bir asi grup gece Pah’ın kuzeyindeki 9. Jandarma Taburu ve Süvari Bölüğü’ne baskın yaptılar. Tüm bu isyancıların başarılı hareketleri onlara müthiş moral kazandırdıve daha da silahlanırlar. Biraz da bu yüzden isyanı bastırmak iyice zorlaştı. Korgeneral Abdullah Alpdoğan yanına aldığı 50.000 asker-ki bu yaklaşık üç kolorduya tekabül eder- ile bölgeye gitti. Bölgenin sarp dağlardan oluşmuş olması nedeniyle asilerin kullandığı dağları bir türlü aşamadı. Bundan sonra işin hava kuvvetlerine düştüğünü açıkladı... ** Ve İsyancılardan Ültimatomu... Hava kuvvetleri devreye girmeden önce, isyancıların devlet güçlerine verdiği zararı ve yok etme planları sonuç verince, “başarı” psikolojisi sarhoşluğuna kapıldılar. İsyancı reisler bir istişare toplantısı yaptılar. Detaylı, değerlendirme ve tartışmalardan sonra hükümete bir ültimatom/kesin uyarıvermeye karar verdiler. Ültimatomda yer alan istekler şöyle özetlenebilir: 1-Askeri birlikler Dersimden çekilsin. 2-Yeni köprüler yapılmasın. 3-Devleti temsil eden resmi kurumlar oluşturulmasın. 4-Yeni idari sistem kurulmasın. 5-Silahlarımıza el konulmasın. 6-Toplanan vergiler, hükümetle aralarında paylaşılsın. |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
![]() 22 Mayıs 1937 - Mustafa Kemal Atatürk Dersim harekatından dönen Sabiha Gökçen'in kullandığı Breguet-xix model savaş uçağının önünde... Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (8) Atatürk’ten Dersim Halkına Çağrı… Dersim harekâtı ile ilgili olarak Atatürk’e sürekli bilgi veriliyordu. İsyanın mümkün olan en az can kaybıyla bitmesini ve bastırılması için yeni çareler aranıyordu. Mareşal Fevzi Çakmak ve Atatürk’ün bizzat bulunduğu bir değerlendirme toplantısı yapıldı Ankara’da; tarih 4 Mayıs 1937… Dersim halkına bir bildiri ile seslenmenin yararlı olacağına karar verildi. Bölge halkına hitaben yazılan bildiri şöyleydi; “Cumhuriyet Hükümeti; sizleri şefkatle kucaklamak istiyor. İçinizde bunu anlamayan kişiler, sizleri şahsi menfaatleri için kullanıyorlar. Sizler bu kişileri ve kışkırtıcıları derhal teslim ediniz. Aksi halde her tarafınız sarılmış durumdadır. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz! Cumhuriyet Hükümeti’nin bu bildirisini çoluk çocuğunuzla okuyunuz ve çabuk cevap veriniz. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizleri mahvedecek kuvvetler harekâta geçecektir. Devlete itaat gerek”. Evet, işte işin özü buydu, “devlete itaat etmek” bu isteniyordu yöre halkından. Aksi durumda Cumhuriyet orduları isyancıları perişan edecek güç ve kudrette olduğunu hatırlatan bildiri… ** Devletin Ültimatoma Cevabı... Ültimatomdan sonra isyancıların şöyle bir beklentisi vardı; daha önceki yıllarda Osmanlının yaptığı gibi belli bir süre sonra “devlet bırakıp gider” sanıyorlardı. Devletin askerini getirip dağlarda telef etmeyeceğini düşündüler. Bu kadar sarp dağları aşıp gelmenin zorluğunu, arazinin sarplığı ve bol mağaranın oluşu onlara avantajdı. Askerin gelip bunları buradan sökmesi beklenemezdi, beklemiyorlardı da... Fakat unuttukları bir şey vardı. Mustafa Kemal ne Vahdettin’di, ne Yavuz’du ne de Abdülhamit’ti... O çok farklıydı... Yoktan var edilen bir Türkiye cumhuriyetini Dersimli ağaların, seyitlerin, şeyhlerin keyfilerine feda edecek biri değildi. Gerekli hazırlıklar yapıldı. Hava kuvvetlerine talimat verildi. Hava birliği için üç uçak filosu seçildi, filo komutanlığına da Gazi Paşa’nın manevi kızı Sabiha Gökçen getirildi. Gazi Paşa buna ne kadar karşı çıktıysa Gökçen’i ikna edemedi. Hava kuvvetleri mühimmat yüklü halde bu iş için hazırdı. Korgeneral Alpdoğan hava saldırısı için Ankara'dan izin istemi, onaylandı. Yalnız hava taarruzunu düzenleyecek birliğin sorumluluğunu Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'e verilmesi gündeme geldi, fakat Atatürk buna itiraz etti. Sabiha’nın esir düşmesi durumunda göreceği muameleden endişeliydi. Gitmesini istemedi. Ancak Sabiha Gökçen kararlıydı ve bu görevi yapmak istiyordu. Gerekli onay alındı, isyancıların yoğun olarak tutundukları mevkilere havadan saldırı gerçekleştirdi. Hava hareketinin başladığı tarih, 3 Mayıs 1937... İsyancıların özellikle saklandıkları ve beslendikleri büyük yer olan “Laş” bölgesi bombalandı. Keza Seyit Rıza'nın da bulunduğu “Laçinan Deresi” ve çevresi yoğun şekilde bombalandı. İddiaya göre Seyit Rıza'nın birçok silahlı taraftarı yaşamını burada kaybetti. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Bu hava bombardımanı karada ilerlemeye çalışan kara birliklerin toparlanmasını sağladı. Bu hava akını savaşma inisiyatifini kaybeden askeri birliklerin toparlanmasını sağladı. Aşiretlerde büyük panikler yaşadı ve bozguna uğradılar. Hava kuvvetleri destek verince kara kuvvetleri daha kolay ilerlediler. Kara birlikleri dört taraftan asileri sardı ve sıkıştırdı. Asileri kuşatmış olan Cumhuriyet orduları vatan için gerekeni yapmaya çalıştılar; “...analarının dinecek gözyaşı olmadığı...” için yine fedakârlık onlara düşmeye başladı. Kayalık ve mağaralara doğru kaçmaya başlayan asiler takip edildi. Panik halindeki asiler büyük zayiat verdi. Durumları giderek kötüleşiyordu. Devlet gücü karşısında kabadayılık yapmanın faturası pahalıya mal oluyordu. İsyancıların elebaşlarından Demenanlı Cebrail, Seyit Rıza'ya en yakın kişi olarak şöyle teklif yapar: “teslim olalım” dediğinde Seyit Rıza farklı düşünmüş olmalı... ** Şiddetli Çarpışmalar… Yazılı bildirinin yöreye dağıtılması sonuç vermeyince Cumhuriyet ordusu tüm gücüyle harekete geçti. Çok şiddetli çarpışmaların olmasına rağmen asiler bir türlü teslim olmak istemiyordu… Yörede bulunan 9. Seyyar Jandarma Taburu iki kısım halinde görev yapıyordu. Asiler taburun bir bölümünü çembere alarak yok etmek istediler. Çarpışmalar çok şiddetli oldu. Çok asker ve asi öldü.Özellikle “Sinantepe” mevkiindeki makineli bölüğün imdada yetişmesiyle tabur imha olmaktan kurtuldu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 27 Nisan 1937 günü “Şehir Köyü” yakınında konuşlandırılan 3. Bölüğe ve çevredeki birliklere saldırıldı.Amaç, bir birliğin diğerinin yardımına gitmesini engellemekti… Cumhuriyet ordusu zaman zaman çok güç durumlara düşüyordu. Asiler araziye çok kolay uyum sağlıyor ve saklanabiliyorlardı. Bu saldırılar devam ederken Mazgirt yöresinde konuşlandırılmış jandarma birlikleri yardıma geldiler. Amaçlarına tam ulaşamayan asiler geri çekilmek zorunda kaldılar ve büyük bir bölümü “Nohuttepe” yöresinde toplandılar. İşte isyanın belini kıran olaylardan biri bu sırada gerçekleşti, toplanma bölgesi belirlenen asilerin üzerine hava gücü gönderildi. Uçak bölüğüne emir verildi bu bölgeye iki dalış yapıldı ve bombalandı. Asilerin bir bölümü bu hava akınıyla imha edildi. Diğer yandan asilerin “Kahmut”, “Sin” ve “Mazgirt” hareket halinde oldukları haberi üzerine hava kuvvetlere bu alanlar da dalış yaptılar. Özellikle “Kırklar Dağı” ve “Zal Dağı” kuzeyindeki “Keçiseken Köyü” yakınlarında tutunan “Demenan Aşireti”nin reisi ve yakınlarının toplandığı öğrenildi.Önemli bir hava akını buraya da yapıldı. Pilot Sabiha Gökçen’in de bulunduğu uçak filosu ile yapılan bombalama sonucunda burada toplanmış olan asilere büyük bir kısmı imha edildi. Genel anlamda yapılan çarpışmalarda Cumhuriyet ordusunun kara savaşında çok başarılı olduğu söylenemez. Hava desteği sağlandıktan sonra Dersim asileri geri çekilmeye, teslim olmaya başlamışlardır. Teslim Bayrağı Çekiliyor… Asilerin direnmelerine devam etmesi isyanın bastırılmasını geciktirmiştir. Özellikle “Ali Boğazı” denilen yerde asilerin direnci bir türlü kırılamıyordu. Dağlarda mağaralara saklanmış, pusu kurmuş vaziyette direnmeye devam ediyorlardı. İsyanın lideri durumundaki Seyit Rıza’nın “Dijikbaba Dağı”ndaki mağaralarda saklandığı öğrenildiğinde askerin yoğun takibi ve ateşi Seyit Rızayı çaresiz bırakmıştı. Seyit Rıza kurtulamayacağını anlayınca “teslim” bayrağını çekti. Bazı kaynaklar 5, bazıları da 10 Eylül günü, Seyit Rıza’nın silahsız olarak bizzat Erzincan’da Jandarmaya teslim olduğunu yazar. Mahkeme edilmek üzere Elazığ’da kurulan askeri mahkemeye sevkedilir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Seyit Rıza’nın idama mahkûm edilişi tarihi son derece ilginçtir; 10 Kasım günüdür. Yani TBMM de AKP’nin “açılım-saçılım-kaçınım”adını verdiğimiz projesi görüşülürken, milletvekili Onur Öymen'in pek çok spekülasyon ve polemiklere yol açan konuşmayı yaptığı bir gündür. Ve bu günden tam 72 yıl önce,Seyit Rıza idama mahkûm edilmişti. Yine son derece garip ve ilginç bir tesadüf olarak Onur Öymen'in başına iş açan bir gazeteye verdiği mülakatının yayımlandığı gün olan 15 Kasım 2009 tarihinden tam 72 yıl önce 15 Kasım 1937 günü idam edildi.Sanki Onur Öymen’in Dersim İsyanı ve onun lideri ile “zahiri”bir ilişki kurulmuş gibiydi! ** Rivayete göre Seyit Rıza idam sehpasına çıkarken kimseden destek istememiş, kendi yürümüş, çingene cellâdıda istememiş, sehpaya çıkmış ve şu ifadeleri kullanmış: “Evladı Kerbalayıh. Bi hatayıh. Ayıptır, zulümdür, cinayettir- Peygamber soyundanım-hatam yoktur-ayıptır, zülümdür, cinayettir” diyerek yağlı sicimi boynuna geçirmiş ve çingeneye izin vermeden kendisi tabureyi tekmeleyerek hayatına son vermiştir. Böylece Dersim isyanının lideri olan Seyit Rıza bu halleriyle tarihin siyasi sayfalarına kayıt olmuştur... Sahne son derece dramatiktik ve üzücüdür… Belli ki Seyit Rıza da kandırılmış! (Not: Tüm bu olaylar olup biterken Seyit Rıza'nın bağımsız hareket ettiği, tek başına buyruk olduğunu düşünülmemelidir. İsyancıların başı İngilizlerle temastaydı. Bu teması sağlayan yakın adamı ve siyasi danışmanı Veteriner Doktor Nuri Dersimi'yi, İngilizlerle gereken ilişkileri kurması için görevlendirmişti. Baytar Nuri’nin yurt dışına çıkışı çok farklı sebeplerden dolayı gecikmiştir. Belki de planlarında İngiliz hükümetinin doğrudan veya dolaylı olarak Cumhuriyet hükümetine “müdahale” planı vardı, bilinmez… Bilinen bir gerçek var ki o da Atatürk’ün sağ olduğu bir Türkiye’de, bu İngiliz de olsa o cesareti gösteremezdi… RD) Düzenleyen ESTERGON : 16-12-2011 at 01:12. Sebep: imla |
