Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL!
Futbol EfsaneleriYine de takımın en büyük yıldızı Souness’ın kendisiydi: İlk oynadığı maçta kırmızı kartla oyundan atılıp 5 maç ceza alırken, adeta anavatanına “Ben geldim” demişti. Ama 8 sezon sonra Rangers’ı ligde |
|
|||||||
Futbol Efsaneleri konusundaki toplam yorum: 104, okunma sayısı: 50498. |
|
|
|
|
#46 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Yine de takımın en büyük yıldızı Souness’ın kendisiydi: İlk oynadığı maçta kırmızı kartla oyundan atılıp 5 maç ceza alırken, adeta anavatanına “Ben geldim” demişti. Ama 8 sezon sonra Rangers’ı ligde şampiyonluğa taşıyıp hem de kupa finalinde ezeli rakibi Celtic’i devirirken artık bas bas bağırıyordu: “Ben geldim, ayağa kalkın ve alkışlayın” 1989’da geleneksel olarak fanatik Protestanların takımı olan Rangers’a bir Katolik’i transfer ettiğinde herkes ayağa kalktı, yer yerinden oynadı. Daha önce Celtic forması da giymiş yetenekli golcü Mo Johnston’a tüm mezhepsel önyargılara ve eleştirilere rağmen Rangers forması giydirdi. Üstelik daha birkaç gün önce İskoç Milli Takımı’nın santrforu, eski takımı Celtic’le anlaştığını açıklamış ve yeşil-siyah forma ile pozlar vermişti. Rangers’lı taraftarlar ilk zamanlarda Mo’nun attığı gollerde ayağa kalkıp sevinmeseler de zamanla Souness Devrimi sayesinde mezhep ayrımcılığının korkunç boyutları azaldı. Souness, kimsenin cesaret edemediğini yapmış, Glasgow’u tam ortasından ayıran mezheplerin üzerine insanlığın bayrağını dikmişti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Johnston transferi ve Rangers’ın üst üste kazandığı şampiyonluklar bir yana, Souness’ın Ada’nın futbol tarihini altüst etmesi birçoklarının çıkarlarını bozmuş ve göze batmaya başlamıştı. Hakemlerle olan sert diyalogları, maç sonraları yaptığı sivri çıkışlar düşmanlarının ekmeğine yağ sürdü. Hak mahrumiyeti cezaları aldı ve sahaya girmesi yasaklandı ama o yine Souness’lığını yaptı ve hepsiyle en gözü kara biçimde baş etti. Menejer-futbolcu olduğu için, menejer olarak cezalı olduğu maçlarda sakat olmasına rağmen kendisini oyuncu olarak yedek kulübesine oturttu ve takımını bu şekilde yönetmeye devam etti. ![]() Rangers’ta 5 sezonda tam 8 kupa kazanırken, bir yandan da yardımcısı Walter Smith’i yetiştirdi. İskoçya Milli Takımı ile büyük başarılara imza atacak olan Smith, Souness’tan sonra Rangers’ın başına geçecek ve onun bıraktığı yerden şampiyonluk rekorları kırmaya devam edecekti. Çünkü sezonun bitmesine beş maç kala emir büyük yerden gelecek ve Souness yine Ada’nın diğer yakasına Liverpool’a dönecekti. Keşke dönmeseydi! O Glasgow’daki son gününde, Fenerbahçeli yöneticinin iddia ettiği gibi kronik kalp hastası olup Tanrı’nın rahmetine kavuşsaydı, bugün belki de Liverpool’un ve İskoçya’nın her yerinde koca koca Souness heykelleri olacaktı. Futbolculuğu dönemine Liverpool’da tam 15 şampiyonluk kazanan Souness, teknik adam olarak sadece 1992’de o da ikinci lig ekibi Sunderland’i Lig Kupası Finali’nde yenerek tek bir kupa kazanabildi. Futbolcu olarak Liverpool’un, menejer-futbolcu olarak tüm bir İskoç futbolunun tarihini nasıl kökünden değiştirip adını başarı ile özdeşleştirdiyse, Liverpool’a teknik adam olarak geri döndüğü günden itibaren günümüze kadar da sadece o Souness efsanesinin mirasını yedi bitirdi. Liverpool menejeri olarak yaşadığı ve yaşattığı 4 kahır yılında kulübün istikrarlı yapısını kökünden bozarak o zaman başlayıp bugüne kadar sürecek olan 17 yıllık bir şampiyonluk özleminin başlamasına sebep oldu. Kendisine ve adına aşırı derecede güveniyordu, halbuki madalyonun diğer yüzü bambaşkaydı. Efsanevi santrfor Ian Rush, Souness’ın menejerliğindeki Liverpool’u şöyle özetliyor: “Soyunma odasında herkesin birbirinin kafasına fırlattığı, havada uçuşan çay bardakları Liverpool’da yağan yağmur kadar sıradan bir durum haline gelmişti.” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Yıldızlarla gereksiz ego savaşlarına girdikçe altyapıya yöneldi. O dört yıl boyunca günde iki kez de olsa doğru zamanı gösteren bozuk saatler gibi sadece Fowler ve McManaman’ı keşfedip A takıma alması hayırlı işlerdi. İşler alışmadığı gibi kötüye gittikçe, yıllar önce kendisini mahveden aşırı hırsı ve bozulan sinirleri kendisine genç sayılabilecek bir yaşta kalp hastalığı olarak geri döndü. Anı anına uymayan, içinden geldiği gibi davranmayı yaşam tarzı haline getiren İskoç damarları tıkandıkça başta The Sun olmak üzere tabloid basına da fena halde malzeme oldu. Hillsbrough felaketi yaşandığında son model kız arkadaşı ile “ön sevişirken” resimleri The Sun’ın kapağını süsledi. Bu da Liverpool taraftarı ile arasının fena halde açılmasına sebep oldu. Son olarak 1994’te FA Cup’ta Liverpool, tarihinin en utanç verici maçlarından birini oynayarak Bristol Rovers’a elenince istifa etti. Belki de Liverpool’dan sonra çalıştırdığı Galatasaray’da cehennemin ortasına diktiği bayrak, o biriken 4 yıllık sinirin patlama noktası oldu. Ulubatlı Souness olduktan sonra gittiği Southampton’da, Galatasaray’da olduğu gibi eski çalıştırdığı takımlardan transfer yapma kötü alışkanlığını sürdürdü. Buna bir de futbolcu arkadaşlarına uyarak izlemeden oyuncu alma alışkanlığı ile perçinledi. Weah’ın önerisi ile Southampton’a aldığı Senegalli Ali Dia, 20. yüzyılda Ada’da forma giyen en kötü oyuncu seçildi. Bu skandaldan kaçarken soluğu yine İtalya’da Torino’da aldı ama üst üste alınan kötü sonuçlardan sonra 4 aylık işinden de oldu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 1997’de Ada’dan iyice uzaklaşmak istercesine Portekiz’in Benfica takımının başına geçti. Ama orada da kötü transfer alışkanlığını geliştirerek devam etti. Ada’dan tanıdığı son derece vasat oyuncular Pembridge, Harkness, Charles ve Minto, Souness sayesinde ufak çaplı da olsa Avrupa kariyeri yaptılar. Kovulduğunda ister istemez Ada’ya döndü. Bu kez 2. ligden başlayacaktı. İlk sezonunda Damien Duff’ın muhteşem oyunu sayesinde Blackburn’ü Premiership’e çıkardı. Arada Tugay, Hakan Ünsal ve Hakan Şükür’ü Blackburn’e transfer ederek bir kez daha sarı-kırmızı bayrağı bu kez Ada’nın ortasına dikti. Hatta 2002’de Lig Kupası’nı kazandı ve Blackburn’ün altıncı olmasını sağladı. Ama Duff’ın Chelsea’ye satıldığı sezonun sonunda, Blackburn zar zor kümede kalmayı başardı. İşler daha da kötüye gitmeden, bu kez kovulmadan Newcastle’a geçti. ![]() Aslında Newcastle’da her şey çok güzel başlamıştı ama önce yeteneği ile psikopatlığı düz orantılı olan Bellamy ile gereksiz tartışmalara girdi. Bellamy, kameralar önünde “Souness, adi bir yalancıdır” dediğinde, Shearer’dan sonra takımın en büyük yıldızını Celtic’e kiraya vermekten başka çaresi yoktu. Bellamy, Celtic ile sözleşme imzaladığı törende adı Rangers’ın zaferleriyle eşdeğer olan Souness, törene gelen yüzlerce Celtic’li tarafından koro halinde en ağır küfürlü tezahüratlara maruz kaldı. Koskoca Newcastle, bir Bellamy yüzünden yıkılıp gidecek değildi ama Souness’ın gereksiz yere alevlendirdiği Bellamy yangını Souness için sonun başlangıcı oldu. Büyük umutlarla Real Madrid’den alınan Owen’ın sakatlığı ve bonservislerine toplam 18 Milyon Pound ödenen Luque ve Boumsong’un skandal performanslarına, Newcastle efsanesi Shearer ile tersleşmesi de eklenince taraftarlar kulübü bastı ve Souness’ın kellesini istedi. O gün bugündür Souness takım çalıştırmıyor. Geçenlerde kulüp sahibi olup Wolves’ı almaya karar verdi ama teklif ettiği para kabul edilmedi. Şimdilerde televizyonlarda eski takım arkadaşı Ada’nın Rıdvan Dilmen'i Alan Hansen’ın yanında Ziya Şengül rolünde oyalanıyor. Galatasaray her teknik adamı kovduktan sonra ilk Souness adı geçiyor. Ama bir türlü geri gelmiyor. Belki de gelmese çok daha iyi… Çünkü Souness filmlerinin ikinci perdeleri hiç ilk perdeleri gibi olmuyor… Bırakın o gün o cehennemin ortasına dikilen bayrak orada kalsın… Kim ne derse desin Ulubatlı Souness’ın o gün oraya diktiği o bayrak, paradan bile silinen ama tarihten asla silinmeyecek 6-0’lık madalyonun diğer yüzü! Bir gün bir röportajda “Sizin için Atatürk ne ise, bizim için de William Wallace odur” demişti. Bizim için William Wallace neyse, Souness da odur. --Ali ECE-- |
|
|
|
|
|
#47 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
İşte bu adamı okumanızı çok istiyorum...