|
|
|
|
|
#9 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (9)
Dersim Dağlarında İnsan Avı... Dersim isyanının bastırılmasında “orantısız güç kullanılmış”, kurunun yanında pek çok yaşın da yandığı bir gerçektir. İsyan mayısta başlamasına rağmen kısa sürede bastırılamamış eylüle kadar mücadele devam etmiş. Yaklaşık beş ay asiler devletin hem kara hem de hava gücüne karşı direnmişlerdir. Devletin isyanı bastırmak için hava kuvvetlerini devreye sokmasının muhtemelen ana sebebi, yörenin coğrafi olarak sarp dağlar ve vadilerden oluşmuş olmasındandır. Karadan isyancılara ulaşılamayan alanlarda hava saldırıları yapılma zorluğu olmuş olmalı. Kaynaklara göre hava kuvvetlerinin kullanılmasının esas sebebi budur. Devletin isyancılara karşı sergilediği “sertlik” derecesini tartışmak ise günümüz gözlemiyle ve anlayışıyla yapmak doğru ve objektif bir yaklaşım olmaz. Her olayı kendi oluş zaman dilimi içinde değerlendirmek gerekir... İsyan tamamen bastırıldığında, isyancıların liderliğini yapanların bir kısmı sağ bir kısmı ölü olarak ele geçmiştir. Beş aylık direnişten sonra sağ olarak yakalananlardan (lider konumundakiler) bazılarının ismi aşağıdadır. Eylül sonunda yakalanan isyancı elebaşılar: *Roznaklı Kamer, *Demenanlı Cebrail, *Yusufhanlı Ağdatlı Kamer, *Kureyşanlı Hasso Seydo, *Bahtiyar Aşiretinden Şahin. Aşiretlerin önde gelenlerinden olan bu şahıslar sağ olarak yakalanarak Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemelerine sevk edilmişlerdir. İsyanın flaş ismi Seyit Rıza kaçmış bir mağaraya sığınmıştı. Seyit Rıza'yı lider yapanların başında yer alan Koçgirili Alişir, Bahtiyarlı Şahin'in de öldürülmesinden sonra çaresiz kalan Seyit Rıza yanındakilerle birlikte en sarp sayılan kayaların arasındaki mağarada saklanırken, çaresiz kaldığını anlayınca, 10 Eylül 1937 günü Erzincan kırsalında jandarmaya teslim olmak mecburiyetinde kalmıştır. Birlikte olduğu iki oğlundan biri yaralanmış diğeri teslim olmuştur. Böylece Dersim dağlarının tek hâkimi sayıldığını sanan Seyit Rıza yanlışın sonuna gelmiş. Ancak doğruyu bulması için artık çok geç olmuştu... ** Dersim isyanı sırasında kaçı asker, kaçı eşkıya, kaçı sivil halk, kaçı aradakiler olmak üzere kişinin öldüğü asla bilinmeyecektir. Çünkü hiç sayı kayıtlara geçirilmediği tahmin edilmektedir. Kimi kaynaklara göre astronomik rakamlara varan ölüm olmuş...Bu kaynakların çoğu da İngiliz orijinli kaynaklardır. Burada akla gelen husus şudur; Dersim dağlarında Mehmetçiğe kurşun sıkan asilerin cesetlerini tabutlara yerleştirmek için İngilizler görevli gözlemci (!) mı yollamışlardı? İlginç değil mi, ölü sayısının İngilizler tarafından verilmesi? Nitekim İngiliz elçiliğinden çıkan raporda bazı rakamları bu yazının ilgili bölümünde okuyacaksınız. Belki de en ilginç “püf nokta” olarak adlandırılabilecek gerçek burada saklı gibi geliyor insana... İsyancılar tarafından şehit edilen Mehmetçiklerin sayısı mutlaka Genel Kurmay arşivlerinde vardır. Merak eden öğrenebilir. Ancak dikkate değer bir şehit etme, pusu kurma veya tuzağa düşürme şeklini burada örneklemekte yarar vardır. Dersim asileri tarafından yakılıp yıkılan köprülerin yokluğu nedeniyle,Munzur çayını el-ele tutuşarak geçmeye çalışan bir bölük askerin pusu kurularak katledilmesi...“Munzur çayı kızıl aktı” diyenlerin aslında bu olayı anımsatmaları gerektiğini de belirtmekte yarar vardır. Karadan ilerlemeye coğrafi olarak imkân olmadığı için hava bombardımanından sonra kara birlikleri tarafından taranan kırsal kesimde, köyler aranarak, gezilerek asilerin taraftarı diye çok sayıda insanın “haksız”yere kırılmasına sebep oldukları iddiaları her zaman gündemde olacaktır. Her ne kadar devlet gücünün ispatı olarak algılansa da gözdağı verme amacını aşan bir durumla karşı karşıya kalınmıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 (NOT: Dersim isyanının bastırılmasından sonra hem bölge valisi Korgeneral Abdullah Alpdoğan görevden alınması,hem de İsmet Paşanın başbakanlıktan istifa ettirilmesinin ardındaki gerçek, Dersimde kullanılan sınırsız güç nedeniyle çok fazla masum insanın ölmesi gösterilmesi tartışmaya açık bir konudur.RD) ** (Yorum ve irdeleme:“Osmanlı İmparatorluğunun geriye kalan külleri üzerine kurulan bir ulus devletin bir bölgesinde, feodalizmin devamını sağlamak için devletin koyduğu kuralları tanımayan ve bunlara isyan eden bir zihniyetle hareket edenlere karşı devlet ne yapmalıydı?”, sorusunun burada irdelenmesi gerekir. Çünkü, işin temel boyutu anlaşılmadan popülist ve sloganımsı birtakım yaklaşımlarla konu “güme” gidebilir. Doğrudur, devlet bu isyanın bastırılmasında orantısız bir güç kullanmıştır. Bu bellidir. Dahası, beş ay Dersim dağlarında direnen eşkıyanın ne pahasına olursa olsun mutlaka başının ezilmesi kararı karşısında birçok masum insanın da hayatını kaybettiği de bir gerçektir. Dünyada olup biten isyanlarda sivil halkın zarar görmediği bir isyan baskını var mıdır? Devletin hiçbir şekilde onaylayamayacağı, kontrol dışı olaylar da yaşanmış olabilir, bu ihtimal her zaman vardır... Fakat tüm bunlar devlete karşı isyan etmeyi haklı kılmaz. Ortaya konulan söylemlere bakılırsa sanki Seyit Rıza, “..haksızlıklara karşı gelmiş, halkını korumuş bir halk kahramanı imiş havası yaratılmaktadır...” Hâlbuki Dersim halkına refah, güvenlik getirmek isteyen devlete kafa tutmuş; yol, yolak, köprü, okul emniyet istememiş. Feodalizmin her türlüsü Dersimde gücünü sürdürmek istemiş! Peki, ala, bu mu halk kahramanlığı? Bunu iddia edenlerin akıl ve mantık düzeylerinde ciddiyet var mıdır? Şu mantığı anlamak çok güçtür; devlete isyan eden, halkına, askerine, polisine silah çekenin karşısına devletini, vatandaşını korumak için devlet dikildiği zaman devlet suçlu, isyan eden mağdur olacak, öyle mi? Dersim olayında bölgenin coğrafi yapısından kaynaklanan zorlukların getirdiği “kinlenmenin” de etkisiyle asker işi kökten hal etmek için sivil vatandaş ile isyancıyı ayırt edemeyecek duruma getirilmiştir. Orantısız güç kullanmak şartların getirdiği bir mecburiyettir. Bunu bugünkü mantıkla onaylamasak ta acı bir gerçektir. Ebetteki masum insanların hayatını kaybetmesi üzüntü verici, fakat bu şu anlama gelmez; isyanı bastırma hareketi sırasında sivil masum insanların da ölmüş olması demek bir etnik ya da dinsel grubu yok etmek anlamına gelmez. Dersim isyanı sırasındaki güç kullanmanın amacı, asla böyle sistemli bir saldırıyı gerçekleştirmek değildir. İsyancılara karşı yapılmıştır, sivil halka karşı yapılmamıştır; bunun dışında farklı değerlendirilmesi de zaten yanlıştır. Her milletin tarihinde isyanlar vardır, bizde de çok olmuştur. İsyan bastırmak “hata” olarak algılamak,“devlet” olma esprisini anlamamak demektir. İsyanın yanlışlığı kadar isyanı mağdur göstermek kadar yanlıştır. Devlete isyan eden kim olursa olsun mutlaka başı ezilmeli ve hizaya sokulmalıdır. Dersim isyanını yapan feodalizmin unsurları olan “Kürt” topluluklarının yaptığı isyan, kabahat “masumane” sayılmaya çalışılacak da Konya’da, Bolu’da yapılan “Türk” isyanları “suçlu” sayılıp yok edilecek... O zaman şu mantık mı geçerli olsun; “Türkler isyan etti derhal yok edilmeli, fakat Kürtler isyan etti okşanmalıdır.” Böylesine sakat bir mantık dünyanın neresinde var olmuş? İsyancı Kürt mağdur da, isyancı Türk suçlu! İster Dersim isyanı, ister Şeyh Sait isyanı, ister Konya, ister Bolu Türk isyanları olsun devletin bunlara ayrı gözlükle bakması asla mümkün değildir. Devlet devletliğini göstermeli gerekeni yapmalıdır. Ki Dersimde yapılan da budur. Masum insanların arada ölmesi devleti üzer, fakat haksız kılmaz.İnsan olarak, toplumun fertleri olarak içimiz kan ağlar, acısı yüreğimizde “sızı” olarak kalır... Fakat devletin varlığı ve devamlılığı herkesin ihtiyacı olduğu da unutulmamalıdır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Masum insanların ölmediği hiçbir isyan var mıdır? Orantısız güç kullanımı kınanabilir, tartışılabilir, fakat isyancıyı, isyanı haklı konuma getiremez. Bunun böyle anlaşılması gerekir. İsyan bastırmanın mutlaka silahla olması da gerekmeyebilir. Nitekim Dersimde isyancılara önce işin “sulh ve salah” ile hal edilmesi için öneri yapılmış, tersiyle karşılaşmış devlet! Burada tartışma konusu asla olmayacak bir husus vardır; Atatürk'ü verdiği kararlardan dolayı suçlamak veya tartıştırmak... Atatürk'ü eleştirmek için önce onu iyi anlamak gerek. Anlamak için okumak ve öğrenmek gerek.Okumak da yetmez, düşünmek ve yine oturup düşünmek gerek... Atatürk, öyle ayak üstü üç beş cümleyle ya da sloganla anlaşılacak, anlatılacak, öğrenilecek bir varlık değildir. Vatan aşkı, millet aşkı, bayrak aşkı, hürriyet aşkı engin deniz gibidir... Atatürk’ün Dersim hakkında söylediği ifadeler istismara kapalı ifadelerdir. Devlet başkanı olan bir insanın söylemesi gereken ifadelerdir. Onun yerinde kim olursa olsun aynı şeyi söyler ve yapardı. ** Dersim isyanının sebepleri arasında gerekçe olarak ileri sürülecek hususlar şunlardan hiç biri olmadığının net olarak bilinmesi gerekir. Özetle Dersim isyanın; *güvenlik istemiyle, *hükümet baskısıyla, *adaletsizlikle, *ana dil konuşturmamakla, *özgürlükle, *baskıyla, *kalkınmamışlıkla, *fukaralıkla, *eğitim isteği vs ile hiçbir ilgisi yoktur. Aksine, devlet, güvenliğin hiç bulunmadığı bir yere güvenlik götürmek istiyor. Bunun için de alt yapı hizmeti yapmak istiyor. Okul, yol, köprü yapmak istiyor ki vatandaş rahat ulaşabilsin istediği yere. Su getirmek istiyor ki vatandaş rahat etsin diye. Köprü yapıyor ki vatandaş hayvanıyla suya-sele kapılmasın, azgın ırmak sularında boğulmasın diye... “Neden buna itiraz ediliyor?” İşte bütün mesele bu sorunun cevabında saklı... Yörede egemen olan farklı renklerdeki feodal güçler; ağalar, seyitler, şeyhler, mirlerin egemenliği sona erecek diye, vatandaşları haraca bağlayamayacaklar diye, devletin resmi makamları