John Benjamin Toshack (Liverpool Efsaneleri 4) ![]() Türkiye’de futbolun magazin seviyesizliğine indirgenmeye başladığı günlerde Beşiktaş teknik direktörü olan John Benjamin Toshack, televolecilere öylesine usta bir kontratak golü atmıştı ki ondan biraz ders almış olsaydık bugün hala aynı seviyesizliğe takılıp kalmaz, Servet'in maskesi yerine devasa futbol yüreği manşet olurdu. Amerikanvari reyting anlayış(sızlığ)ının gölgesinde pırıl pırıl genç yeteneklerimizi televole kültürüne kurban etmezdik. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Şimdiki kulüp başkanlarına da en büyük ilham kaynağı olan Ali Şen, o zamanlar kendisini karanlık işler çevirmekle suçlayan Toshack’a “Sen de kimsin, beni tüm dünya tanır” demişti. Bunun üzerine Toshack, televole muhabirinin elinden kaptığı mikrofonla Norveç sokaklarında dolaşarak her gördüğü insana “Ali Şen’i tanır mısınız?” diye sormuş, hiç kimsenin tanıyamadığı o zamanların Türkiye futbolunun şaibeyle eşanlamlı hükümdarını tüm dünyaya tanıtmıştı: “Ali Şen bir palyaçodur” Bir süre sonra televole kültürsüzlüğünün doğuşu ve Türkiye futbolunun geleceğini karartma sürecinde, aynı Toshack televolenin antitezi olarak daha da manidar bir ders vermişti bizlere. Erman Toroğlu, Toshack’ı “Hiçbir başarısı yok, gördüğüm en kötü teknik direktörlerden birisi” diyerek yerden yere vurduğunda, Toshack ne Liverpool’la kazandığı iki Avrupa Kupası’ndan, ne Real Madrid teknik direktörü olarak 107 golle rekor kırarak kazandığı şampiyonluktan bahsetmişti, sadece sormuştu: “Erman, sen kimsin peki, bir anlat bize… Hangi takımı çalıştırdın?” Reyting kralı Toroğlu, o anda sonu gelmez gaflarından en efsanesine imza atacaktı. Büyük gururla o zamanlar Urfali Babi’nin Türk sporunun seviyesini olabilecek en trajikomik şekilde tiye alan “Bastır Ankaragücü” şarkısına ilham olmuş takımın formasını giydiğini söylemiş, Toshack’la aynı seviyede olduğunu aklınca ispat etmek için “Hatta senin arkadaşlarınla, Rangers’la oynadık” diye göğsünü gere gere anlatmıştı. Toshack sadece “Tebrik ederim Erman, çok ünlü bir futbol adamısın” diye kesip atmış, gülmekten ağlamamak için kendisini zor tutmuştu çünkü asla Galli bir futbolcu Glasgow Rangers’ta oynamazdı, bu bir Katalan’ın Real Madrid’de oynaması hatta Yaser Arafat’ın İsrail bayrağını öpmesi kadar imkansız bir şeydi. Ama reyting virüsü, Türk futbolunun geleceğini her gece karartmaya devam etti, beğenmediği Toshack da bir kez daha Real Madrid’in yolunu tuttu. Televole ile şartlandırılan büyük çoğunluk, “Erman Hoca”larının beğenmediği adamın dünyanın en başarılı takımına transfer olmasına bir anlam veremezken, kendi kendilerine sordular: “Dünyada kimse Ali Şen ve Erman Toroğlu’nu tanımıyor ama onu herkes tanıyor, sahi kim bu Toshack?” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Hiç teknik direktörlük yapmamış olsaydı da tüm dünyanın tanıyacağı, asla unutamayacağı efsanevi bir futbolcu olan John Benjamin Toshack, 1949’da Galler’in Cardiff şehrinde doğdu. Galler hariç tüm Britanya’yı ısıtan maden ocaklarının arasında büyümüş, Real Madrid teknik direktörü olarak İspanya Ligi’nin gol rekorunu kırarak şampiyon olduğunda, kendisine uzatılan mikrofona nereden geldiğini asla unutmadığını olabilecek en manidar şekilde haykırmıştı: “Futbolculara ve teknik adamlara neden bu kadar çok para veriliyor anlamıyorum, hem spor yapıyoruz hem de üstüne para alıyoruz, bence maden işçileri çok daha fazlasını hak ediyor” ![]() Bunu en iyi o biliyordu çünkü 16 yaşına geldiğinde tüm arkadaşları, çocuk işçiler olarak sabahtan akşama kadar yerin dibinde kömür kılığına bürünmüş ölümle oynaşırken, o Cardiff City’nin çocuk yıldızı olarak Galler’in futbol gecelerini ışıl ışıl aydınlatacak ama o arkadaşlarını asla unutamayacaktı. 4 sezonda oynadığı 164 maçta 72 gol atarken, henüz 18’inde Fulham’ın kendisine önerdiği serveti elinin tersiyle itmiş ve madende ölen arkadaşlarının cenazesine gitmeyi tercih etmişti. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 1970 yılında Cardiff’i Kupa Galipleri Kupası’nda tek başına çeyrek finalist yaptıktan sonra Liverpool tarihinin o zamana kadarki en pahalı oyuncusu olarak İngiltere’nin yolunu tuttuğunda, transferden aldığı peşin paranın büyük bir kısmını hayatını kaybeden maden işçilerinin sendikasına bağışladı. Futbol onun için bir hayat memat meselesi değildi, ondan çok daha önemliydi: O sıralar dünyanın en etkili pivot santraforu olarak İngiltere Milli Takımı’nın formasını giymeyi reddetti ve tıpkı Ryan Giggs’in bir zamanlar yapacağı gibi anavatanı Galler’in formasını giydi. Toshack, Liverpool formasıyla ilk golünü henüz ikinci maçında ezeli rakipleri Everton’a karşı attığında, Bill Shankley’nin Galli çocuk yıldız için söyledikleri futbolun en büyük vecizelerinin altında imzası bulunan İskoç adamın ağzından dökülen en güzel şiirdi: “Bir futbol takımı, piyano gibidir. Piyanoyu 8 kişi taşır ama 3 kişi çalar. Toshack ise hem piyanoyu taşıyor hem de iki takım arasındaki farkı belirleyen siyah diyez tuşları olabilecek en usta şekilde çalıyor” ![]() 1971 yılında Dalglish ve Gerrard’dan önce Liverpool tarihine gelmiş geçmiş en büyük futbol virtüözü olan Kevin Keegan, Toshack’ın hücumdaki partneri olduğunda, 1990’ların başına kadar dünya futboluna damgasını vuracak kızıl futbol fırtınası başlayacak, tüm dünyayı kasıp kavuracaktı. Liverpool, Toshack-Keegan ikilisiyle üst üste şampiyonluklar kazanırken, bu muhteşem ikili o zamanların en ünlü çizgi film karakterleri Batman ve Robin’le karşılaştırılıyordu. Hava toplarında “5 Hakan Şükür” gücünde olan Toshack, kafa vuruşlarıyla savunma oyuncularını futbolcu olduklarına bin pişman ederken, yaptığı yarasavari vuruşlarla Batman’le karşılaştırılıyordu. Keegan ise, Toshack’ın açtığı gediklerden faydalanan yardımcısı Robin gibi parsayı topluyor, dünyanın en pahalı oyuncusuna dönüşüyordu. 1973 yılında Liverpool, Toshack’ın efsanevi performansı ile UEFA Kupası Finali’nde B.Monchengladbach’ı yenip şampiyon olduğunda o zamanların en sağlam savunma oyuncusu olan Berti Vogts, bükemediği eli olabilecek en zarif şekilde öpecekti: “Liverpool, o zamanlar yepyeni bir futbol oynuyordu. Kanat oyuncuları top ayaklarına gelir gelmez, tüm hızlarıyla sıfıra iniyorlar ve topu Toshack’a ortalıyorlardı. Maçtan önce kazanmamız için mutlaka Toshack’ı durdurmamız gerektiğini biliyorduk ve antrenmanlarda çok çalışmıştık. Ama Toshack, her kafa topunda sanki gökyüzüne kadar sıçrıyor ve kafasını Boris Becker’in tenis raketi gibi kullanarak her topu takım arkadaşlarına indiriyordu. İki kişi sırt sırta çıksak yine de Toshack’tan kafa topu alamazdık.”1970-77 yılları arasında Toshack, birçok kez Liverpool’un en golcü oyuncusu olarak 3 lig şampiyonluğu, bir FA Cup, iki de UEFA Kupası şampiyonluğu yaşarken 96 gole imza atacak, Keegan’ın attığı 68 golün yarısından fazlasının asistini yapacaktı. Keegan, dünyanın en pahalı futbolcusu olarak Liverpool’dan Hamburg’a transfer olduktan sonra bir daha asla eski Keegan olamadı: “Gittiğim her takımda Toshack’ın eksikliğini fena halde hissettim. O benim için sadece beraber oynama şerefine eriştiğim en harika futbolcuydu. Saha dışında da en az saha içindeki kadar harika bir insandı, her sözünde bambaşka bir insanlık dersi vardı.” ![]() Keegan’ın Liverpool’dan ayrılmasından sonra Toshack da bir daha asla birkaç yıl öncesinde olduğu gibi dünyanın en iyi pivot santraforu olamadı. Bunun en önemli nedeni de başına musallat olan şanssız sakatlıklarıydı. Yine de o Liverpool taraftarları için bir futbolcudan çok daha fazlasını ifade ediyordu. Liverpool formasını giydiği son maçta Anfield, 90 dakika boyunca onu bağrına bastı: “Kızıl gökyüzü gürleyecekHenüz 28 yaşındayken sürekli 90 dakika oynayamadığı için menejer-futbolcu olarak Swansea’ye transfer olacak, orada teknik adam olarak yarattığı mucize ile futbolcu olarak yarattığı efsaneyi çok daha büyütecekti. John Benjamin Toshack, daha 30’una bile gelmeden Swansea teknik direktörü olduğunda 10 yıldır teknik direktörlük diplomasına sahipti. Ama onun için binlerce diplomadan bile daha çok şey ifade eden bir tecrübe yaşamıştı: “Liverpool formasını giydiğim günlerde dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbol filozofu olan Bill Shankley ile çalışmak hayatımın en büyük şansı oldu. Ben teknik direktörlük kariyerim boyunca sadece onu taklit ettim: Futbol tıpkı örnek verdiği piyano gibiydi… Her şeyden önce bir sanat dalı olarak güzel bir oyundu ve kazanmak için güzel oynamak, hücum oynamak, taraftarlara zevk vermek gerekiyordu.” Düzenleyen SimeVrsaljko : 16-09-2009 at 20:08. |
|
|
|
|
|
#48 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jun 2006
Üye numarası: #72727 Yer: the sunshine state
Mesaj sayısı: 24,934
Karma etkisi: 54253
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 5422345
|
Deniz Dalglish yazısını okudum, muhteşemdi. Eline sağlık.