olduğu için kimseyi zoraki vergilere bağlama şansları olmayacak diye... Kısaca, her alanda çıkarları sarsılacak olan egemen feodal güç sahipleri bunların hiç birini istemiyorlar. Kısaca Osmanlı döneminde nasıl ki Yeniçeri Ocağı’nın mensupları padişahı ya da sadrazamı “istemezük” diyorlardıysa veya Patrona Halil isyanında olduğu gibi “medeniyet istemezük” denilmişse, aynı tekerlemeyi yeniden yaşama geçirdiler ve “asker istemezük, yol istemezük, köprü istemezük, okul iztemezük...”diyorlardı ve devlete karşı başkaldırıyorlardı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Asiler bu “istemezüklerle”de kalmıyorlar, yöreye iskân edilen askeri birlikleri, karargâhları, askeri karakolları basıyor, yakıyor, yıkıyor, Mehmetçik-subay şehit ediyor. Devletin yaptığı köprüleri yakıp yıkıyor... Dersim isyanın sebebi de işte bu feodal yapının devamlılığı ya da yok edilme mücadelesine dayanıyor. Dersim isyanı, feodal yapı ile devlet arasındaki bir mücadeledir. Şimdi bu manzara karşısında vicdanı olan elini vicdanına, olmayan da elini “cebine” koysun ve bir an için düşünsün; siz Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın yerinde olsanız ne yapardınız? Devleti temsil eden herkes bunu düşünmelidir... Seyit Rıza’nın isteklerini kabul edip geri mi çekilseydi devlet Dersimden? Dersimin kalkınmasını değil de soyulup baskılanması için şeyhlere, seyitler, ağalara mı bırakılsaydı? İşte bütün mesele bu sorulara verilecek cevaplarda saklıdır... İşte size işin ana teması; nasıl bakmak istiyorsanız öyle bakınız, fakat gerçekleri de görünüz... Bakmak yetmez, görmek gerek... RD) Düzenleyen ESTERGON : 13-12-2011 at 02:04. |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (10)
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Dersim İsyanı Hakkında Yabancı Temsilcilerin Raporları Dersim İsyanı hakkında farklı ülkelerin temsilciliklerinden gelen mesajların en göze çarpanların ABD ve İngiltere büyükelçiliklerine ait olduğunu belirtmeliyim. Dersim hakkında hazırlanan raporun içeriği o kadar net olarak aktarılmış ki, sanki Dersim eşkıyalarıyla birlikte oturulup yazılmış. İşte ABD’nin Ankara Büyükelçiliğinden yazılan raporun içeriği... ** ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Dersim İsyanı Hakkındaki Raporu “Dağlık olan coğrafi yapısından dolayı, bölgenin erişilmesi güç bir durumda bulunması, bölge halkının geri kalmışlığı, sorunun temelini oluşturmakta. Sert iklim şartları, toprağın işlenmesinde önemli güçlükler yaratıyor. Hırsızlık ve eşkıyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız yöre insanları değil, komşu vilayetlerin insanlarını da etkileniyor. Toplumun sosyal yapısı tipik feodal özellikler taşıyor; geniş halk yığınlarının hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri sağlıyor. Türk hükümeti ekonomik açıdan sorunu çözmeye çalışıyorsa da, yöre insanları yollar, okullar, köprüler vs., yapılmasına karşı koyuyor. Son ayaklanma, hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programını, daha önce elde ettikleri haklara tecavüz olarak gören aşiret reisleri tarafından başlatıldı.” ** ABD elçiliği tarafından verilen bilgi raporunda durumu somut örneklerle açıklamaktadır. Son dört aydan beri “açılım-saçılım-kaçınım” komedisiyle ortaya çıkanların en önemli hizmetleri, Dersim olaylarını istismar ederek daha açık konuşulmasına sebep olmalarıdır. Bugünlerde tartışılan Dersim konusunda doğru-yanlış pek çok söz söylenmektedir. Günlük politika yapma bahanesiyle aktör politikacılar da işin tam anlamıyla batağına girmiş durumda... 1938'e kadar Anadolu’da feodal kaynaklı isyanların merkezi Dersim idi. Osmanlı devletine yapılan birçok başkaldırı kendi haline terk edilmiş bir bölgenin feodal güçlerin kemikleşmesine sebep olmuştur. 1938'den sonra ise Dersim “cezalı topraklar” konumuna düşürüldü. Bu tarihten sonra bu bölgeye devlet girdi, feodal etkenlerin güçleri bertaraf edildi. Bu vatan toprağında yaşanan acılarını unutulması için devlet gayret gösterdi, yaraları sarmaya çalıştı, ama yarayı sürekli kaşıyıp kanatmak isteyenler vardı… 1938da olayların çıkmasından sorumlu olanlardan ve o dönemde devlette görevli olanlardan da kimse hayatta değildir. Fakat milletlerin milli hafızası olan arşivler, belgeler ve acı çeken insanların geriye kalan nesilleri bu olayları biliyor ve unutmuyor... Artık aynı acıları hatırlamak, tekrar konuşmak kimse istemiyor. Hatırlatılsa bile kime yarayacak bu olayları deşmek? Tabii ki yeni yetişen neslin devlete “düşman” kesilmesinden başka… Şimdilerde bu fikir işlenmektedir… ** Şimdi tekrar dönelim bu günlük “batak” politikaya... Dersim konusunu amaçları için istismar eden terör uzantılarını ve temsilcilerini anlarım, bir dereceye kadar, çünkü amaçları, istismar edecek konu yaratmak ve milletin beynine propaganda sloganları ile yerleşmektir... Her fırsatta anarşi yaratıp “mağdurluk” rolünü oynamak... Fakat ülkenin milli menfaatlerini, birlik, beraberlik ve bütünlüğünü korumakla asli görevli olan siyasi irade, bunu neden istismar ediyor, onu anlamak çok zor... Aslında zor değil, bilen biliyor siyasi iradenin amaçlarını... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Çünkü genelde siyasi kadroların geçmişlerinde tüm bu istismar materyalleri saklıdır... Fırsat düştükçe bu materyalleri kullanmaktan geri durmamışlardır… Devleti idare edenler, cumhuriyetin bazı temel ilkelerine muhalif olabilirler, bari “eş” başkanlığını yaptıkları BOP mimarlarının büyükelçilerinin yazdıklarına bakıp yerini sağlamlaştırsalar ya... Neden bunu atlıyorlar? Sebebi yakında çıkar diyesi geliyor insanın, fakat hedef belli, gündemi değiştirmek, milleti uyutmak ve “mal bul-muş mağrur” gibi karşıtlarına saldırmak... Baksanıza, Dersim gerçeğini ABD büyük elçisi net olarak açıklamış... Bir muhalefet parti milletvekilinin iyi niyetle verdiği örneği mecrasından çıkartarak, söylemi amacından saptırarak istismar etmeyi marifet sayan bir zihniyet... Diplomat milletvekilinin söylediklerine bakınız, aynı şeyleri ABD büyük elçiliği de söylüyor... Dahası da var; sadece ABD büyük elçiliği mi ki bunları yazan? Tabii ki hayır... İşte size bir başka belge; Dersim isyanının arkasında duran ve onları isyana teşvik eden devlet İngiltere Büyükelçiliği, bakınız neler yazmış? ** Yine, yıl 1937... Konu: Türkiye raporu: Raporun sahibi, İngiliz Büyükelçiliği... “…Dersim bölgesinde iki yıl önce başlatılan özel reform programına tepki olarak ayaklanma çıktı ve bastırıldı. Bastırmak için asker ve uçaklar kullanıldı. Hükümet kuvvetlerinin zayiatı: 1 subay (teğmen) ile 28 asker şehit; 3 subay ile 46 asker yaralı. Asilerin zayiatı: 265 ölü, 20 yaralı, 27 yakalanan, 849 teslim olan. ... Aralarında Seyit Rıza'nın da bulunduğu 7 kişi idam edildi. Hükümet asilere karşı nispeten yumuşak ve merhametli davrandı. Geçmişte jandarmanın sert davranması ters tepmiş.” (Kaynak: Bilal N. Şimşir, Kürtçülük-II, s. 374-416, Bilgi Yayınevi, 2009, Ankara.). ** Peki, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ne diyor? Ona bakalım: Tarih: 14 Haziran 1937, Yer: Türkiye Büyük Millet Meclisi. Konu: Dersim isyanı (Kaynak: TBMM arşivi, tutanaklar). “Şimdiye kadar olan Dersim tecrübeleri, orada hükümetin bir emrine karşı muhalefet olunca, mühim bir kuvvet toplayarak o mıntıkada ciddi tedibat yapmak ve bırakmak... Biz buna “sel seferleri” dedik. Memleketin bir tarafında bir hadise çıkınca onu kuvvetli bir surette ve sel halinde gelip geçmekten bir fayda hâsıl olmayacağı kanaatinde bulunduk. Biz muhalefet edenlerin mukavemetlerini bertaraf ettikten sonra kendi programımızın hiçbir şey olmamış gibi takip olunmasını esaslı vazifemizden saydık. ... Yol yapıyoruz, mektep yapıyoruz, karakol yapıyoruz. ... Cumhuriyet Hükümeti oraya ıslahat programını süs olarak, heves olarak götürmedi. Ne kadar müşkülata uğrarsa, ne kadar çok sene sürerse (sürsün) yaz ve kış bu programı biz orada tatbik edeceğiz”. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 ** Dikkatimizden kaçmamalıdır; başta ABD ve İngiltere büyükelçiliklerinden çıkan raporlarda yazılanlar, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Dersim’e uygulamayı düşündüğü, fakat buna fırsat verilmeyen ıslahat programlarını açık ve net bir şekilde açıklıyor. Politikacılar, konuyla ilgilenen yazar ve araştırmacılar Dersim konusuna yaklaşırken gerçekleri saptırmadan doğruları söylemeli ve yazmalıdırlar... Peki, neymiş o gerçek; bazı odaklar tarafından iddia ve istismar edildiği gibi, Dersim isyanının bastırılma işleminin “Kürtleri yok etmek” ya da “Alevileri kesmek” ile hiçbir ilgisi olmayan bir olay olduğudur... Bunu böyle yorumlamak ve anlatmak ne akıl ne de mantık ölçülerine sığar… |
|
|
|
|
|
#11 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (11)