Özellikle şu kısım; “Kenny, hemen o duvardaki Rangers posterlerini yok et!” “Neden ama ben Rangers’lıyım!” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 “Eğer baban gibi okula devam edip mühendis olmak istemiyorsan dediğimi yap. Salonda Avrupa Şampiyonu Celtic’in antrenörü seni bekliyor” “!!!” Düşünsenize evin her köşesini Fenerbahçe posterleriyle doldurmuş bir gencin kapısı çalınıyor, Galatasaray'ın alt yapı antrenörü karşısında ![]() |
|
|
|
|
|
#49 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Toshack’lı Swansea sadece güzel oynamakla kalmadı, 3 sezonda 4. ligden 1. lige çıkarak futbol tarihinin en büyük mucizelerinden birisini yarattı. Eski hocası Shankley’e göre bu İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Ada’da yaşanan en büyük futbol mucizesiydi: “Yıllardır herkes benden ve Liverpool’un başarılarından bahsediyor. Ama Swansea’nin değil Dalglish ve Rush’ı alacak oyunculara forma bile yaptıracak parası yok. Bunun adı mucizedir, bunun adı John Benjamin Toshack’tır.”
Swansea mucizesini yarattıktan sonra henüz 33 yaşındaki bir teknik direktör olarak Britanya futboluna yaptığı hizmetlerden dolayı o zamanlar Aberdeen’i çalıştıran Alex Ferguson’un 15 yıl sonra alacağı “futbolun şövalyeliği” ödülünü alan Toshack, Portekiz’in efsanevi takımı S.Lisbon’un başına geçti. 1984-85 sezonunda küllerinden yeniden doğmak isteyen Portekiz devini kısa vadede skortif başarılara taşıyamasa da sonradan her gideceği kulüpte olduğu gibi altyapıdan çıkardığı gençleri takıma monte ederek uzun vadede Lizbon’u yeniden Avrupa devlerinin arasına döndüren devrimi başlattı. Toshack’ın ikinci durağı ise İspanya olduğu. Önce 1985-89 yılları arasında sadece yerel Bask oyuncuların oynamasına izin verilen Real Sociedad’a tarihinin o zamana kadarki en güzel futbolunu oynatırken, Bask takımına 1987 yılında İspanya Kral Kupası’nı kazandırdı. 1988’de bir kez daha Kral Kupası’nda finale kadar çıkardığı Bask takımında Toshack’ın girişimiyle Bask olmayan oyuncular da oynatılmaya başlandı. Liverpool’lu yıldız John Aldridge, Sociedad’ın ilk Bask kökenli olmayan futbolcusu olarak San Sebastian’ın yolunu tutarken, Toshack da İspanya futbolunun zirvesine, Real Madrid’e transfer oldu. ![]() 1989-90 sezonunda Toshack yönetimindeki R.Madrid, İspanya Ligi’ndeki gol rekorlarını kırarak şampiyon olurken Toshack da yılın teknik direktörü seçilecek ama Kral Kupası Finali’nde kaybettiği için kovulacaktı. Real Madrid’den ayrıldıktan sonra söyledikleri, endüstriyel futbol çağının başlangıç sürecinde yapılan en manidar uyarılardan birisiydi: “Lig ekmek ve yağ gibidir, kupa ise onların üstündeki kremadır. Krema için ekmek ve yağı tehlikeye atanlar, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olanlar kadar trajikomiktir” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Toshack’tan sonra Real Madrid 5 yıl boyunca ne krema yiyebildi ne de ekmekle yağı bulabildi, sadece 4 yıl üst üste Cruyff’lu Barcelona’nın şampiyonluklarını izlemekle yetindi. 1990-94 yılları arasında ikinci kez Sociedad’ın başına geçen Toshack, 1994’te bir maçlığına Galler Milli Takımı’nı çalıştırdı. 1995’te Deportivo La Coruna’nın başına geçerek İspanya’ya geri döndü. 1995’te İspanya Süper Kupası’nı kazandı ve kimse adını bile duymamışken Rivaldo’yu keşfederek Deportivo’ya kazandırdı. R.Madrid’i fazla hücum oynattığı için eleştirilen Britanya’nın yurt dışında en çok başarılı olan teknik direktörü, bu kez de Deportivo’yu fazla defansif oynatmakla itham ediliyordu. 1996-97 sezonunda Real ve Barça’nın ardından ligi 3. sırada tamamlamayı başaran Deportivo ile yollarını ayırdığında herkes onun Liverpool’un başına geçmesini bekliyordu. Ama o artık 28 yaşında başladığı teknik direktörlük yaşamının aşırı baskısından bunalmış, nefes almak, bambaşka bir ülkeye gitmek niyetindeydi. Kimsenin beklemediği bir şekilde Beşiktaş ile anlaştığında, aslında o zamana kadar baskı diye yaşadığının Türkiye’de yaşayacaklarının yanında dişinin kovuğunu bile doldurmayacağını farkında değildi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() İnönü’den yükselen futbol aşkı, onu Liverpool’dan beri ilk kez evinde hissettirirken, Türk televizyonlarında “futbol” etiketi altında yaşanan televole kültürsüzlükleri onun kafasını karıştıracaktı. Ama o da bizimkilerin kafasını fena halde karıştırmıştı. Öncelikle ismi yüzünden herkes şok olmuş, Allah’ın bize yaptığı en büyük şakalardan birisi olan Bülend Karpat en efsanevi canlı yayın gaflarından birisini yapmıştı: “Bugün Beşiktaş’ta Tashack sertleşti, yani Toshack tabii ki…” ** Toshack, saha içinde ve dışında ezberi bozmuş, Televole kültürsüzlüğünün tüm toplumu bir habis ur gibi kaplaması sürecinde, televolenin anti-tezi olarak Beşiktaş taraftarının sevgisini kazanmıştı. TSYD Kupası’nda PAF takımından gençleri sahaya sürüp fark yediğinde medya tarafından ipe çekildi ama sadece gülüp geçti. Son gülen iyi gülerdi ve kendi keşfettiği Nihat Kahveci, Metin Tekin’den sonra Beşiktaş altyapısından çıkan en büyük futbol sanatı eseri olarak Real Sociedad’ın yolunu tuttuğunda, Toshack’ın aslında ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlayacaktık ama çok geç olacaktı. Beşiktaş, Toshack’la sadece Federasyon Kupası’nı kazanmasına rağmen, tarihinin en kötü kadrolarından birisini gençleştirmeyi başarmış ve Toshack sayesinde unutmaya başladığı varoluşsal değerleri hatırlamıştı. Kulübün verdiği izni suistimal eden Letchkov önce Toshack tarafından sert bir şekilde cezalandırılacak sonra da para cezasını ödemeyerek futbolu bıraktığını açıklayacaktı. Ama Toshack, Bulgaristan’da bir takımla idmana çıkan ve alındığı paraya transfer olarak takımdan ayrılmak isteyen Letchkov’un satılmasına engel oldu: “Bu 100 yıllık kulübün onuru her şeyin üstündedir. Kimse bizle alay edemez. Prestijimiz, değerlerimiz paradan çok daha önemlidir. Eğer Letchkov'u satarsak ilk uçakla geri dönerim” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Ama Toshack’ın bize verdiği en büyük futbol dersi ise Atatürk Kupası maçından öncesindeydi. Yine hepimizi aptal ama kendini dünyadaki tek zeki insan sanan bir Erman Toroğlu klonu “Siz nasıl PAF takımındaki gençlerle gelirsiniz, Atatürk’e saygınız yok mu?” diye sorduğunda verdiği cevapta bizi bizden daha iyi öğrenmişti: “Atatürk, Türkiye’yi gençlere emanet etmedi mi?” Yıllar sonra, Fransa ve İspanya’da birçok takım çalıştırdıktan sonra Galler Milli Takımı’nın başına getirilen Toshack, Beşiktaş Liverpool’u İnönü’de yenerken oradaki en mutlu insanlardan birisiydi: “Beni zamanında Ertuğrul’u savunmaya çektiğim için çok eleştirmişlerdi. Halbuki, Ertuğrul en çok takdir ettiğim oyunculardan birisiydi, sahanın her yerinde oynayabilecek kadar gelişmiş bir futbol zekası vardı. Bugün bunu bir kez daha gördüm ve çok mutlu oldum” ![]() Düzenleyen m3hm3t : 22-01-2011 at 00:03. Sebep: Şikayet |
|
|
|
|
|
#50 | |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Alıntı:
Bu futbolcuların her birinden ödüllük bir film çıkar.![]() |
|
|
|
|
|
|
#51 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Bugünlük Liverpool Efsaneleri'nin son oyuncusu... Devamı Gelecek..
![]() John Barnes "Siyah İnci" (Liverpool Efsaneleri 5) ![]() 1987 Ekimi’nde işte böyle buyurmuş futbolun zerdüştü George Best: “John Barnes gelmiş geçmiş en iyi futbolcu olabilir. İngiltere teknik direktörü Bobby Robson onun için ‘Siyah George Best’ demiş. Haklı da bence, çünkü benden beri ilk kez ilk kez bir açık oyuncusu Britanya’ya bu kadar büyük zevkler tattırıyor” Eğer Best böyle diyorsa böyledir. Nokta! Bir başka futbolcu George Best ile karşılaştırıldığı, adı aynı cümlede zikredildiği andan itibaren o oyuncu artık çoktan futbolun en kudretli tanrıları arasında, güzel oyun dilencileri mitolojisinde yerini almıştır. Biz 30’lı yaşlardaki futbol tutkunları için, çocukluğumuzun en güzel düşlerinden birisidir John Barnes. Hormonlarımızın maksimum seviyede azıttığı Nisan Mayıs günlerinde bizi eve hapseden, en az Monica Bellucci’nin kalçaları kadar baştan çıkartıcıdır o kadife sol ayak. Başta Murat Kosova olmak üzere 17 yıldır şampiyonluk yüzü göremesek de birçoğumuzun iflah olmaz Liverpool fanatiği olmasında başroldedir. Hepimiz de onun adı zikredildiğinde hemen oturuşumuzu, duruşumuzu düzeltir, sağ elimizi kalbimize götürür ve bir anda o harika günlere geri döneriz. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Gelmiş geçmiş en başarılı siyah futbolcu olmasının yanı sıra futbolculuğu döneminde ve sonrasındaki saha dışındaki örnek insanlığı ile İngiltere’nin Kaderini Değiştiren Siyahi’ler listesinin en başında olan bu siyah inci aslen Jamaika’lıdır. 7 Kasım 1963’te Kingston’da olabileek en zor şartlardaki alabildiğine sancılı bir doğum esnasında, tüm dünya aynı anda 14 gün önce Almanya’daki maden ocağında göçük altında kalan 11 işçiye kilitlenmiş, kurtarılmalarını bekliyor. Tam da Barnes’ın dünyayı ilk kez gördüğü o anlarda nihayet 14 gün sonra tüm madenciler sağsalim dünyaya geri dönüyorlar. Jamaikalılara özgü aşırı özgürlük ve içten pazarlıksız kozmik bir sevginin kuşattığı ortamda büyüyen John Barnes için kendini bildi bileli sadece iki şey var kafasında: Futbol oynamak ve şarkı söylemek. Aslında her ikisi arasında fazla da bir fark yok… Nasıl kendisiyle beraber Jamaika’nın dünya tarihine harika bir miras bırakan Bob Marley’i reggae’nin kralı yapan arkasındaki harika grupsa, bir gün John Barnes’ı “Siyah İnci”ye dönüştürecek olan da okyanusun diğer tarafındaki Liverpool kentinden başka bir şey değil… Liverpool’a gelene kadar ilk olarak 1970’lerin sonuna doğru Ada’nın yolunu tutuyor Barnes… Sonuçta hayallerinin iki ucu da Ada’ya çıkıyor… Her zaman dünya futbolunun ve dünya müziğinin magması olan Ada’da bir yandan kendisine uygun bir müzik grubu kurmaya çalışırken, diğer yandan da okul takımı Sudbury Court’ta hünerlerini sergiliyor. Daha o zamanlardan “zenci” olduğu için hakaretlere maruz kalan siyah inci, Jamaikalılara özgü bir tebessümle sadece hakarete uğradıkça daha da iyi oynuyor. Yine o maçlardan birinde yetenek avcısı Watford oyuncu izleme komitesi üyeleri aynı anda birbirilerine 10 numaralı siyahi çocuğu gösteriyorlar. Rezerv takımda oynadığı birkaç maç ve oynadığı maç sayısının üç katı kadar attığı gollerle henüz 18 yaşındayken profesyonel sözleşme teklif ediliyor kendisine. Transfer karşılığı alacağı 11 Watford forması ve eşofmanı o gece Barnes’ın kendisini Suudi kralı gibi hissetmesine yetiyor da artıyor. O gece karar veriyor, artık sadece maçlardan sonra duşlarda şarkı söylemeye, futboldan arda kalan zamanda diğer aşkı da futboldaki süksesi sayesinde onu yeniden kollarına alana kadar… Henüz 18’inden sadece birkaç gün almasına rağmen ilk 11’e adı ilk yazılan oyuncu John Barnes… Daha ilk sezonunda o zamanlar 2. Lig’de (şimdiki Championship) mücadele eden Watford, Luton Town’ın arkasından ikinci sırayı alarak 1. Lig’e yükseldiğinde oynadığı 36 maçta 13 gole imza atıyor. İstatistikleri boşverin, başta teknik direktör Graham Taylor ve takım arkadaşları olmak üzere herkes tek bir konuda hem fikir o zamanlar: “Bu Jamaika mucizesi olmasa, biz bir hiçiz” ![]() Daha o zamanlardan Liverpool, Barnes’a fena halde aşık! 19 yaşındaki bu siyahi süper yeteneği renklerine katmak için Watford’a dünyaları teklif ediyor. Ama o zamanlar henüz Vaka-i Bosman yaşanmamış ve şimdilerle karşılaştırıldığında futbolcular sadece ücretli bir köleden ibaretler. Yine de Barnes için önemli olan futbol oynamaktı ve kalbi Liverpool’un kırmızı yakasında olsa da ona bu olanağı sunan Watford kulübüne sözleşmesi bitene kadar sadık kalacaktı. Öylesine bir sadakat ki 1982-83 sezonunda 42 maçta 10 gol atarken sol açıkta sergilediği performans Watford sanat tarihinin en büyük eseri… O sezon sonunda kümede kalmayı hedef olarak belirleyen ligin yeni ekibi Watford, şampiyon Liverpool’un ardından ligi ikinci olarak tamamlıyor. Üstelik o yıllarda İngiltere Ligi’nde kara paralar ile saadet dönemi başlamamış ve başta Manchester United, Everton, Tottenham ve Nottingham Forest olmak üzere birçok takım kıran kırana bir şampiyonluk mücadelesi veriyorlar. Tam da o günlerde, Watford tarihinde ilk ve son kez Avrupa Kupaları’nda harikalar yaratırken, İngiltere Milli Takımı teknik direktörü Bobby Robson, Barnes’ı George Best ile karşılaştırmaya tenezzül ediyor. Tenezzül etmekle de kalmayıp henüz 19 yaşındayken onu milli takım kadrosuna alıyor. Ve ilk kez Kuzey İrlanda karşısında onu sahaya sürüyor. Siyahi oyunculara alışkın olmayan İngiltere o anda ortadan ikiye bölünüyor: Bir tarafta Tanrı’nın sadece siyahlara bahşettiği harika bir fizikle harmanlanan Best ile karşılaştırılmaya tenezzül edilen bir yetenek diğer tarafta ise aslen Jamaikalı siyahi bir göçmen olması gerçeği! Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Barnes, 1983-84 sezonunda 39 maçta birbirinden jenerik 11 gole imza atıp Watford’u FA Cup finaline taşırken artık Bobby Robson için Barnes’ın Jamaikalı bir siyah ya da Mançuryalı bir çekik gözlü olmasının hiçbir önemi yok. O, 10 Haziran 1984’te İngiltere, Maracana’da tarihinde ilk ve son kez Brezilya’yı yenerken, Siyah İnci, maçın her anında pırıl pırıl parlayan, tüm dünyanın gözlerini kamaştıran süper yıldızı. Barnes’ın 5 Brezilyalı’yı ipe dizerek attığı Maradona’dan önceki “Asrın Gol”ü, o gece tüm dünya televizyonlarında defalarca tekrarlanıyor. Ama bazıları için bu İngiltere’nin gurur duyması değil, utanması gereken bir olay! 2-0 kazanıyorlar ama bazı İngilizler için maç 1-0 bitmiş çünkü diğer golü “bir maymun”, “bir bok renkli” atmış! O çoğu Milliyetçi Cephe üyesi aynı İngilizler, maça giden uçakta zaten iğrenç yüzlerini çoktan göstermişler: Belki de o sondan bir önceki “Asrın Golü” yolculuk boyunca Barnes aleyhine tezahürat yapanlara kapak olsun diye o kadar da güzel, o kadar da stil atılmış! Üstelik maç esnasında da dünyanın en aşağılık, en zavallı tezahüratları devam etmiş… Brezilyalılar bu olan bitene hiçbir anlam veremeyip sadece o golü atan adamla fotoğraf çektirirken İngiltere yine fena halde çalkalanmış. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Düzenleyen SimeVrsaljko : 16-09-2009 at 20:09. |
|
|
|
|
|
#52 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Reaganizm ve Kenan Evrenizm ile beraber dünya tarihinin en çirkin, en rezil izm’i Thatcherizm’in demir yumruğu Britanya’nın kafasına balyoz gibi indiği o yıllarda, İngiltere bir nevi “Güney Afrika Light” gibi… Thatcherizm’in yaydığı en amansız hastalık olan işsizliğin ve sadaka sınırındaki maaşlarla sigortasız çalıştırılmanın vebalini siyah göçmenlere yüklemeye çalışan iktidar odakları el altından ırkçılığı körüklüyor. John Barnes otobiyografisinde o zamanları şöyle anlatıyor:
“Watford’dayken özellikle Milwall maçlarında atılan muzlar, maymun sesleri, hepsi de son derece anlamsız ve insanlık dışıydı. Ben de pekala bir İngiliz’dim. Nasıl o bağıranların çoğunun asıl kökenleri dünyanın başka bir yerindeyse benimkiler de Jamaika’daydı o kadar. Ama aslında sadece kendilerini aşağılıyorlardı, ben onları istemesem de duyuyordum ama bu duyduklarım sadece daha iyi oynamamı sağlıyor, beni iyice körüklüyordu. Onların zavallılığı sayesinde ben kendimi daha da geliştirdim. Aslında şimdi de bütün o ırkçılık karşıtı kampanyalara rağmen değişen çok fazla bir şey yok. Aynı zavallıların çocukları, 90 dakika kendilerini gizleyip günün kalan 22 saat 30 dakikasında yine ırkçılık yapıyorlar. Hayata renkkörü bakmaya devam ediyorlar”O, Barnes’ı maymunlara benzeten ama aslında kendi insanlık evrimini tamamlayamamış ilkel yaratıklar nefretlerini kustukça, Siyah İnci de onlara nazire yaparcasına bizlere en güzel futbol anlarını sunmaya devam etti. Kendisinin de söylediği gibi o iğrenç tezahüratlar sadece onun daha da ustalaşmasını sağladı. 1984-85 sezonunda Watford formasıyla 40 maçta 12 gol, 1985-86’da 39 maçta 9 gol, 1986-87’de ise 37 maçta 10 gol attı. Ligin tartışmasız en iyi sol açığıydı, icabında iş başa düşünce tek başına santrfor ya da oyun kurucu olarak da mevkiler üstü eşsiz anlar yaşattı Watford’lulara. 