Canlı Tanıkların Dilinden... Gazeteci Günerkan Aydoğmuş anlatıyor: “Rahmetli Ninem anlatırdı; Ağın’ın Karasu’ya dönük bir tepesinde, 1937-38 yıllarında, Ağınlılar bir mevzi yaparak ellerinde silahlarla Dersim’den gelecek eşkıyaya karşı nöbet tutarlarmış. O yıllarda Karasu’yu geçip gelen Dersim eşkıyaları köyleri basarak soygun yaparlarmış. Bir gün soygun yapan eşkıyaları Ağınlılar silahlarla kovalayarak Karasu’ya kadar götürmüşler. Eşkıyalar Karasu’yu yüzerek Dersim tarafına geçince oradan Ağınlılara silahla ateş etmeye başlamışlar. Dersimlilerin bu eşkıyalıklarıyla ilgili Ağın’da çok hikâyeler anlatılır. Ben de Tunceli’de okurken 1960’lı yıllarda bizzat Tuncelili yaşlılarla bu konuyu görüştüğümde bana; “Devletin hiç bir suçu yoktur, suç buradaki büyük aşiretlerindir. Onlar küçük aşiretlere devamlı zulüm yapıyordu. Büyük aşiretlerin adamları küçük aşiretlerin davarlarını çalıyor, onlardan haraç alıyorlardı. Devlet buraya karakollar yapmaya başlayınca bu büyük aşiretler rahatsız olmaya başladılar. Yani onlar otoritelerinin kırılacağını anlayınca devlete karşı isyan ettiler.” Gazeteci Günerkan Beyin ninesinden, aile büyüklerinden naklen dinledikleri ile Tunceli yerli halkından dinledikleri son derece örtüşmeli-uyumlu ve eşkıyanın neler yaptığı ve yapmak istediği ile de tamtamına çakışmaktadır. Buna devlet izin vermek istemeyince feodalizm isyan etmiştir. Feodal yapının içinde etnik milliyetçiliği kaşıyan farklı unsurların da olduğu muhakkak… Feodalite egemenliğini sürdürmek için burada mikro-milliyetçilik esasına dayalı bölücü ve ayırımcı ideolojileri de empoze ettiği muhakkaktır. Zira öyle olmasaydı İngiliz ve misyonerler buralarda farklı amaçlar için çalışmazlardı. ** Dersim İsyanı ile PKK Benzerliği... İnsan gücü bakımından: Dersim isyanına katılan aşiretlerin gücü ile PKK nın gücü bakımından bir kıyaslama yapılabilir. Bu bağlamda Dersim isyanına katılan asilerin gücü ne kadardı? Diye bir soru akıl öncelikli olur. Bu sorunun cevabını tam belirten kaynaklar yok gibi. İsyancı aşiretleri İngiliz ajanları ve ilgili kişiler yönlendirdiğine göre bunların gücünü de en iyi bilenlerin İngiliz raporlarında yazılanlar olduğunu kabul etmek gerekir. İngiliz raporlarına göre asilerin sayısal gücü 1,5–2 bin kişi civarında olduğu yazılmıştır. Kimine göre bu sayı 5-6 bin civarında. Coğrafi avantaj bakımından: Dersim yöresini bilmeyen kimseye durumu net olarak izah etmek çok güç. Coğrafi olarak son derece sarp dağlar ve vadilerden oluşmuş bir yeryüzü düşününüz. Sayısız mağara ve kaya kovukları arazinin tipik özelliği. 1930lu yıllarda böyle bir arazide ulaşım sağlamak ve eşkıya takip etmek son derece zor. Dersim’in bu coğrafi yapısını bugün PKK örgütünün barındığı “Kandil” yöresine benzetmek mümkündür. Der-simli eşkıyalar da PKK eşkıyası gibi dağların zirvelerinde, mağaralarda, kaya kovuklarında, barınıyorlardı. Kendilerini buralarda “özgür” hissediyorlardı. Lojistik destek bakımından: Dersim eşkıyaları, PKK’nın sahip olduğu iç ve dış lojistik desteğe tam anlamıyla sahip değillerdi. Zira yöre zaten fukara, vatandaş perişan, buna rağmen bu perişanlık içinde olan insanlar zorla soyuluyor, ürettikleri ellerinden alınıyor ve sömürü devam ediyordu... Çevre il ve ilçelere baskınlarla soygunculuk yaparak geçinen bir feodal sistem kurmuşlardı. Bunun en tipik örneği yukarıda verilen canlı tanık anlatımlarıdır… Lider kalitesi bakımından: PKK'yı idare edenler eğitimli ve uluslar arası desteğe sahip kadrolar tarafından yönetilmesine karşın Dersim isyanında önder olarak seçilen Seyit Rıza okur-yazar olduğu bile şüphelidir. Ümmi sayılabilecek kadar eğitimsizdir. Sadece din motifli bir otoriteye sahiptir. Yönlendirenler ise daha çok yabancı kökenli ajanlar ve onlara liderlik yapan Baytar Mehmet Nuri Dersimi dir… Kullanılan manevi argüman: Dersim halkını kandırmak için dini motiflerden sayılan “seyitlik” payesi kullanılmıştır. Liderin seçiminde bu önemli bir taktiktir. Din motifli fakat gizli etnitisite bağlamlı bir ideolojik yaklaşım halka hiç anlatılmamış, sadece lider kadrolar biliyor olabilir. En egemen görüş feodalitenin son bulma korkusudur. Zorbalık ya da din istismarcılığına dayanan nüfuzunu kullanan ve halkı sömürerek varlığını devam ettiren bir feodalite vardı. Bunu devam ettirmek için farkında olarak veya olmayarak dış destek de almakta sakınca görmüyorlardı. Aslında hakları ve kendilerine ait olmayan yetkilerini devletle paylaşmak istemiyorlardı. Yıllardan beri geldikleri “başıboşluğu” kural ve kanun tanımazlığı istiyorlardı. Özetle Devlete tabi olmak istemiyorlardı, amaçları ve istekleri kendi başına buyruk olmaktı... PKK ise daha çok “Marksist” ya da “Leninist” düşüncenin rotasında olan, dini değerleri esas saymayan, materyalist bir düşünce etrafında ırkçılığı öne çıkaran bir yapıyı esas alınmış. Zaman içinde bu esaslardan bazı değişiklikler yapılmış. Fakat esas rotayı siyasi “Kürtçülük”e yöneltmeyi son değişim çaresi olarak görmüştür. Bugün egemen olan mikro milliyetçiliğe dayalı siyasi “Kürtçülük” ırkçılığıdır. PKK’nın diğer bir farkı da klasik feodalitenin alternatifi olarak, yani “modern feodal model” olarak ortaya çıkmıştır. Dersim’de şeyh, seyit, ağa, mir nüfuz sömürgeciliği vardı; eroin, silah, kadın, organ, militan ticareti –sömürüsü– yoktu. Günümüz feodaliteye göre, Dersim’de son derece masumane kişisel feodal istemler vardı. PKK feodal sisteminde ise ağaların lakapları değişmiştir; yeni model feodalizm çok farklı kulvarlarda kendini gösteriyor; “terör ağaları”, “siyaset ağaları”, “uyuşturucu ağaları”, “kışkırtma ağaları”, “aracılık ağaları”, “ideoloji ağaları”, “iletişim ağaları” vs modeller var... Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Bugünkü feodal güçler son derece eğitimli ve dünyanın süper güçlerinin desteğine sahipler… Bu bağlamda da Dersim isyancılarından çok daha güçlü ve ileridedirler. Liderlerinin çoğu kravatlı ve papyonludur! Dağdan çok kentte ve lüks yaşam erbabıdırlar… Fakat cepheye sürülenlerin büyük kısmı “genç” ve “çocuk” denilen “maşa güçler”dir; bunlar son derece zavallı ve çaresiz, bir kısmı bu çaresizlikten verilen 10TL harçlıklı kandırılmış saf ve temiz insanlar… Bir kısmı da inanmış ve “ölümüne isyan” diyen beyin-yürek-vicdan hattı kırılmış “şartlandırılmış” kadrolardır. En tehlikeliler de bunlardır… Bu yeni “ağalık modellerin” bir kısmı özel korumalı “dağda”, bir kısmı siyasette, bir kısmı TV ekranlarında, bir kısmı kentin en lüks semtlerinde, bir kısmı gazete köşelerinde, bir kısmı uyuşturucu pazarında “patron” konumunda yerleşmiş durumda olmalılar ki bu feodal yapıyı devam ettirebilsinler. Tabii ki bu örneklemeler, yaşanan olaylara dayandırılarak öne çıkan varsayımlardır. Feodal yapının devamı için yeni model arayışlarıdır. Her nedense “Kürt” kökenli sade vatandaşlarımız, muhterem kardeşlerimiz bir türlü bunun farkına varmak istemiyorlar. Kendileri üzerinde sömürüye devam eden, ağızlarında “barış ve demokrasi” tekerlemesini düşürmeyenler aslında “faşist ağalar”, “faşist feodalizmin” temsilcileridir… (İrdeleme-yorum: Ey “Kürt” kökenli olduğunu söyleyen ve kendini öyle hisseden kardeşim, arkadaşım, dostum, öğrencim, komşum, yoldaşım, meslektaşım, kısaca sadece vatandaşım; hiç düşündünüz mü ki bu yeni feodal güçlerin çocukları nerelerde okuyor, hangi ülkelerde sefa sürüyorlar, hangi yeni siyasi ağanın köşkleri, hanları, hamamları, arazileri, çiftlikleri, konakları, yazlıkları var? Sizleri, yine piyon olarak kullandıklarının farkına ne zaman varacaksınız? Seyit Rıza ve gariban takımı nasıl ki yerli aracılarla emperyalistlerin oyununa geldiyse, sakın ola ki siz aziz vatandaşlarım, evet siz de böyle bir oyuna gelmeyesiniz! Yazık olur hepimize, yazık olur bu güzelim ülkeye… Ağızlarında nakarat olarak söyledikleri “barış ve demokrasi” laflarını tamamen gerçek yüzlerini saklamak ve siz sade vatandaşları biraz daha sömürmek için, siyasi ikbal kazanmak için kullandıklarını lütfen anlayın artık… Bunların hangisinin çocukları, yakınları ellerinde taş ve Molotoflarla devletin polisine, askerine saldırıyor? Hiç düşündünüz mü ki o sokaklara salınan gençlerin, çocukların cebine beş-on TL konularak “ölüm setine” nasıl ve ne için sürüldüğünü? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Bu sahipsiz-ekonomik sıkıntıda olan gençlerin nasıl “piyon” olarak kullanıldığını, devlete karşı “kin ve nefretle” dolu yetiştirilerek amaçları için “sermayesiz nefer” olarak kullanıldığını düşündünüz mü? Evet, hiç düşüneniz oldu mu bunları? Tüm bu yeni feodal modellerin emrinde köle gibi çalışan, yine her işte kullanılan, sömürülen, saf-işsiz-güçsüz-kışkırtmaya hazır taze güçler vardır. Bu vatandaşlar tıpkı eskideki gibi kullanılarak sömürülmektedir. Ancak sömürülmenin şekil bakımından farkı var; eskide ağalar, seyitler, mirler vatandaşı köle gibi tarlada, sürü peşinde koşturarak, hizmetkârlık yaptırarak emek sömürüsü yapıyorlardı. Şimdikiler ise tarlada değil, kentlerin sokaklarında anarşi aracı, terör aracı olarak kullanıp siyasi ikballerini garantiliyorlar. Onların kandırılmışlık psikolojisini, enerjilerini, yine emeklerini sömürüyorlar. Gençliklerini, toyluklarını, heyecanlarını, duygularını sömürüyorlar. Ağaların ismi ve pozisyonu değişmiş olabilir, fakat sömürü yine devam ediyor. Artık “Kürt” kökenli vatandaşlarımız bunun farkına varmalı ve kendilerine kötülük yapanları teşhis etmeli, tanımalıdır... Terör örgütü ile ilgili çözüm önerilerinde kimse PKK’nın nasıl ve neden ortaya çıkmış olduğunu irdelemiyor, bunun kaynağının feodalizm olduğundan kimse bahsetmiyor. Örneğin, çözüm arayan siyasi ve sivil odaklar güneydoğu Anadolu’daki ağalıktan, şeyhlikten, seyitlikten, mirlikten hiç bahsetmiyorlar! Acaba neden? Bunların yerine geçmeye aday yeni feodal modellerden; “terör ağaları”, “siyaset ağaları”, “uyuşturucu ağaları”, “kışkırtma ağaları”, “aracı ağalar”, “ideoloji ağaları”, “iletişim ağaları”, “militan ağaları”, “reklam ağaları” vs modeller var... Açılım denilen ucubeden bunlardan hiç bahsetmiyorlar... Acaba neden? ** Verilen tavizler bağlamında ne farklar vardır? Örneğin PKK ve yandaşlarına tanınan avanslar, tavizler Dersim isyancılarına tanındı mı? Bu sorunun birçok boyutu vardır. Günümüz siyasi irade ile 1937 yılı siyasi iradesi arasında bir benzerlik olabilir mi ki? Dersim’de kandırılmış fukara insanlar ile yerli hainlerin önderliğinde devlete isyan vardı, fakat devlet yine de taviz vermiyordu, devleti idare ettiklerini sanan bugünküler teröristlerle, temsilcileriyle pazarlık yapmaktadır. Taviz üzerine taviz verilmektedir. Atatürk’ün ölüm yıldönümünde, milli devletin kurucusuna nispet yaparcasına, milli devleti parçalamak isteyenlere, onların iç ve dış örgütlerine tavizler verilmektedir... Terör örgütünün temsilcileriyle doğrudan ya da dolaylı olarak pazarlığa giren siyasi irade bu hareketleriyle PKK ya büyük şanslar, tavizler vermektedir, pusuda bekleyenler ise bu fırsatı kaçırmamakta ısrarlı... Dersim bahane edilerek cumhuriyete, Atatürk’e, milli değerlere sövülmektedir. Bir kısım entel gafiller de Atatürk üzerinden nemalanmaktadır. TBMM de muhalefetten gelen bir örnekleme, bilinçli olarak ve zamanlaması açısından da müthiş bir ayarlama yapılarak konu amacından saptırıldı. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk döneminde Dersim’de devlet otoritesine isyan vardı, İngilizlerle işbirliği yapan hainlere karşı yapılan devlet uygulamalarıydı. Bugün de devleti yıkmaya, milleti ayrıştırmaya yönelik açık faaliyetler vardır. Dersim dönemi ile bugünküler arasında işte bu fark var… ** Tüm bunları dikkate alarak şu sorulara yanıt arayalım; Atatürk Şeyh Sait ve taraftarlarıyla pazarlık yaptı mı? Hayır... Dersim isyanını yapanlar ile “evet, Dersim muhtariyetini, feodalitesini kabul ediyorum” diye bir ifadesi olmuş mudur? Hayır... Dersim isyancılarının sözcüleriyle, temsilcileriyle pazarlığa oturup birtakım şartları konuştu mu? Hayır... Yabancı ülkelerin istihbaratlarından yararlandı mı? Hayır... Peki, Dersim konusunu neden bu kadar ustaca istismar ettiler? Çünkü siyasi iktidara bir çıkış gerekliydi. Gündemin değişmesi gerekiyordu. “Kürt açılımı” dedikleri Türk milletini ayrıştırma projesi tam “Arap saçına” dönmüşken, terör yandaşları “açılım bitti” diye ilan verirken, teröristler törenlerle karşılanırken, “Habur felaketi” beyinlerde taze iken muhalefetin “Dersim” açıklaması iktidar için adeta “can simidi” oluverdi. Dersim isyanı ile Alevileri ilişkilendirmek ve Atatürk’e olan kinlerini kusmakla siyasi iradenin ne kadar tarihi gerçeklerden uzak olduğunu göstermiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Devlete isyan eden her renkten yobazlar, feodalizmin her türlüsü; ağalar, din tüccarları, aşiret başları, derebeyleri, eşkıyalar, asker kaçakları, adi ve ağır suçlular, hapishane kaçkınları, vergi ödemeyenler, kışlaları basıp askerleri katledenler, gençlerini askere göndermeyip kendi güvenlik güçlerini yaratmaya çalışanlar, eşkıyalıkla zorbalıkla istediklerini elde edeceklerine inananlar... Evet, bunların tümü vardı Dersim1937–38 yıllarında... Bugün PKK terör örgütü ne yapıyorsa, dün Dersim’de isyanları çıkaran çeteler aynısını yapıyordu. Hiçbir farklılık yok, onlarla masaya oturulmadı, fakat PKK örgütü temsilcileriyle pazarlık yapılmaktadır. En büyük fark buradadır. Devlete karşı gelmeyi, silah zoruyla istek sağlamayı bir alternatif yöntem olarak kamuoyuna sunuluyor. Böyle bir durumda ne denebilir ki? Buyurun cenaze namazına mı? R.D.) |
|
|
|
|
|
#12 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (12)
Cumhuriyet Dönemi İsyanları ve Dersim İsyanı ile ilgili Yasa Hükümleri... Dersim İsyanı, 1925 Şeyh Sait ve 1930 Ağrı İsyanı’ndan sonra Cumhuriyet döneminin üçüncü büyük isyandır. Dersim hakkında kanıtlayıcı belgelerin hepsi Genel Kurmay Başkanlığının arşivlerinde saklıdır. Devlet kurumunun Dersim’e müdahalesini detaylı gösteren bir tek yayın vardır; o da, Genel Kurmay Harp Dairesi Başkanlığı tarafından yayınlandığı kabul edilen bir tek kitaptır. Bu kitabın müellifi de Reşat Halli olup, “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” adını taşıyor, yayın tarihi ise 1972 dir. Bu isyanlar hakkında en az bilgi sahibi olunan isyan Dersim İsyanıdır. Örneğin Ağrı İsyanı (1926-1930) Dersim isyanına göre daha uzun sürmüş ve devlete sıkı şekilde direnç gösterilmiştir. Bunun sebebi de Ağrı isyanının çok örgütlü olmasıydı. Arkasında “Azadi” ve “Hoybun” örgütleri vardı. Bazı şeylerin son derece yüzeysel bulunması ya da öyle kabul edilmesi de devletin kararlı olarak üstüne gitmemesini gerektirmiş olabilir ve bu nedenle de isyan uzun sürmüş olabilir. İlginç olarak hem Şeyh Sait hem de Ağrı İsyanlarına Dersimlilerin katılmamış olmasıdır. Ağrı İsyanının bastırılması sırasında Dersim’e de müdahil olmayı istemiştir M. Kemal… Fakat şartlar geciktirmiş… Bu konuda Seyit Rıza’nın çok yakın dostu ve dış bağlantılarını sağlayan, İngiliz ajanlarla ilişkilerini tayin eden, Seyit Rıza’nın teorisyeni denilebilecek kişi olan Baytar Mehmet Nuri Dersimi birçok olayın yönlendiricisi durumunda olmuştur. Yazdığı “Dersim Tarihi” isimli kitabında şunları söylemektedir: “Kürt kahramanların faaliyetinin 1930 yılı başlarında alevlendiğini ve bütün Kürdistan’ı içine alacak şekilde yayıldığını Dersimli Seyit Rıza’ya haber vererek bu hareketi desteklememizin zorunlu olduğunu bildirmiştim. Bunun üzerine Seyit Rıza ve Keçalan aşiretleri 1930 ilkbaharında ayaklanarak, Erzincan ve Erzurum mıntıkalarında bulunan Türk kuvvetlerine şiddetli saldırıya başladılar. Seyit Rıza’nın başlattığı bu ayaklanma mıntıkası günden güne yayılıyor ve bu, Türklerin korkunç gelişmeler oluşturuyordu.” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Bu isyan hareketinin aslında teorisyeni ve İngiltere ile dış bağlantılarını, desteğini sağlayan kişi olarak Baytar Mehmet Nuri Dersimi açık olarak Dersim’deki isyanın tüm boyutlarını da yakından takip ediyordu. Maddi olarak pek çok özveride bulunan Dersimlilerin isyan süresince bir tabur Türk askerini imha ettiklerini ve bir taburu da esir aldıklarını, açıkça yazıyor. Dersim’e saldıran uçaklardan birinin düşürüldüğünü, Türklerle işbirliği yapan Dersimli aşiretlerin mensuplarını imha edildiğini de yazıyor. Türk kuvvetlerini bu coğrafyada püskürttüklerini detaylarıyla verdiğine göre Dersim isyanının bizzat içindedir. Baytar Dersimi’nın yazdıklarını yalanlayacak ya da teyit edecek ayrı bir kaynak olmadığına göre bunların “doğru” kabul edilmesi gerektiği kanısındayım. Belki moral destek için abartılı ifadeler kullanılmış olabilir, fakat bunu test edebilmek mümkün değildir. Ancak bir gerçek vardır ki Cumhuriyet döneminde İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya, Celal Bayar tarafından hazırlanan pek çok “şark meselesi” hakkında raporların yarısından fazlasını Dersim konusu oluşturur. Devletin “şark ıslahat planı” kapsamında bir takım tedbirler aldığı biliniyordu. Bunlar Şeyh Sait isyanıyla uygulanmaya başlandı zaten. Örneğin ruhsatsız silahların toplanması gibi... Dersim olaylarının başlamasına sebep gösterilen iki kanun çıkarıldı, devlet tarafından… 1934 ta çıkarılan İskân Kanunu ile 1935 de çıkarılan “Tunceli Kanunu” bölgenin geleceği hakkında belirleyici hükümler taşıyordu. “Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak icra vekillerince yapılacak bir programa göre düzeltilmesi dâhiliye vekâletine verilmiştir.” İskân yasakları ile ilgili olarak da kanunda şu hükümler vardı: “Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskân ve ikame yasak edilen yerlerdir.” İskân Kanunun ilginç olan diğer bir yanı ise, anadili Türkçe olmayanlar kendi soylarından olmayan yerlerde iskân edilecekler, yine anadilleri Türkçe olmayanlar bir arada iskân edilmeyecek, hatta aynı aileden 4 kişiden fazlası birlikte bulunamayacaktı. Yani bu hükümle çekirdek aile parçalanmış olacaktı. Anadilleri Türkçe olamayanlar Türk köylerine serpiştirilecek ve bu köylerde nüfusun %10 kadarını geçemeyecekti. 25 Aralık 1935te çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” hükümlerine göre emniyet ve asayiş bakımından gerekli görülmesi halinde vali halkı il dâhilinde yer değiştirmeye, il dışına çıkarmaya ve iskâna, il dâhilindeiskân olmasını yasaklamaya yetkilidir. Ayrıca vali cezaları onamaya veya tehir etmeye de yetkili kılınmıştı. Dersim bölgesinden sorumlu General Abdullah Alpdoğan’ın ne kadar olağan üstü yetkilerle donatıldığını bu yasa hükümlerinden anlamak mümkündür. Bu kadar geniş hükümler ve yetkiler içeren yasalara sahip bir vali eğer yasa hükümlerini “yanlış” yönde kullanırsa “felaket” olabilir… Bir bakıma bu kanun isyan etme potansiyeli olan kişileri asimile etmek suretiyle uluslaştırma ve kuşatma projesi olduğu belliydi. Bunun ne kadar başarılı olduğunu bugün görmek mümkündür! Dersim isyanının başlama noktası olarak her ne kadar Dersim’in stratejik noktalarına askeri karakolların inşaata başlamasıyla patlak veriliğini kabul edilse de zaten toplum buna hazırdı. İnşaat işini yapacak olan halkın yerlisi idi. Devletten alınan ihaleler belli kesimlere menfaat sağlarken, bir kısmını da kıskandırıyordu. Kürt aşiretlerinden zayıf olanlar zaten eziliyordu, bir kısmı devlete bağlılıklarını ilan etmişti, bir kısmı da “tarafsız” kalmayı yeğliyordu ki bunların çoğu devletten iş alan gruplardı. İsyana meyilli ve güçlü aşiretler ise bir tesanüt oluşturdular, çünkü esas güç onlardaydı, sona erecek olan da onların hegemonyasıydı. Bu konuda Nuri Dersimi’ye göre bu aşiretlerin başında gelen en güçlüleri şöyleydi, Seyit Rıza başta olmak üzere “Absane Jorin, Ferhadan, Karabalyan, Bextiyar, Yusufan, Demenan, Heyderan ve kısmen Kalan aşiretleri güçlü ve sıkı iş birliği yapmış.” ** Dersimlilerin Zorunlu İskânı... Dersim isyanı ve arkasından gelen harekâtın sonunda devletin bölgeye hâkim olmasını sağlamak için devlet yeni önlemler aldı. Bu önlemlerden biri de 1938'de çıkarılan “Zorunlu İskân Yasası” idi. Bu yasaya göre, yöre halkından binlercesi Türkiye’nin farklı bölgelerine gönderilerek zorunlu iskâna tabi tutuldular. Türkiye'nin birçok yerinde aslen 1938 Dersim isyanıyla göç ettirilmiş iskâna tabi tutulmuş insan vardır. Özellikle zorunlu göçün uygulandığı aşiretler, 1938 de isyana katılan aşiretlerin mensuplarıydı. Devlet bu hususa dikkat etmiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Nitekim yıllar sonra da olsa 1938 göçmenlerinin 2. ve 3. kuşak insanları, devlete olan “kindarlıklarını” unutmadılar, kin kaynaklarını beslediler, işlediler ve kemikleşen bir “kin” bloğu oluşturdular. Devlete karşı yeni hareketlerde bulunmak üzere örgütler kurdular. Bu örgütlerin yapısında ne şeyhlik, ne ağalık, ne de seyitlik vardı; daha çok Marksizm-sol düşünce vardı. İşten bu kuşağın temsilcilerinden birini çok yakından tanıdım; İbrahim Kaypakkaya... Nam-ı diğeriyle “İbo” olarak bilinen Kaypakkaya da 1938 isyanında Çorum’a sürülmüş Dersimli bir ailenin çocuğuydu. Ve devletin parasız yatılı imkânlarıyla okuyordu. Öğretmen okulundan Yüksek Öğretmen Okuluna, oradan da Üniversiteye uzanan bir eğitim yolunda yürümüştü. İşin garip tarafına bakınız ki aynı kişi, imkânlarıyla