1987-88’de artık Liverpool’a geçme zamanı geldiğinde, Watford’un da altın çağının sonu gelmişti. Barnes gitti, Watford onun takımdan ayrıldığı ilk sezon sonunda ligden düştü. Barnes’tan sonra Watford bir daha asla gün yüzü göremedi. 1986 Dünya Kupası Çeyrek Finali’nde Maradona’lı Arjantin ile İngiltere Falkland’in rövanşı niteliğindeki maçta ilk 11’de sahaya çıkmamıştı. Brezilya’ya attığı gole rağmen zavallı ırkçıların kendisine gösterdiği tepkinin etkisinden mi artık bilinmez ama Barnes milli takım kariyeri boyunca gelmiş geçmiş en çok milli olan siyahi oyuncu olmasına rağmen asla İngiltere formasıyla Watford ve Liverpool’daki eşsiz Siyah İnci olamayacaktı. Ama o gün, Siyah İnci Arjantin karşısında İngiltere 2-0 yenikken oyuna girdiğinde, bir anda Maradona’nın uçsuz bucaksız futbol okyanusunda boğulan en örümcek kafalı ırkçıların bile sarılacağı siyahi yılan olacaktı. Pusuya yatmış, içinden kıs kıs gülen kader o anda Barnes’ı oyuna dahil edecek ve Maradona’nın eşsiz bilekleri ve Tanrı’nın eliyle mahvettiği İngiltere bir anda şahlanacaktı. O andan itibaren, Glenn Hoddle tüm topları sol kanada Barnes’a paslamaya başladı. Bilardo, önce duruma uyanamadı. Ne de olsa sadece 15 dakika kalmıştı, üstelik de Maradona onun takımındaydı. Ama belki de Barnes, Maradona’dan aldığı ilhamla maçın kalan 15 dakikasında 1986 Dünya Kupası’nda kısa bir süre için de olsa Maradona’nın seviyesine yükselebilen tek oyuncu olacaktı. Sol kanatta aldığı her topla önce birkaç Arjantinli’yi doğduğuna, futbolcu olduklarına pişman ediyor, sonra da sol ayağının içiyle Lineker’in kafasını buluyordu. O toplardan birinde Lineker maçı 2-1’e getirmiş ve İngiltere’yi umutlandırmıştı. Santradan sonra top İngilizlere geçtiğinde Hoddle yine Barnes’ı gördü. O anda tarafsız anlatımı ve sakin telaffuzu ile nesli tükenmiş İngiliz centilmenlerinin son temsilcisi olan BBC spikeri Barry Davies bile dayanamadı: “Hadi aslanım, hadi Siyah İnci, üzerlerine koş, hepsini geçersin sen!” Belki de o en zavallı ırkçılar bile bir anda Barnes’ı sevmişler, sadece derisinin rengi onlarınkinden farklı olduğu için onun attığı golü golden saymayan o insanlıktan nasibini almamış ilkel yaratıklar bile Barnes ile beraber koşmaya başlamışlardı. Ve yine yapmıştı, yine Arjantin savunmasını futbolcu olduklarına bin kere pişman etmiş, hepsini geçerek sıfıra inmişti. O en pahalı kadifelerden daha yumuşak sol ayaktan çıkan orta, zarif serçeler gibi süzülmüş Lineker’in kafasına değip kaleye girmek üzereydi ki bir anda top dışarı çıktı, İngilizlerin efsanevi santrforu Lineker kaleye girdi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() O günkü maçın skorunu unutun ve bir an için düşünün: Lineker değil de o top kaleye girseydi, bugün Barnes, Maradona’yı yıkan adam olarak tarihe geçecek, Dünya Kupası’nın kutsal defterinde o inci gibi sol ayağın silinmez izi olacaktı. Ama hak eden kazanmış, pusudaki kader kurnaz İngilizler’e harika bir oyun oynamıştı. Ya Barnes Arjantinli olsaydı, neler olurdu dersiniz? Ama Siyah İnci, İngilizler tarafından İngiliz olarak kabul edilmese de o gün beyaz formayı giyenler arasında en çok ağlayan oyuncuydu… Gözyaşları, kadife sol ayağının bıraktığı yerden altın harflerle yazmaya devam ediyordu: “Siyahım ama İngilizim! En az hepiniz kadar İngilizim” Maradona’ya meydan okumuş, Watford’a altın çağını yaşatmış, Brezilya’yı tek başına yıkmıştı. Tüm bunlar bile Ada futbolu mitolojisinin kutsal kitabının altın sayfalarında yer bulması için yeterdi. Ama asıl efsane daha yeni başlıyordu. 9 Haziran 1987’de Kenny Dalglish, John Barnes’ı Liverpool’un kırmızı yakasına transfer ettiğinde yepyeni bir tarih yazılmak üzereydi. Peter Beardsley, John Aldridge ve kısa bir süre sonra İtalya sürgününden dönecek Ian Rush’tan oluşan her takımın rüyası hücum hattına katıldığı andan itibaren 1974 Hollanda’sından beri en güzel hücum futbolu oynayan takım uzun yıllar yaşama sebebimiz olacaktı. ![]() 15 Ağustos 1987’de ilk kez Liverpool’un kırmızı forması ile Anfield’a adım attığında Kenny Dalglish dünyanın en rahat, en mutlu insanıydı. Üstelik de karşılarında o zamanlar dünyanın en iyi savunmasına sahip Arsenal vardı. Ama henüz 9. dakikada Barnes, Beardsley ile sanki 40 yıldır Liverpool’da beraber oynuyorlarmışçasına öyle bir paslaştılar ki Liverpool şehrinde adeta zamanın beyni durdu, Aldridge’e sadece topa dokunmak kaldı. Daha ilk maçında Arsenal’i 2-1 ile geçmişler, 90 dakika boyunca bir an bile duraksamadan futbolun icadından beri en güzel Anfield anlarını yaşatmışlardı. ![]() Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Times gazetesi maçla ilgili olarak “İlk kez Anfield’da Liverpool kazansa da insanlar bir maçın bittiğine bu kadar üzüldüler” yorumunu yapmıştı. Ama o sezon başladığı gibi devam etti. 12 Eylül 1987 günü Barnes kırmızı forma ile ilk golüne imza attı. O sezon Liverpool şampiyon olurken 29 maç üst üste kimse Kırmızılar’ın bileğini bükmeyecek, tüm sezon boyunca sadece 2 maç kaybedeceklerdi. FA Cup Finali’nde Wimbledon karşısında aldıkları 1-0’lık şok yenilgi bile bütün bir yıl Barnes’ın ekseninde oynanan mükemmel oyunun yanında hiçbir şeydi. Üstelik Barnes, Anfield’ın sadece futbol Tanrısı değildi artık, eski aşkı müzik, futbol sayesinde ona geri dönmüş, o da kendisini bağrına basan Liverpool taraftarlarına ithafen “Anfield Rap” adlı 45’liği piyasaya sürmüştü. Şarkı uzun bir zaman listelerde yer alırken, bir ara İngiltere listelerinde 3 numaraya kadar yükselmişti. “Anfield Rap” halen Liverpool’un kupa maçlarından önce dört bir ağızdan söylenmekte olan bir nevi “You’ll never walk alone”un rap versiyonu olarak Anfield folklorunun vazgeçilmez öğelerinden birisi: Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 “Liverpool cehennem kadar serttir Manchester United, Tottenham, Arsenal Dudaklarımı izleyin yeter, sizin için heceleriz Çünkü biz sadece futbol oynamaz, rap de yaparız en kralından Ah ah ah… Napolyon tüm dünyayı fethettiğini sanıyordu Gelsin de görsün Bizi duysun: Devam et devam et Umutla devam et Kalbinde umutla devam et durma Asla yalnız yürümeyeceksin Ben Jamaika’dan geldim Adım John Barnes Top ayağıma geldiğinde Kafama muz yağar Ama neler olacağını kimse tahmin edemez Kızıl makine çalışmaya başladığında” Yine o unutulmaz sezonun en çarpıcı anlarından birisinde de başrolde John Barnes ve muzlar olacaktı. Rakip hooliganlar John Barnes’a muzlar fırlatmışlar, o muzların birisi Barnes’ın yanına kadar gelmişti. Barnes ise muza bakmadan, arkasını bile tam olarak dönmeden harika bir topuk vuruşuyla muzu geldiği yere doğru geri göndermiş, sonra da 90 dakika boyunca topu her ayağına aldığında o muzları hooliganlara kabuklarıyla yedirmişti. Tam bir yıl sonra, 1987-88 sezonunda FA Cup Finali’nde artık attıkları muzları kabukları ile yemekten sıkılmış olacaklar ki hooliganlar sahaya tek bir muz bile atmadılar. Ama maç uzatmaya gittiğinde, Barnes sanki bir anda o muzları hatırladı. O andan itibaren adeta tek başına Everton savunmasını maymun eden Barnes bir de maçı kazandıran golden sonra eliyle muz yiyormuş gibi yapmış, ardından da topu santra yapmaları için topuğuyla Everton’lılara yollamıştı. ![]() |
|
|
|
|
|
#53 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Aynı sezon şampiyon olmalarına sadece birkaç saniye kala Arsenalli Thomas’ı maçtan sonra ilk kutlama cesaretini de gösteren John Barnes’tan başkası değildi… Ne de olsa o bir Jamaikalı’ydı ve Jamaikalılar asla umudunu yitirmez, beş dakika öncesini ve sonrasını asla kafaya takmadan yaşamaya devam ederlerdi. Ne demişti Bob Marley: “Güzel günler yine gelecek” O büyük Jamaikalı şair tabii ki bir kez daha haklı çıkacaktı: 1989-1990 sezonunun Liverpool’u belki de Liverpool’ların en güzeli, en futbol sanatçısı olanıydı. Sol açıkta oynayarak ligde sezon boyunca tam 22 gole imzasını atan Siyah İnci, Kızılların gelmiş geçmiş en efsanevi golcüsü Ian Rush’tan bile daha çok gol atmış, Liverpool’un bu satırlar yazılana kadarki son şampiyonluğuna damgasını bir kez daha vurmuştu.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 1990 Dünya Kupası’nda Barnes’ın muhteşem formuna güvenen İngilizler, İtalya’daki turnuvaya şampiyonluk parolasıyla gelmişlerdi. 1990 yılı adeta İngiltere’de John Barnes yılıydı, gelmiş geçmiş en efsanevi gruplardan New Order’la beraber Dünya Kupası resmi şarkısı “World in Motion”ı kaydetmiş, uzun zaman listelerde bir numarada kalmıştı. Halen gelmiş geçmiş en güzel futbol şarkısı olarak nitelendirilen şarkının en vurucu kısmındaki rap performansı ile o dönemin en ünlü rap’çileriyle düet teklifleri almış ancak Dünya Kupası’nın dünyada her şeyden daha önemli olduğunu söyleyerek hepsini de reddetmişti. ![]() Başta Barnes olmak üzere, 1966’dan beri İngiltere’nin en iyi takımı olarak nitelendirilen kadronun antrenörü Robson da Barnes’a çok güveniyordu. Lineker, Waddle, Robson gibi yıldızlar da turnuvadan önce “Nasıl olsa Barnes var, bir şekilde gol atarız; savunmayı sağlam tutalım, yeter” fikrindeydiler. Bunun üzerine Bobby Robson, savunmanın önüne gerektiğinde savunmayı beşlemesi için Des Walker’ı da ilk 11’e monte etti. Ama işte o değişiklik aslında takımın da omurgasını bozan değişiklikti. Sorun Walker’da değil, Barnes’ın sol kanatta coştuğu, rahatça forvet hattına eklemlendiği klasik 4-4-2’den 5-3-2’ye geçilmesindeydi. Bu sistem ve dizilişte, Barnes daha önceki yıllarda ve Liverpool’da olduğu gibi sol kanatta serbest oynayamayacak, hücum yönünden kendisine yeterince destek veremeyen ve sık sık rakip ataklar karşısında savunmada 3. bir stoper olarak ikame edilen Stuart Pearce’e yardım etmek zorunda kalacaktı. Üstelik İtalya 90, -herhalde oynandığı ülkeden kaynaklanıyor olsa- tartışmasız o güne kadarki en futbol fakiri, en savunma ağırlıklı, en sıkıcı Dünya Kupası’ydı. ![]() Korkulan başa geldi, daha ilk maçtan itibaren o sezon ligin en iyi oyuncusu olan Barnes’ın performansı büyük bir hayal kırıklığından ibaretti. Lineker, ileride yalnızları oynarken, sol kanadın Harley Davidson’ı Siyah İnci, ilk tur grubunda karşılaştıkları İrlanda (Ray Houghton da ayrı bir Liverpool efsanesidir) ve Hollanda’nın güçlü kanat akınları karşısında adeta alelade bir sol bek gibi rakibin sağ açığını kapatmak, adam kovalamak zorunda kalıyordu. Topun İngiltere’ye geçtiği anlarda ise, daha çok sağlamcı bir futbol anlayışı ile klasik uzun toplarla çıkmayan çalışan İngiltere’nin sol açığı ayaklarındansa gökyüzüne çok daha yakın olan toplara buruk bir şekilde bakmak zorunda kalıyordu. Mısır’ı zar zor yendiklerinde, biraz da Mısır’ın bütün maç kendi yarı sahasına çekilmesini fırsat bilen John Barnes, nihayet gruptaki son maçta biraz olsun hünerlerini göstermeye başlamıştı. ![]() Mısır karşısında alınan ite kaka galibiyet ile yeniden gaza gelen İngiliz spor medyası Barnes’ı göklere çıkarıyor, onun şampiyonluk kapısını açacak anahtar olduğunu yazıyorlardı. İkinci turdaki Belçika maçında neredeyse haklı çıkmak üzereydiler. Barnes sıkı markajdan ve Robson’ın üzerine yüklediği savunma yüklerinden bir an olsun kurtulup efsanevi bir vole ile golünü atmıştı. Tüm İngiltere havaya uçmak üzereyken, bir anda kimsenin ofsayt olmadığını göremeyen ama yan hakemin anlamsız bayrağını gören orta hakem bu muhteşem vole golünü iptal etmiş ve bu vuruş sadece Dünya Kupaları tarihinde Zico'nun 1978'de kornerden attığı sayılmayan golle beraber haksız yere sayılmayan en güzel gol olarak hatırlanacaktı. Bu da yetmezmiş gibi tam bir dakika sonra bileğine aldığı darbe ile turnuvanın sonuna kadar acı içinde oynamak zorunda kalacaktı. Çeyrek Final’de İngiltere yine ite kaka ve biraz da uydurma penaltı golleriyle Kamerun’u elerken, ilk yarının sonunda daha fazla oyuna devam edemeyen Barnes, yerini Liverpool’dan takım arkadaşı Beardsley’e bırakacaktı. O anda onun için hem İtalya 90 hem de Dünya Kupaları çoktan bitmişti bile. İğneyle oynadıkça daha da fazla kronikleşen sakatlığı dolayısı ile yarı finalde penaltılar sonucu Federal Almanya’ya elenmelerini sadece kenardan ölüm sessizliğine bürünmüş bir şekilde seyredecekti. ![]() Aslında İtalya 90, bir yerde Barnes’ın İngiltere kariyerini en iyi şekilde özetleyen turnuvaydı. İngiltere Milli Takımı, uzun yıllar boyunca iyi ve güzel futbol oynamasına rağmen başta Tanrı’nın eline kurban gidip sürekli hayal kırıklığına uğramasından dolayı daha sağlamcı ve savunmaya önem veren bir oyun tarzını benimsemişti. Bu oyun tarzında Barnes ne kadar Barnes olabilirdi ki? Onun %100 kapasite ile oynayabilmesi için formasını giydiği takım Liverpool’da olduğu gibi sürekli pozitif futbolu düşünmeli ve hücum etmeliydi. Bunun yanı sıra o yılların kıran kırana geçen İngiltere Ligi’nde gösterdiği insan üstü performanslardan sonra sezonun hemen bitiminde 1988 Avrupa Şampiyonası ve 1990 Dünya Kupaları’nın oynanması milli takım performansını düşüren en önemli etkenlerden biriydi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Robson’dan sonra Watford’dan çok sevdiği hocası Graham Taylor’ın milli takım patronluğuna getirilmesi kağıt üzerinde Barnes’ın İngiltere Milli Takımı formasıyla yeniden Siyah İnci’leşeceğini gösteriyordu. Ama bunun imkansız olduğunu en iyi bilen John Barnes’tı. Çünkü Taylor yıldız oyunculardan çok, başarıya aç görev adamlarına dayalı bir oyun stilini benimseyen bir antrenördü. Taylor dönemi İngilteresi Erickson’dan önceki gelmiş geçmiş en kötü, en tatsız tuzsuz İngiltere Milli Takımı’ydı. 1991 yılının büyük bir kısmını sakat olarak geçiren Barnes, 1992’deki Avrupa Şampiyonası fiyaskosunda aşil tendonundaki sakatlığından dolayı yer alamadı. Neyse ki de almadı aslında… |
|
|
|
|
|
#54 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2008
Üye numarası: #208143 Yer: imin ne önemi var ;)
Mesaj sayısı: 2,559
Karma etkisi: 18850
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 1884418
|
Sağolun varolun hepsi çok güzel paylaşımlar....
|
|
|
|
|
|
#55 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
![]() Barnes düzelir düzelmez, Taylor başta Waddle olmak üzere birçok yıldızı kadro dışı bırakırken, eski öğrencisine iltimas geçmişti. Ama maçtan maça değişen savunma ağırlıklı kadrolar ve sergilenen sıradan futbol zaten Taylor’ın ipini çekmek üzereydi. Maçlar başlar başlamaz, Taylor yuhalanmaya başlıyor, Barnes da bu yuhalamalardan nasibini alıyordu. Ama o neler neler görmüştü: Kafasına fırlatılan muzlar, maymun taklitleri; yuh sesleri onun umrunda bile olmazdı. Hollanda ile oynanan eleme maçında attığı muhteşem frikikle son bir kez kendisini İngiliz’den saymayanlara harika bir cevap verdi. 1994 Dünya Kupası’na kalifiye olamayan Taylor’ın yerine gelen Venables 3-5-2 ve kanat bekleri ağırlıklı bir sistemi milli takıma getirdiğinde, Siyah İnci için İngiltere Milli Takımı günleri çoktan bitmişti bile… 1995’te Higuita’nın akrep kurtarışını yaptığı hazırlık maçında son bir kez sessizce milli formayı giydi ve toplamda 79 kez ile en çok milli olan siyahi İngiliz oyuncu oldu. Liverpool’da da işler ilk geldiği yıllardaki gibi gitmemeye başlamıştı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi de üst üste geçirdiği sakatlıklar ve kendisini Liverpool’a getiren Kenny Dalglish’in şok istifasıydı. Dalglish’in yerine gelen Souness, değişik formasyonlar deniyor, kazanan ve klasikleşen Liverpool kimyasını gün geçtikçe bozuyordu. Artık Liverpool’un altın çağı bitmiş, ezeli rakipleri Manchester United, İngiltere Ferguson Devrimi’ni başlatmıştı. 1992’de Liverpool forması ile FA Cup’ı kazandı ama aşil tendonundaki kronik sakatlık bu maçta da forma giymesine izin vermedi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Henüz 31 yaşındaydı ama o eski kasırgavari hızından eser bile yoktu… Yine de çok sevdiği Liverpool’da kalmayı tercih etti. Zaten Hillsborough felaketi onu herkesten çok daha derinden etkilemiş, Liverpool’la arasında kupaların, şampiyonlukların çok daha ötesinde bir bağ kurmuştu. Hillsborough’da ölenlerin cenazelerinde yakın arkadaşı John Aldridge ile en önlerdeydi. Cenazelerden ve antrenmanlardan sonra yaralanan insanların yanlarına ziyarete gidiyor, sakat kalan çocukları görünce eve gidip gizli gizli ağlıyor ve kendi çocuklarına sıkı sıkı sarılıyordu. 18 yaşından beri yaşadığı ve yaşattığı tüm zaferler bir anda anlamını yitirmiş, sanki başka bir dünyada yaşanmış çok uzak hatıralar olarak benliğine gömülmüştü. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Roy Evans, 1994’te göreve geldiğinde, Barnes sadece genç yetenekleri yetiştirmek için de olsa takımda kalmak istediğini söyledi. Steve McManaman, Robbie Fowler ve Jamie Redknapp gibi genç yıldızlara daha çok şans verilmesini savundu. Onlarla beraber aynı takımda kazandığı 1995 Lig Kupası’na çocuklar gibi sevindi. O artık sol şeridin herkesi ezip geçen Harley Davidson’ı değil, savunmanın önünde harika tekniği ve dahiyane oyun zekasını kullanan bir önliberoydu… Harley Davidson, herkese örnek 1963 model bir Vespa’ya dönüşmüştü. Evans, Barnes için “Çok şanslıyım, çünkü sahada bir teknik direktör daha var” diyor, sık sık ilk 11’i onun fikrini alarak belirliyordu. ![]() Eski Liverpool kaptanı Steve Nicol, çok sevdiği takım arkadaşının o günlerini şöyle özetliyor: “Barnes, herkesi oyuna dahil ediyordu. Steve McManaman, Jamie Redknapp gibi gençler onun yanında oynamaktan büyük bir zevk alıyor ve şeref duyuyorlardı. Hepsi de bu Liverpool efsanesiyle yan yana oynaya oynaya oyunlarını kısa zamanda fazlasıyla geliştirme fırsatını buldular.” Barnes da onlarla yan yana oynuyor olmaktan müthiş bir zevk alıyor ve hepsinden kendi çocuklarıymış gibi aşırı bir sevgi ile bahsediyordu: “34 yaşındayım, aslında futbol oynamak için çok da yaşlı sayılmam. Ama 18 yaşından beri oynuyorum, nereden baksan hayatımın yarısı sol kanatta geçti. Şimdilerde Jamie ve Stevie’yle yan yana oynarken bir anda Watford’a 11 forma karşılığı transfer olduğum günlere dönüyorum. Uzun yıllardır futbol oynamaktan hiç bu kadar zevk almamıştım” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Aslında bu sözleri sarf ettiği 1997 yılında futbolu bırakmaya karar vermişti. İlerlemiş yaşına rağmen üstün tekniği ve dahiyane oyun zekası ile Ferguson’un Manchester’ına son bir kez kafa tutmuş, Liverpool uzun zamandır ilk kez bu kadar şampiyonluğa yakınlaşmıştı. Evans, bir sezon daha oynamasını istedi ama bu kez Şampiyonlar Ligi’ne katılacak olan Newcastle’ın başına geçen eski dost Kenny Dalglish’in hatırını kıramadı ve kısa bir süre Newcastle formasını giydi. 