okuduğu devletin sistemini yıkmak için örgütler kurmuş ve bu yolda hayatını vermişti. Fakat Dersim isyanında olan-biten olaylar beynine çok iyi işlenmiş ve ruhu devlete “düşman” bir maya ile mayalanmış olmalı ki, yine devletin verdiği imkânları kullanarak devlete karşı gelen bir örgütlenme içine girmişti. Liderliğini yaptığı örgütle gerçekleştirmeyi hayal ettiği sosyalist devrim için mücadele alanını da Dersim bölgesini seçmişti. Kurduğu örgüt “TİKKO” (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Partisi-Marksist Leninist çizgide) Dersim bölgesinde çok fazla taraftar-taban bulmuş olmalı ki oralarda barınabildi. Bölgede PKK'nın etkin varlığına rağmen TİKKO, Dersim bölgesinde daha etkili oldu. Üyelerinin çoğu o bölgede yaşayan ya da oradan göç ettirilen vatandaş çocuklarından ya da son kuşaklardan oluşmuştu. Diğer bir deyişle bu örgütün temel elemanlarını 1938 isyanıyla zorunlu göçe tabi tutulan ailelerin ye-ni kuşaklarda gençler oluşturmaktaydı. Bunu devletin istihbaratı da, emniyeti de, askeri de biliyor olmalıydı. Bunun bu hale gelmesinin temel sebebi, yetişen yeni nesillere gizliden gizliye verilen telkinlerdir; “Dersim intikamını almak” idealidir. TİKKO’nun Dersim bölgesinde etkin olmasının temel sebebi işte bu intikam alma duygusu olmalıdır. Kimden alacaktı intikamı? Devletten! ** Zorunlu göçle kimler nerelere yerleştirildi? Sorusuna verilecek detaylı cevaplar devletin milli hafızası olan resmi arşivlerde saklıdır. Bu yazının irdeleme sınırlarını da aşar, ancak özet düzeyde konuya dokunarak geçmek yeterlidir. Dersim 1938 İsyanı sonunda çıkarılan mecburi iskân yasası gereğince Dersim'den Batı Anadolu’ya gönderilen ailelerin isyancı aşiretlere mensup olduğunu yukarıda belirtmiştim. Bunların sayısı çok değişkendir. Bilinenlere göre zorunlu iskâna tabi tutulanların sayısını net rakamlarla vermek mümkün değildir. 1938 yılında Dersim bölgesinde yaşayan nüfus çok fazla değildi. İsyan döneminde var olan toplam nüfusa oranla göçe zorlanan Dersim nüfusu göz önüne alındığında, bu rakamın ciddi sınırlarda olduğu tahmin edilebilir. Diğer bir husus da isyan sırasında yetim kalan çocukların bir kısmı devlet kontrolünde “Çocuk Esirgeme Kurumu” kapsamına alınmasına karşın, bir kısım çocuklar da ailelere evlatlık verilmiş olmasıdır. Özellikle yetim çocukların Çocuk Esirgeme Kurumunda devlet himayesine alınması konusunda Kazım Karabekir büyük gayret sarf etmiştir. Üçüncü Ordu Kumandanı Halis Paşa'ya göre 1930'da Dersim bölgesinin tüm nüfusu yaklaşık 50-60 bin civarında tahmin edilmekteydi. Kaynakların çeşitliliği, sayıları da değişken kılmaktadır. O dönemin İçişler Bakanı Şükrü Kaya'ya göre ise Dersim nüfusu 150 bin olarak bildirilmesine karşın 1935 nüfus sayımında nüfus 93 bin olarak kayıtlara girmiştir. Bu rakamlar farklı resmi evraklarda yine farklılık göstermektedir. Dolayısıyla verilen rakamlar her zaman sarih olmayabilir. Bakanlar Kurulu'nun 6 Ağustos 1938 tarihli kararına göre Dersimli 264 haneden insan göç ettirilmiştir. Devletin resmi kayıtlarına göre Dersim yöresinden seçilen 264 haneden 1.816 (isyancı aşiret mensubu) kişi çeşitli vasıtalarla 10 ayrı ilçeye gönderilmiştir. Sonradan ortaya çıkan belgelere göre ise boşaltılan hane sayısının 2.258 olduğu belirtilmektedir. Aynı belgeye göre ise batı illerine göç ettirilen Dersimlilerin sayısı ise 11.818 olarak verilmiştir. (NTV Tarih, Aralık 2009, sayı-11). Rakamlardaki bu tutarsızlığın sebebi belki şöyle tahmin edilebilir; 264 rakamı sadece isyancıların elebaşlarına ait olabilir. |
|
|
|
|
|
#13 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (13)
Anadolu’nun Batı bölgelerine doğru yola çıkarıldılar. Dönemin İçişleri Bakanı Kaya'nın “Dersim Raporu” başlığıyla düzenlediği resmi evrakta, “Batı illerine toplu sürgünün hayata geçiriliş safhası” olarak öngörülen planın uygulama tarihleri, 31 Ağustos - 6 Eylül 1938 arasıdır. Göç ettirme şekliyle ilgili resmi belgelerde çelişkiler de vardır. Örneğin “…zorunlu göç edecek Dersimliler, kara vagonlar üzerinde gönderilir...”denilmesine karşın bir diğer belgede ise “...sevkiyat kara ve deniz yoluyla olur...”diye kayıt düşülmüştür. Dolayısıyla nakil konusundaki çelişkiler sayılar için de geçerli olabileceği şüphesi göz ardı edilmemelidir. Zorunlu göç sonsuza kadar devam eden bir iskân değildir. Zorunlu iskân sürelidir ve 9 yılla sınırlandırılmıştır. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşının bitiminden sonra 1947 son bulur ve Dersimliler yurtlarına geri dönüş yaparlar. Zorunlu göçe tabi tutulan Dersimli vatandaşların sayısı hakkında farklı rakamların olduğu kesindir. Sosyal tarih bu rakamın yaklaşık 7-12 bin arasında bir rakamda olduğu ve Batı Anadolu ile İç Anadolu kent ve kasabalarına yerleştirildiği söylenmektedir. “Dersim 1938 Zorunlu İskân Kararı” Bakanlar Kurulu'nun denetiminde gerçekleşmiştir. Dersim harekâtında, Genelkurmayın verdiği rakama göre ölü ve diri ele geçenlerin sayısı 7.954 kişidir. Ölü sayısı hakkında çok farklı rakamlar var; kimisi 13 bin, kimisi 30-40 bin diyor (M. Nuri Dersimi) Burada anlaşılan şu ki, devlet bizzat isyana katılanları ayrı, katılmayıp taraftar olan veya yeniden isyan potansiyeline sahip grupları ayrı tutmuş. Devletin resmi kayıtları tam olarak açıklandığı zaman bu konu ile ilgili olarak sosyal tarihi gerçekler aslında birbirini tamamlar niteliktedir, rakamsal değişiklikler olsa bile… ** Dersim isyanına katılan kişi sayısı, zorunlu göçe gönderilenlerin sayısı, ölenlerin sayısı hakkında çelişkili bilgiler ve iddialar vardır, dedik. Bu konuda kesin rakam belli olmamakla birlikte bazı resmi raporlarda yer alan rakamları burada sırf bir fikir vermesi bağlamında vermekte bir yarar görmüyorum. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Dersim isyanını bastırmak üzere askerî harekât her ne kadar etkili olmuş görünse de özellikle bazı aşiretlerin dokuz yıl süreyle sürgüne gönderilmesi önemli bir gelişmeydi. Aslına bakılırsa, harekât ancak 1938 yılının sonuna doğru sona ermiştir. Seyit Rıza teslim olduktan sonra da dar bölgesel olarak direnmeler devam etmiştir. Zorunlu göç alanlarının belli başlıları şunlardır: Kayseri – Sarız, Erzurum, Yozgat, Konya, Muş, Antalya, Çorum, Manisa gibi çeşitli iller sayılabilir. Göçe paralel olarak yöredeki silahların toplanması bazı yerlerin “yasak bölge” olarak ilan edilmesi devletin bölgeye hâkim olabilmek için uyguladığı tedbirlerdi. Yöreye “sulh ve sükûn” geldikçe devletin varlığı da tam anlamıyla hissedildi. Şu bir gerçektir ki Dersim İsyanı Türkiye Cumhuriyetine çok pahalıya mal olmuştur. Özellikle bu isyanın Fransızlarla süren “Hatay meselesi” görüşmeleri sırasında vuku bulması, Musul meselesi İngilizlerle “nizalı” olarak sürerken son derece anlamlı ve amaçlıdır. Diğer tarafta ayak sesleri duyulan ikinci dünya savaşına hazırlıklı olmak mecburiyetinde olan Genç Türkiye Cumhuriyeti, ayrıca içten gelen kargaşalar ve isyanların olmasını istemiyordu, olanları da ne pahasına olursa olsun bastırmak kararındaydı. Tarihin hemen her döneminde, Ülkemizin iç ve dış meselelerinde, başta İngiltere olmak üzere, Batılı emperyalistlerin rol oynadıkları asla unutulmamalıdır. Direniş Devamı Ediyor… Dersim’deki isyanlarda bir gelenek oluşmuş… Genelde devlete karşı isyanlar ya da aşiretler arası çatışmalar yaz ve bahar aylarında olurdu. Kış gelince bu çatışmalar biterdi. Buna da “kış barışı” denilirdi. 1938 yılına gelindiğinde bölgesel olarak direnişler devam etti. Bunun üzerine ikinci harekât başladı. Çünkü ne direniş tam bitmişti ne de devletin Dersim için öngördüğü “tedip” ve “tenkil” tam gerçekleşmişti. Bunun için 1938 de ikinci harekât Haziranda başladı ve daha da şiddetlenerek devam etti. Bu aşama resmen “temizlik” harekâtıydı. Askeri birlikler dağ taş, vadi demeden aradılar taradılar. İsyancıları ve destekçileri topladılar. Özellikle Ali Boğazı mevkiinde “Koçan aşireti” direnişe devam etti. Karadan ve havadan bu bölge bombalandı. Çok sayıda ölüm burada oldu. 1938 Ağustosunda yakalananlar sürgün edildi. ** Göçmen Dersimliler Mutlu… 1938’de yapılan zorunlu göç işlemleri sonucu devlet eliyle Dersim’in verimsiz ve çorak topraklarından, haşin kayalıklarından, mağaralarından alınıp Anadolu’nun verimli toprakları olan İç ve Batı Anadolu bölgelerine yerleştirilmelerinden son derece memnundurlar. İlk kuşak belki göçün zorluklarını yaşadı ve bağlı oldukları topraktan, dağlardan, yaylalardan, kayalıklardan ayrı kaldıkları için üzüldüler, fakat sonraki nesiller son derece mutlu ve refah içinde yaşadılar, yaşıyorlar da... Göçtükleri yerlerde çok zengin oldular, toprak aldılar, özgür oldular, şeyhin, ağanın, mirin, seyidin baskısından, hegemonyasından kurtuldular. Tahsil yaptılar, hizmet aldılar, seçtiler seçildiler… Örnek olarak Akhisar’da, Elmalı’da, Cihanbeyli’de, Kulu’da Çorum’da, Manisa’da vs yerlerde mutlu ve huzurlu yaşayan Dersimliler ekonomik ve sosyal bağımsızlıklarını yaşadılar. Hepsi halinden memnunlar… Tesadüfen bu yörelerden karşılaştığım göçmen Dersimlilerden dinlediğim şu ifadeleri son derece çarpıcı ve anlamlıdır; “… beyim iyi ki devlet yollamış atalarımızı buralara, ağaların şeyhlerin baskısında olurduk yine şimdi, bizler burada “insan” olduğumuzu anladık… Zengin de olduk, mal mülk sahibi de olduk… Kimsenin ne Aleviliğimize ne de Kürtlüğümüze karıştığı var… Herkes herkesin kardeşi… Bundan daha iyi ne isteyebiliriz ki? Devlete minnet borçluyuz…” ** (İrdeleme-yorum: Dersim isyanının bastırılmasını bahane ederek geçmişi yargılayan, devleti döven“entel” ve de “dantel” takımına ve çirkin politikacı tipine burada birkaç sözle söyleyeceklerimiz vardır. Şu husus çok net anlaşılmalıdır ki Dersim olayları görünüşte ne bir Alevi ne de bir Kürt isyanıdır. Burada yapılan iş feodalizmin devlete başkaldırısıdır. İşin esası budur; fakat arkasındaki amaç, yani gizli ajanda“Siyasi Kürtçülük” ayırımcılığı, bölücülüğü vardır. Nitekim bunun detaylarını Seyit Rıza’nın İngiltere Dış İşleri Bakanına yazdığı mektupta yazılıdır. Ayrıca Seyit Rıza’nın sağ kolu sayılan ve isyanın teorisyeni ve dış ilişkileri sağlayan kişi baytar Mehmet Nuri Dersimi tarafından “Kürtçülük” üzerine yazılan kitaplarında bunu açıklamıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 TBMM de, 10 Kasım 2009 de görüşülen “Kürt açılımı-aslında PKK açılım-” sırasında konuşulanları çarpıtarak Alevileri ve Kürtleri kullanmak isteyenleri tarihi gerçekleri görmeye davet etmek bizim görevimiz ve hakkımızdır. TBMM de yapılan “Kürt-Türk Sataşması” sırasında, birilerinin Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde, devletin “millilik” kimliğinin tartışmaya açtığı unutulmamalıdır. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet yine ölüm gününde “ölüme aday” anlamında bir zihniyetin mahsulü olarak çözülme ve ayrışma günü olarak anılması amacını gerçekleştirmişlerdir. Bu vesile ile Atatürk’e en büyük hakaretin yapıldığı asla unutulmamalıdır. Atatürk ve cumhuriyet karşıtları, açıktan yapamadıkları küfrü çeşitli kamuflajlarla ya da sembollerle yapmaları gözden kaçırılmamalıdır. Bunu görmeyen, anlamayan, duymayan devlet görevlilerine, sivil halka, ticaret erbabına, akademisyenlere, ordu mensuplarına Atatürk’ün “hakkımı helal etmem” deyişini hatırlatmalıyım… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Tarih olarak 10 Kasım'ın seçilmiş olması asla tesadüf değildir. Birilerinin fısıltı halinde, bazılarının da açıktan “Oh olmuş... İyi ki ölmüş!” dediklerini duyar gibiyim… Bu ayıplarları gizlemek için iktidar mebuslarında o güne kadar görülmemiş bir Atatürk “yalakalığı” dikkat çekmiştir. Açıktan Atatürk’e hakaret aslında, bu yaptıkları iki yüzlülük! Bu kadar sahte bir yüzsüzlüğün olduğu yerde berrak kadar açık gerçeklerden, hatta kendimizden bile şüphelenmeye başladık! Bazıları diyorlar ki: “Atatürkçülük işte tam da budur.” Bu ikiyüzlülüğe dayanamayıp kürsüye fırlayan Onur Öymen bakınız ne demiş; “Ne Atatürkçülüğü! Atatürkçülük, şehit kanı akmasın, analar ağlamasın diye teröristle, asilerle müzakere etmek midir? Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşında, Şeyh Sait İsyanında, Dersim İsyanında analar ağlamadı mı? Analar ağladı, ağlayacak diye Atatürk asilerle, düşmanla müzakereye, uzlaşmaya mı girişti!” Bu söylemde geçen isyan ve olayların hepsi dikkate alınmıyor, fakat sadece Dersim konusu allanıp pullanıyor… Uydur uydurabildiğin kadar… Neymiş efendim; “1938'de Munzur Çayı kandan kıpkızıl olmuş... Bugün de mi öyle Saddamlık(!) yapılsaymış... Öymen bugüne de aynı şeyi önererek ırkçılık, faşistlik yapıyormuş...” Bakınız şu cehalete ki konu anlaşılmadan, bilinmeden hemen “balçık” sıçratmayı marifet sanıyor birileri… İşin esası şudur; Munzur çayının kızıl akmasının sebebinin, asilerce yıkılıp yakılan köprü olmadığı için, suya kapılmamak için, el ele tutuşarak çayı geçmeye çalışan Cumhuriyet ordusunun bir jandarma taburu yaylım ateşi altında tamamına yakını şehit edildiği için Munzur suyu kızıl aktı… Mehmetçiklerin kanı Munzur Çayına karıştığı için kızıl renk aldığını dürüstçe söyleyebilecek vicdan sahibi “adam gibi adam” acaba yok mu TBMM’de? Baytar Mehmet Nuri Dersimi kitabında bunları açıktan yazıyor da bugünün çirkin politikacıları, sahtekâr din bezirgânları-simsarları neden bunu yazma erdemliliğini gösteremiyorlar… Bakınız Baytar M. Nuri ne diyor; (… 20 Ekim 1938 de Dersim’e saldıran uçaklardan birinin Kürtler tarafından düşürüldüğünü, Türklerle işbirliği yapan Kürtler ve yakınlarına zarar verildiğini, bir Türk taburunun imha, diğer bir taburun da esir alındığını, saldırıları tamamen geri püskürttüklerini iftiharla anlatmaktadır. Kürdistan Tarihinde Dersim adlı eserinden) Gerçekleri tersine okumak ya da göstermek herhalde “küreselleşme” denilen ucubenin bir gereği olmalı; gerçek kenarda dursun onu nasıl algılarsan odur deyip geçmek… Gerektiğinde beyazı siyah, siyahı beyaz olarak göstermek de “kaypaklığın / kaşmerliğin” şanından olabilir. Öyle ya, yanlışı “doğru” diye öğretirseniz, iki nesil sonra yanlışlar doğru, doğrular yanlış olarak itibar görür! R.D.) Düzenleyen ESTERGON : 14-12-2011 at 00:21. Sebep: imla |
|
|
|
|
|
#14 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (14)
İsyancı Türkler ve Sonları... “Dersim’de Aleviler, Kürtler kesildi” diyenlerin varsayımları ile Ermenilerin varsayımı arasında hiç bir fark yoktur… Şimdi buna göre bazı soruları sormak gerekiyor, bakalım bu “entel-danteller” ve çirkin politikacılar buna ne cevap verecekler? Soru-1. Cumhuriyet Ordusu, Dersim dağlarındaki eşkıya inlerini durup dururken mi bombalamış? Ordu oraya sırf bombalamak için mi gitmiş? Asilerin suçu yok muydu? Soru-2. Devlete karşı gelen Dersimli eşkıyalar değil de Bolulu Türkler olsaydı aynı devlet gücünü kullanılmayacak mıydı? Soru-3. Herkesin suç işleme ve isyana kalkışma hakkı var mıdır, suçun bir bedeli olmaz mı? Soru-4. Türklerin liderlik yaptığı Cumhuriyet dönemi isyanlarından; a-Aznavur İsyanı (Bolu-Düzce), b-Yozgat, Çapanoğlu İsyanları, c-Hilafet Ordusu, Birinci ve İkinci Konya (Bozkır ve Delibaş) İsyanları, d-Ali Galip Olayı... Bu isyanlar aynı şiddette bastırılmadı mı? Bastırılırken bu insanlar özel bir muamele mi gördüler? Bunların hepsi yapılmış isyanlardır ve öncüleri de etrafındakiler de Türk ve Müslüman idi. Ama hepsinin başı aynı şekilde ezilmiştir. Devlet gerekeni yapmıştır. Devlete isyan eden her kim olursa olsun haindir. Hain'in dili, dini, cinsi, milliyeti olmaz; Kürt'ün de haini vardır, Türk'ün de… İsyancının Kürt’ü, Türk’ü, Alevi’si, Suni’si diye ayırımını cumhuriyet yapmamıştır. Bu isyanların büyük kısmı doğrudan “Türklerin” çıkarmış olması cumhuriyet orduları tarafından affedilecek anlamını taşımaz. Türklerin çıkardığı isyanlar da tıpkı Kürt isyanları gibi bastırılmıştır. Şu söylenebilir; isyanın bastırma dozu yine isyanın büyüklüğüne, direncine göre değişebilir. Cumhuriyet idaresinden hiç kimse “bunlar Türk'tür, varsın isyan etsinler” dememiştir... Neden bir Allah'ın kulu “Bozkır ve Delibaş” isyanından bahsetmez? Neden bu isyanın bastırılması sırasında asılanlar, çatışmalarda ölenlerin analarının ağlayıp ağlamadığını konuşmuyor? Onlardan neden “insan hakları” adına söz edilmiyor? Yoksa onlar “insan” değiller miydi? ** Bir Türk olarak bilinen Damat Ferit, günümüz siyasi literatüründe hâlâ “hain” olarak bilinmiyor mu? Evet biliniyor… Osmanlı, İstanbul hükümeti, Atatürk ve arkadaşları hakkında idam kararı verirken onların Türklüğünü dikkate almış mıydı? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Dolayısıyla Damat Ferit hükümetine göre Mustafa Kemal bir “isyancıydı…” Onlara göre işbirlikçilik yapmayan herkes “isyancıydı…” Mustafa Kemal de onlar ve emperyalistler için “asi” değil miydi? Başaramasaydı asılmayacak mıydı? Hakkında zaten idam cezası verilmemiş miydi? Şu husus unutulmaması gereken bir gerçektir; isyan eden, ancak kazanırsa haklıdır, başarılıdır. Kazanamazsa veya kazanıncaya kadar başına gelene katlanır. Mustafa Kemal eğer başarmasaydı şimdi çok farklı bir konumda anılabilirdi. Mustafa Kemal kazandı; haklı oldu. Atatürk hakkında idam cezasını veren kimdi? Kürt (namı diğer: Nemrut) Mustafa Paşa! Konya'da hâlâ anlatılan “Bozkır veDelibaş” isyanının öyküleri vardır. Bu isyanların bastırılmasında mutlaka kayıtlar tutulmuştur. Halk arasında şu hikâyeler meşhurdur; “her gün 11 kişi asılırdı” sözü yaygın bir ifade olarak kuşaktan kuşağa geçmiştir. Bir başka örnek ise Ali Galip olayıdır. Bu zat, Kayserili bir Türk ailesine mensuptur ve üstelik Atatürk'le aynı okul sıralardan okumuş, Harbiye’yi bitirmiş, Osmanlı ordusunda yarbaylığa kadar yükselmiş bir asker... Her ne sebeple olursa olsun 1911'de ordudan ayrılıp 1919'a kadar ticaret yapmış. Sivas Kongresi arifesinde İngiliz işgalcilerin emrine girmiş, İngilizlerin telkiniyle Damat Ferit Hükümeti tarafından Elazığ valiliğine atanmış. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Neden Elazığ valiliğine? Diye soranlara verilecek cevap, Dersim isyanındaki İngiliz rolünde saklıdır. Ali Galip azılı bir Mustafa Kemal düşmanıdır. İngilizler ve işbirlikçi Damat Ferit, Milli Mücadeleyi önlemek için ülkenin kritik noktalarına yönetici olarak işbirlikçilerini tayin ettirmişlerdir. Ülke yönetiminde etkin noktalarda İngiliz ajanlığını yapacak ve batı emperyalizmine hizmet verecek “uşaklar” gerekiyordu. Bunlar seçilip tayin edildiler. Ali Galip de işte bunlardan biriydi... Dolayısıyla Türk'ün de haini var, asi Türkler de var... Milli uyanışın belirtileri yayıldı; önce Amasya Tamimi, arkasından Erzurum Kongresi, derken Sivas Kongresi İngilizlerin emperyalist emellerine taş koyma demekti. Onları ve işbirlikçisi Osmanlı yönetimini bir telaşın aldığı kesindi. Buna tek çare Mustafa Kemal’i devre dışı bırakmaktı… Atatürk’ün milli mücadele hareketini engellemek için İngilizlerle işbirliği yapan İstanbul hükümeti Mustafa Kemal için idam fermanı çıkardı ve Mustafa Kemali tutuklayıp idam ettirmek için Ali Galip görevlendirildi İşte idam fermanın metni: Atatürk Hakkındaki İdam Fermanı... (İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, başkanlığını Kürt Nemrut Mustafa Paşa yapmaktadır ve idam kararı bu mahkeme tarafından alınmıştır.) Dosya Tasnifi: Harbiye-Divan-ı Harp DOSYA No: 70 Harbiye Nezareti, Adliye-i Askeriye Dairesi Şube: .. Adet: 705 PADİŞAH BUYRUĞU Mehmet Vahidüddin (ONAY) “Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa (Ali Fuat Cebesoy) ile Eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey (Adıvar) ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu'nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.” Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir. 24 Mayıs 1336 (1920) Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili: Damat Ferid |
|
|
|
|
|
#15 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,821
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Feodalizmin Devlete İsyanı: Dersim Olayları... (15)