41 maçta 17 gol atarken 35 yaşında herkese son bir kez daha taş çıkarttı. FA Cup Finali’nde bir kez daha mağlup oldu ama yüzbinlerce Newcastle’lı için o tek bir sezon, St James Park Azizleri arasına girmesi için yetti de arttı bile. Son olarak Charlton formasıyla 12 maç daha oynadı ve 2 gol attı. Son attığı 2 golden bile muhteşem bir oyun zekası ve zarafet fışkırıyor, futbolu bırakacağı için bir zamanlar kendisine muzlar fırlatanlar dahil herkesi fazlasıyla üzüyordu. ![]() Bir süre antrenör olarak Celtic’te Dalglish ile beraber çalıştı ama işler beklenildiği gibi gitmedi ve teknik adamlık kariyeri bir kelebeğin yaşamı kadar kısa sürdü. Zaten Hillsborough’dan beri aklı fikri hep çocuklardaydı. Celtic Park’tan kendisine verilen tazminatı reddedip sadece ceketini alıp çıktıktan sonra yaptığı ilk iş Save the Children Kuruluşu’na elçilik yapmak için başvurmak oldu. 2006 yazında taraftarların düzenlediği Liverpool’a Gelmiş Geçmiş En Büyük 100 Futbolcu anketinde 5. olmuş, 110.000’den fazla taraftar onu gelmiş geçmiş en efsane Liverpool’lu seçmişlerdi. O ise anketten sonra televizyonda herkese şükranlarını sundu ve kendisine bahşedilen bu şerefi Hillsborough’da hayatını kaybeden Liverpool’lulara adadı… ITV televizyonları binasından belki de kimse gözyaşlarını görmesin diye gece gece taktığı güneş gözlükleriyle çıktığı gibi Les Ferdinand ile beraber Tanzanya’da geliri sakat çocuklara bağışlanacak maçta oynamaya gitti. Kim bilir, belki o gün yine sol kanatta mucizeler yarattı, kendisine “sunulan” muzları sol ayak topuğunda defalarca sektirdi… Sonra da geldiği yere doğru olabilecek en zarif şekilde geri yolladı… Onu ilk gördüğüm FA Cup Finali günkü harika Nisan güneşi gibi gülümseyen yüzü, çocukluğumuza dair en masalsı anlardan birisi… Ve her muz yediğimde aklıma geldiği gibi hayatımın sonuna kadar da öyle kalacak gibi… Futbol vahalarında yetişen, güzel futbol seraplarımızın en zarif, en eşsiz Siyah İnci’si… Bu da bizden sana olsun, kelimelere sığdıramadık çünkü seni: “Ah ah ah… Napolyon tüm dünyayı fethettiğini sanıyordu Gelsin de görsün Bizi duysun: Devam et devam et Umutla devam et Kalbinde umutla devam et durma Asla yalnız yürümeyeceksin” |
|
|
|
|
|
#56 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2008
Üye numarası: #208143 Yer: imin ne önemi var ;)
Mesaj sayısı: 2,559
Karma etkisi: 18850
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 1884418
|
ALFREDO Dİ STEFANO
Pele ve Maradona’nın görkemi, Alfredo Di Stefano’nun sadeliğinin yanında sönük kalıyor. ‘’Saha onun ayakları altında doğmuştu ve onun ayaklarında yeşerdi.” Uruguaylı romancı Eduardo Galeano, kimilerine göre gelmiş geçmiş en iyi futbolcu olan Alfredo Di Stefano’yu bizlere bu cümlelerle sunar. Galeano şöyle devam eder: “Top ayağındayken, alan değiştirmesi, ritm değiştirmesi, tıpkı huzur verici bir yürüyüşten durdurulamaz bir kasırgaya benzer; top kendisinde olmadığında ise, onu marke edene kendini unutturup boşluklara doğru kayar, oyun boğulmaya başladığında taze hava arayan gene O’dur. Sıkça oyunu okur, bütün sahayı görür ve hızla yer değiştirir; böylece saldırısını yapabilmek için kendine alan açar. Gol ile sonuçlanan her hareketin başında, ortasında ve sonunda o vardı ve her renkten goller attı.” Arşiv görüntüleri modern futbolu icat eden zarif bir oyuncu gösteriyor. Sahanın her santimini ve her pozisyonunu doldururdu. Buna karşın birçok akranının da onun kadar becerikli olması gerektiğini kabul ediyor. “Kalede bile oynadım” diyor Stefano. “Carrizo sakatlanmıştı. O günlerde oyuncu değişikliği olmadığı için kaleye geçmem gerekti.” İdeal pozisyonu forvet olan Di Stefano - Real Madrid için 282 maçta 216 gol attı- birçok kulüpten daha çok kupa kazanmıştır. Real’den takım arkadaşı ve antrenörü olan Miguel Munoz, Stefano ile saha içerisinde yakın oynamanın işini çok kolaylaştırdığını, o bölgede bir kişi fazla var gibi oynadıklarını anlatıyor. Stefano’nun dehası istatistikleri ve övgüler ile açıklanamaz. O, yeteneğini iki ayrı kıta ve üç ayrı ülkede kanıtlayan ilk futbolcuydu. Günümüzdeki yıldız futbolcuların çoğu bununla başa çıkamaz. 1940′larda ve 1950′lerde dünyayı kasıp kavuran üç takımın lokomotifiydi. Bu takımlar River Plate, Millonarios of Bogota ve Real’dir. Bütün pozisyonlarda oynadı ama ihtiyaçtan öte, Gaelano’nun da yazdığı gibi tekniği ve oyunu okuma yeteneğinin onu ilk total futbolcu haline getirmesi idi. (Gerçekten de, 1970′lerin efsane Ajax takımının açıkça belirttiği gibi, gençler o zamanlarda Stefano ve Puskas tarafından yönetilen Real’in büyüleyici siyah beyaz görüntüleriyle büyüdüler ve onların yeteneklerine hayran kaldılar.) Eğer Cristiano Ronaldo, UEFA Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasına rağmen hala Real’in beyazını giymeyi düşlüyorsa, bunun büyük bir kısmı Di Stefano’nun yarattığı efsaneden dolayıdır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Hayatı Alfredo Di Stefano, nam-ı diğer Sarışın Ok, 1926′da Buenos Aires’te doğdu ve futbolu bazen sokak köşelerinde ve boş arsalarda, bazen de Boca Stadına giden yolun sonundaki büyük Lezama Parkında veya stadın etrafında oynardı. Babası şimdilerde kulübün yönetici otoparkı olarak kullanılan alanın yanında doğdu. Alfredo dükkanlara bir iş için yollandığında yeteneklerini etraftaki bir şeyi tekmeleyerek veya onu topmuş gibi sürerek geliştiriyordu. Di Stefano, River Plate (Boca’nın en büyük rakibi) takımında oynamaya başladı ama ılımlı karakteri ve birleştirici yönü sayesinde ileride iki kulübe de antrenörlük yaptı ve iki takıma da şampiyonluklar kazandırdı. Oyuncu olarak ise hala River Plate, Millonarios ve Real’de kendisine büyük saygı gösterilir. Yaşlı bedeni artık narin olsa da hala başını dik tutuyor ve Real’in Santiago Bernabeu stadındaki küçük ofisinde krallar gibi yaşıyor. 1950′lerde Avrupa futbolunu domine eden Real takımını tanımlaması, yönetmesi ve ilham vermesi için Bernabeu kişisel olarak Di Stefano’yu seçmişti. Bernabeu’nun takım kurma yaklaşımı bir cümlesinde şöyle belli oluyordu: “Her büyük takımın en az iki Arjantinlisi olmalı ve hiç İngiliz oyuncusu olmamalıdır.” Di Stefano’nun ofisi Real’in Emektarları Derneği Başkanlığına ait. Biz konuştuğumuz sırada bir dizi orta yaşlı adam - ki bunların hepsi en yüksek kalitede eski futbolculardı- biraz şakalaşmak için ofise uğruyorlar. Di Stefano bir yanda şakalaşırken, diğer yanda iş programları, katıldıkları aktiviteler ve bir sonraki maç için kimin kimi arabayla götüreceği hakkında tartışıyor. Gerçek bir futbol adamı olan Di Stefano, hala gazeteyi arka sayfalarından okumaya başlıyor. Derin, sulu ve boğazdan gelen ve karıştırılması mümkün olmayan bir Arjantin aksanıyla hala faal, meraklı ve sevdiği oyunla ilgili hatıralarla dolu olan zihnini bizlere açıyor. Di Stefano’ya favori oyuncusunun kim olduğunu sorun ve o da cevap vermeyi reddetsin. “Hadi ama!” diye şaka yapıyor. “Belki bir ismi unuturum ve onlar bunu okurlar ve onları dışarıda unuttuğum için bana beddua ederler.” Doğuştan gelen diplomatikliği tek neden değil: “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için benim her zaman ilkem olmuştur. Bugünlerde insanlar oyuncuları sıralamayı ve onlara değer biçmeyi kafalarına takmış durumdalar ve hep “en iyisi kim” sorusuna cevap arıyorlar. Ben isim verme konusunu hiç sevmedim. Benim bir sürü bildiğim olağanüstü büyük oyuncu var ve bunlardan bazıları da iyi arkadaşımdır.” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 “Arjantin’de herhangi bir pozisyon için en az 30 tane müthiş oyuncu bulabilirsiniz. Son zamanlarda basın bana isim vermem konusunda çok baskı yaptı ben de şunları verdim: Munoz, Moreno, Pedernera, Labruna, Loustau. Bu kadar.” Bu beş oyuncu, 1940′ların başında La Maquina (Makine) olarak bilinen River Plate takımının Arjantin tarzı yumuşak pasları, marifetli oyunu ve güzel geometrisi olan hücum hattını oluşturuyorlar. Di Stefano, Adolfo Pedernera takımı bıraktığında River Plate’e katıldı ve her pozisyonda oynayabilen ilk Arjantinli oyuncu olarak tanındı. Arjantinli oyuncular ödenmeyen maaşlar yüzünden greve gittiklerinde, bir çok yetenek ülkeyi terketti. Pedernera o sırada Millonarios’u çalıştırıyordu ve Alfredo’ya ona katılmasını teklif etti. |
|
|
|
|
|
#57 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2008
Üye numarası: #208143 Yer: imin ne önemi var ;)
Mesaj sayısı: 2,559
Karma etkisi: 18850
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 1884418
|
“Gençtim, evliydim, yaşamımı kazanmak için düşünmem gerekiyordu” diyor Di Stefano, ülkesindeki birçok futbolcunun darboğazda olduğunun farkında olarak. “Kolombiya’da para vardı.”