Dersim “38” Acı Bir Olay… Acıyı Paylaşmak Gerek… Dersim olayları hem belgelerde hem de nesillerde çok acı hatıralarla dolu. Bunların tasnifini yapmak, sıralamak, birilerini haklı ya da haksız çıkarmak için belge kullanmak kimseye yarar sağlamaz. Yaşanan yanlışın ve sonuçta acının sürekli “canlı” tutulması kimseyi “mutlu” etmediği gibi, yeni acıların yaşanmasına zemin hazırlayabilir endişesini de taşımaktadır. Dersim isyanı ile mecburi iskâna tabi tutulanların taşıdığı ruh hali, şu satırlarda saklıdır; Dersim “38” sürgünleri şöyle ifade ediyor kendilerini: “Bu Şehrin evlerinin duvarları ve insanların yürekleri bu ağır yükü hep taşırlar. Nerden hangi yoldan bu şehre gelinse mutlaktır yolunuz Dersim “38” çıkar, kaçmak kurtuluş değildir bu şehirde, bunu en iyi biz biliriz, kaçmak inkârdı ve “jenosidi” isleyen işgalci Türklere teslimiyetti. Kaçmayı deneyenler de oldu - denendi çokça- olmadı.” Dersim’deki olayların insani boyutunu irdelediğimiz zaman tahminlerin ötesinde fazla sivil kişinin zarar gördüğü anlaşılıyor. Bu, aslında isyanın doğasında olan bir sonuç olmalıdır. Çünkü isyan eden zaten sivil ve öne çıkanlar silahlı milislerdir. Dersimliler de kendi aralarında bölünmüş vaziyette idi. Devletten yana olan ve cumhuriyet ordusuna yardım eden Kürt aşiretleri ve milisler vardı. Bunlardan bir tanesi de Seyit Rıza’nın ailesindendi. Kardeşinin oğlu cumhuriyet ordusuna rehberlik yapıyordu. Dolayısıyla Baytar Mehmet Nuri’nin belirttiği gibi Türk ordusundan yana tavır koyan Kürt aşiretleri, isyancılar tarafından yakınlarıyla birlikte katledildiler, zarara uğratıldılar. Bu insanların tek suçu, devletten yana olmak ve isyancılara katılmamaktı. Diğer taraftan isyancı yakınları da devlete karşı geldikleri için devletten zarar gördüler. Sonuçta silahlı isyancıların dışında zarar gören, ölen, öldürülen çok sayıda günahsız sivil de vardır. İster savaş alanında, ister zorunlu göç dolayısıyla olsun zarar gören sivil halktır… Onların acısını paylaşmak şarttır, şahsen insan olarak, bu ülkenin aydın vatandaşı olarak onların acılarını yüreğimden hissediyorum ve paylaşıyorum. Eğer bir faydası olacaksa, devlet, gerektiğinde, büyüklük gösterip isyan esnasında zarar gören suçsuz vatandaşlarından “özür” de dilemelidir. Bu, devleti alçaltmaz, yüceltir... Acıyı anlamak ve paylaşmak erdemliktir… Dersim “38” acı, fakat gerçek bir olaydır, maalesef... Her ne sebeple olursa olsun devlete isyan vardır, devlet de otoritesini kullanmış isyanı bastırmıştır. Buna teşvik edenler sadece yerli feodal güçler değildir, onlar başkaları tarafından “piyon” olarak kullanılmışlardır… İşte en büyük acılar ondan sonra başlamıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Meşhur söz burada gerçekleşmiş; “kuru yaş birlikte yanmış…” Sivil halkın acılarını, hayatını kaybeden günahsız ve suçsuzların acılarını, yerinden yurdundan koparılan, zorunlu iskâna tabi tutulan yöre insanının çektiği zorluğu, duyduğu acıyı yürekten paylaşmak insanlık görevimizdir. Keşke hiç olmasaydı… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Keşke Seyit Rıza da Atatürk’ün fedaisi, TBMM üyesi Diyap Ağa gibi davransaydı… Olan olmuş, geri çevirmek mümkün değildir, önemli olan bu acı olaylardan ders çıkarmaktır, ders almaktır… Geçmişteki acı olayları bahane ederek, kaşıyarak, kanatarak yeni yaraların açılmasına, kanın akmasına önder olmak, sebep olmak kimseye yarar sağlamaz, sadece yeni acılar verir… Yeni acılar yeniden düşmanlık, mutsuzluk, huzursuzluk ve yıkım demektir. Geçmişte acı çekmiş, haksızlığa uğramış Dersimli Alevi kardeşlerimin acılarını yüreğimden hissediyor ve paylaşıyorum. ** Dersimliler kendini nasıl tanırlar ve tanıtırlar? Dersim, ne demektir? Dersim’in dil terminolojisindeki anlamı “Gümüş Kapı” demektir. Dersimliler kendilerini hep farklı saymışlardır. Örneğin “Dersim neresi, coğrafyası ve etnik yapısı nedir?” diye sorulduğunda “Kirmancki”, millet olarak da “Kirmanc”, konuştukları dil olarak “Kirmancki”, ülkelerinin de “Kirmanciye” olarak tarif ederler. İlginç olan diğer bir husus ise, bugüne kadar pek kimsenin bilmediği veya duymadığı bir inanç durumunun farklılığıdır; “Dersim Dini” denilen bir dine sahip olmaları idi. Dinlerinin ayrı olduğu ve “Raye, Raa Heqi, Heq” diye bir dinin mensubu olduklarını söylemeleri son derece ilginçtir. ** Cumhuriyetçi ve Atatürkçü Dersim… Dersim’i ve Dersim ”38” olaylarını anlamak için o dönemde yaşanan siyasal, toplumsal, ekonomik ve sosyal olayları iyi kavramak ve tahlil etmek gerekir. Bunun için de geçmişteki tarihi olaylar çok yönüyle anlatılmalıdır; nitekim tarih demek olayların çok yönlü anlatılması demektir; böyle anlatılırsa o zaman tarih olur. Tarihle yüzleşmek demek, aynı olayları bahane ederek birilerini suçlamak demek değildir, böyle bir amaç da olmamalıdır. Dersim olaylarına, toplumun o tarihteki yaşam şartlarının penceresinden bakılarak değerlendirilmesi ve anlatılması gerekir ki yaşanan siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel değerler yerini bulabilsin. Değerler anlamını ve yerini bulsun ki gerçekler doğru anlaşılabilsin. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=515855 Anlaşılmalıdır ki Dersim coğrafyasında yaşayanlar Osmanlı imparatorluğu boyunca, 600 yıl, hep ihmal edilmişlerdir. Osmanlının “Devlet Toprak Düzeni” olan “Tımar” sistemi hiçbir şekilde Dersim’e gelmemiş ve egemen olmamıştır. “Yurtluk ve Ocaklık” esasına dayalı bir “derebeylik”, “aşiret” sistemiyle kendi başına bırakılmış, kendi kendine yönetim oluşmuş; çok farklı boyutlu ve etkenli feodalizmin tipik bir örneği yaşanmış orada. Osmanlı, bölgeye derebeylerin ve aşiretlerin egemenliğini kabullenen bir “özerklik” payesi vermiş. Mutlak otorite derebeylerin, ağaların, şeyhlerindi. 600 yıldan beri Dersim’e devlet girmemiş-gelmemiş. Her Dersimli kendi canını malını korumak için silahlanmış... Osmanlı döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında ne kadar asker kaçağı, adi ya da ağır suçlu kanun kaçağı varsa Dersim’e sığınmış, eşkıyalık yapmaya başlamış... Böylesine bir sosyal yapıya sahip bir bölgeye cumhuriyetle birlikte kanun gelmeye başladı. Özerliklerini kaybetme tehlikesini sezen bölge feodalizmin önderleri ağalar, şeyhler, seyitler,aşiret reisleri devlete itiraz ettiler. Feodal yapının devamını istediler… Şu hususu belirtmekte yarar vardır; Dersim isyanı özellikle Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyetine karşı planlanmış bir olay değildir; “devlet otoritesine karşı feodal isyan” olarak algılanmalıdır. Cumhuriyet idaresi değil de mutlakıyet, monarşi, şeriat hükümleriyle idare edilen bir devlet sistemi oraya girmek isteseydi de isyan yine çıkardı. Feodalizm egemenliğini paylaşmak, kaptırmak istemediği için bu isyan çıkmıştır. Ancak, isyana sebep olarak gösterilen devlet otoritesi bahane edilerek devlet içinde devlet olma hayali peşinde koşan “Kürtçüler” cahil halkı ve feodal yapıyı kullanmışlardır. Bunun belgeleri bu çalışmanın önceki sayfalarında verildi. Dolayısıyla Dersim halkı hiç bir zaman Mustafa Kemal’e ve onun kurduğu laik demokratik cumhuriyete karşı olmamıştır. Aksine, hep yanında yer almıştır. Bunun en bariz örneği, Mustafa Kemal’in Ulusal Kurtuluş Savaşını başlattığı zaman, Erzurum Kongresinden sonra Sivas Kongresine giderken, padişah Vahdettin ve Damat Ferit Hükümeti Mustafa Kemal için “idam fermanı” hazırlatıp imzaladılar. Bunun metni önceki sayfalarda verildi. Verilen emir gereğince Mustafa Kemal ve arkadaşları ortadan kaldırılacaktı. Bunun için de Harput Valisi Ali Galip’e görev verdiler. Bunu duyan Dersimli aşiret lideri Diyap Ağa, 3000 milis kuvvetiyle Kemah-Divriği arasında Mustafa Kemal’in yolunu kontrol altına aldı. Ve Mustafa Kemal’e kurulan pusuyu önledi. Bu konu, Atatürk’ün Nutkunda detaylarıyla verilmiştir. Ve aynı Diyap Ağa 23 Nisan 1920 de TBMM’de milletvekili olarak görev almıştır. Milletvekilliği sırasında tek bir kez kürsüye çıkmış ve bir cümlelik konuşma yapmıştır. Batı emperyalizminin kukla güçleri Yunan palikarayası Polatlı’ya kadar ilerleyip direnç bulmayınca, Ankara tehlikeye düşer. Meclisin Kayseri’ye taşınması düşünülür ve TBMM bu konuyu tartışmaya başlar. İşte bu oturumda Diyap Ağa söz ister; herkes merak içindedir ne diyecek diye… O ana kadar pek konuşmayan sadece dinleyen ve kılık kıyafetiyle farklı olan Diyap Ağa kürsüye çıkar, meclise hitaben şunları söyler; “...beyler biz buraya kaçmaya değil, dövüşmeye ve ölmeye geldik...” der ve kürsüden iner. İşte Diyap Ağa’nın bu konuşması sayesinde TBMM Ankara’da kalır… Dersim insanı Atatürkçüdür, laik cumhuriyetin savunucusudur. Çünkü tarih boyunca Dersimli Alevi vatandaşlar Sünni devlet anlayışı nedeniyle hep baskı ve zarar görmüşlerdir. Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyetin temel ilkesi olan “din ve vicdan özgürlüğü” Alevi vatandaşlarımızı Sünni devlet despotizminden kurtardığı için her zaman Atatürkçü olmuşlardır. Dersim harekâtının sorumluluğunu Atatürk bizzat üstüne almasına rağmen Dersim Halkı Atatürk’e küsmemiş, hep onu sevmiş ve ilkelerini benimsemişlerdir. Buradaki inceliği iyi anlamak gerekir. Şimdilerde Atatürk’ü yermek ve politik rant elde etmek için güya Alevi vatandaşların “hamisi” kesilen siyaset cambazların yaftalarına Dersim halkı asla inanmaz ve kanmaz… |
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| estergon |
| Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
Bu Konuda Aradığınızı Bulamadıysanız Şunlara Bakmanızı Öneririz
|
||||
| Konu | Konu Yazarı | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Dersim, Halid-i Bağdadi Kürt Nakşilerin Büyük Tuzağı | (-S-A-S-24-) | Siyaset | 9 | 11-12-2011 13:34 |
| Erdoğan Dersim için özür diledi | O-VARLI | Siyaset | 16 | 24-11-2011 14:18 |
| Dersim . | yasba | Siyaset | 0 | 23-11-2009 01:49 |
| Dersim İsyanı | Senkron. | Türk ve Dünya Tarihi | 3 | 21-11-2009 21:29 |
| Aslan'ın devlete borcu lige bedel!!! | Elvis | Fenerbahçe - Galatasaray | 10 | 13-03-2008 13:30 |
|
|