Kolombiya’nın yeni oluşan milli ligi federasyonla sorunlar yaşadı ve FIFA tarafından yasaklandı. Yasaklanan takımlardan Millionarios da diğerleri gibi yüksek maaşları kullanarak dünyanın her yerinden yıldız oyuncuların ilgisini çekiyordu. Kolombiya futbol tarihindeki bu devire ‘el Dorado’ denir. Millonarios’un oyun tarzına Blue Ballet (Mavi Bale) adı takılmıştı çünkü izlemesi çok keyifliydi. Resmi olmayan mottoları ‘maç, biz beş tane atmadan bitmez’ idi. Pedernera’nın etkisi ve Stefano’nun sahada büyüsünü göstermesi Kolombiya futbolunun temellerini atmıştır. Carlos Valderrama, Freddy Rincon ve Adolfo Valencia gibi 90′larda Kolombiya futboluna damgasını vurmuş oyuncular bu çalışmaların meyveleridir. Bernabeu, Di Stefano’yu keşfettiğinde Sarışın Ok, Arjantin ve Kolombiya’da bir efsaneydi. 1947de Arjantin Copa America’yı kazanırken Di Stefano altı maçta altı gol attı. 1952′de Millonarios uluslar arası bir turnuvada Real Madrid’in 50. Kuruluş yılını kutladı ve 1953′te Millonarios ilk uluslar arası kupa olan Kulüpler için Küçük Dünya Kupası’nı kazandı. Bu kupa sırasında Bernabeu Di Stefano’yu, ölümsüzleştireceği efsane Real takımının bir parçası olarak takıma dâhil etti. Di Stefano’nun ailesi Güney Amerika’ya İtalya’dan göç etmişti. Avrupa’ya onu fethetmek için geri döndü. “Bir insanın küçük bir kısmı doğduğu yerden, büyük bir kısmı ise doyduğu yerdendir” diyor Arjantin sokak argosunu kullanarak… Sanki büyüdüğü Lenzema Parkı’nı hiç terk etmemiş… Ama İspanya’nın da Rio De La Plata kadar kendi ülkesi olduğunu belirtmeden geçemiyor. “Şu an bir Porteno olduğumdan daha fazla bir Madrileno’yum.” İspanyollaştırıldıktan sonra İspanya milli takımı için bile oynadı Di Stefano. “Bugünlerde bunu yapamazsınız” diyor. Birçok Güney Amerikalı oyuncu çok uzaktaki genetik kökenlerini araştırarak Avrupa ülkelerinden pasaport almaya çalışıyorlar ama FIFA kuralları ‘eğer bir oyuncu A milli takımda boy gösterirse bir daha başka takımda oynayamaz’ diyor. Di Stefano’nun zamanında birçok Güney Amerikalı oyuncu İtalya ve İspanya için oynuyordu. İtalya’da ilke şöyleydi: “Eğer İtalya için savaşıyorlarsa, İtalya için oynayabilirler de.” Tıpkı oriundi lerin (yabancı ülkelerde doğan ama İtalyanlarla kan bağı bulunanlara verilen ad) İtalyan ordusuna kaydedildikleri gibi. Genç Arjantinlilerin Avrupa futbolunun bir parçası olmak için yaptıkları fedakarlıklar tartışılan bir konudur ama pasaport skandalları Di Stefano’nun anayurdundaki sorunlar ufak bir tanesidir. Di Stefano bu problemler yüzünden öfkeli bir biçimde kafasını ellerinin arasına alıyor. “Şiddet” derken ellerini dudaklarına getiriyor. “Ve yoksulluk.” ![]() “Çocuk bir kulübe önerilir ve anne babasına da bir iş teklif edilir” diyor kahvesinden bir yudum alırken. Böylece çocuk bütün ailesini kurtardığı hissine kapılıyor. Daha sonra şöyle diyorlar: ‘Haydi Almanya’ya göç edelim. Almanca konuşamıyoruz ama neler olacağını görürüz.” Di Stefano anlatmak istediklerini varsayımlara dayanarak anlatmayı çok seviyor. “Daha sonra bir Alman mili oyuncuya bakıyorsunuz, harika bir oyuncu; adı da Perez. Peki, Perez nereden geliyor? Buenos Aires. Ya da Cordoba.” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Futbol ile yoksulluk arasındaki ilişki onu endişelendiriyor. Buluşmamızdan bir hafta önce kendisi Barcelona’daki birkaç kulübe gidip Afrika spor okulları için spor giysileri temin etmeye çalışıyordu. “Şöyle ki, futbol topu, forma ve eşofman vermek çok duyarlıca ama asıl ihtiyaçları temiz su ve ilaç” diyor Di Stefano. Belki ikisi de gereklidir. Spor, yoksulluktan kurtulmak için gerçekçi bir hedef ve oyunlar doğrultusuyla birçok çocuğun eksikliğini çektiği eğitim de sağlanabilir. Az da olsa buna bir katkıda bulunduğunu söylediğimde ise başını sallıyor ve hafifçe omzunu silkiyor. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Eusebio, George Best ve Helenio Herrera Di Stefano’yu oyunun tarihindeki en iyi futbolcu olarak gösteriyorlar. Ama kendisi bu tip iddialar olduğunda suskunluğunu koruyor. Yetenekli olduğunu sokaklarda top oynarken ne zaman fark ettiğini sorduğumuzda yine omuz silkiyor, “Ben hiç fark etmedim. Hala da bilmiyorum.” Futbol oynamaya başlamıştı çünkü bunu çok seviyordu. Şimdi bile “Her türlü futbolu seyrederim. Milli maçları ikinci lig maçlarına tercih etmem. Her zaman futbol izlerim ve daima bir şeyler öğrenirim” diyor. “Bir arkadaşımın ofisinde güzel deri bir top asılı ve üzerinde şöyle yazıyor: ‘Kaç tane davetsiz misafir senin üzerinden hayatını kazandı?’” derken gülümsüyor. “Ona yumuşakça davranmalısın, asla tekmelememelisin” diyor bu topun hakkında. “Onu öldürmek veya uykuya dalmasını istemezsin; onun tadını çıkarmalısın, ondan zevk almalısın.” Modern futbol ile eski günlerdeki futbolla ilgili basit karşılaştırmalar yapmaya sürekli karşı çıkıyor. “Futbol şimdilerde kesinlikle daha hızlı. İnsanlar gol ve hız istiyorlar. Ama geçmişte oynanan oyunun daha iyi olduğunu söylemeyeceğim çünkü insanlar zırvaladığımı düşünürler.” Geçmişe olan özlemi, kendisinin futbolun bohemyası olarak adlandırdığı ve günümüzün multi-milyar sterlinlik endüstrisi haline gelmesi ile ilgili. Kahve kültürü, erkeklerin gevezeliği, topa olan aşkın şiirsel doğası onun kuşağı için oyunun tartışılmaz bir bölümüydü. Oyunun gelişmesi, modernleşmesi ve yeni teknolojileri kullanması gerektiğine ama geçmişe bakılarak da bir şeyler öğrenilebileceğine inanıyor. “Bakın 1930′larda oyuncular sahaya çıkmadan bir tabak spagettiyi mideye indirirlerdi. Sonra herkes fazla yağlardan ve özel diyetlerden bahsetmeye başladı. Peki, bugünlerde birçok doktor ve uzman ne öneriyorlar? Makarna.” Sahada çok az şeyin değiştiğine veya değiştirilmesi gerektiğine inanıyor. “Oyun çok basit. 17 tane kuralı var. Çok az insan bunu bilir.” Futbolun herhangi bir ülkede diğerinden çok farklı olduğuna inanmıyor. Belki Güney Amerika’nın ve Afrika’nın iyi oyuncular çıkarmaya meyilli olduğunu kabul ediyor ama bunun nedeninden tam olarak emin değil. Dünyanın herhangi bir yerinde oynayabileceğini söylüyor ama imalı bir ironi ile ekliyor: “İngiltere hariç. Hep kafa topu. Ben? Ben ise kafamı düşünmek için kullanırım.” Bir Arjantinli olarak “Di Stefano ve Maradona bir arada sahada olsalardı ne olabilirdi?” sorusunu sormadan edemiyorum. “Maradona bir fenomendi” diyor hiç tereddüt etmeden. “Bizim birlikte oynayıp oynayamayacağımız… Bunlar benim şu sıralarda yazdığım romana giremeyecek olan varsayımlardan.” Üzerinde çalıştığı bir roman değil, kendi hayatı hakkında bir hikâye ve kurgu olamayacak kadar olağanüstü. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Konuşmamız bitince Don Alfredo Di Stefano küçük kaşmir bir atkıyı tüvit yakasının etrafına sarıyor ve iki eliyle masadan güç alıp yavaşça oturduğu iskemleden kalkıyor ve ağır adımlarla stadyumun araba parkına doğru yürüyor. Onun içinde Galeano’nun söylediği adam var: “Gol ile sonuçlanan her hareketin başlangıcına, ortasında ve sonunda o var ve her renkten gol attı” çünkü “bütün oyun alanı onun ayakkabılarının içine sığıyordu.” ![]() Kazandığı Kupalar • 5 Avrupa Kupası, 1956, 1957, 1958, 1959, 1960 Real Madrid ile • 9 La Liga Birinciliği: 1954, 1955, 1957, 1958, 1959, 1961, 1963, 1964 Real Madrid ile ve 1971 Valencia antrenörüyken • 1 Dünya Kulüpler Şampiyonluğu: 1960 Real Madrid ile • 1 Copa Del Rey: 1962 Real Madrid ile • 1 Copa America : 1947 Arjantin ile • 3 Arjantin Şampiyonluğu : 1947 River Plate ile, 1970 Boca Juniors antrenörüyken, 1981 River Plate antrenörüyken • 4 Kolombiya Şampiyonluğu: 1949, 1951, 1952, 1953 Millonarios ile |
|
|
|
|
|
#58 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Ian Rush (Liverpool Efsaneleri 6)
![]() Nisan 1980… Liverpool liman işçileri, yani neredeyse şehrin tamamı grevde… Thatcher hükümeti, işçilerin birikmiş maaşlarını ödememek için Demirelvari her türlü adi numarayı denemekte. Bir yandan el altından yabancı düşmanlığını körüklerken, diğer yandan da işgücü maliyetini sadaka seviyesine düşürmek için Britanya’nın parçası olan diğer ülkelerden, yani iç sömürgelerinden ucuz emek göçünü özendiriyor. En çok da “İngiltere’nin Kürtleri” Galliler, kapılıyor Thatcher’ın sahte cennet vaatlerine… Bir günde tam 5 bin Galli, Liverpool limanına “modern köleler” olarak adımlarını atarken aynı gemiden başka türlü bir Galli iniyor… Liverpool’un kızıl yakasının en bereketli futbol topraklarına bir yağmur damlası düşüyor, ileride büyük bir gol tufanına dönüşecek Ian Rush… Tam da “İngiltere’nin Kürtleri” Galliler… O yıllardaki birçok Galler ailesi gibi Rush’lar da 10 kardeş! En küçükleri Ian Rush, babası tarafından diğer kardeşleri gibi Liverpool FC’nin yeminli düşmanı Everton fanatiği olarak büyütülmüş… Ama 1980 yılında Britanya’daki yaşam şartları, İkinci Dünya Savaşı standartlarına gerileyince, ekmeğin renginin mavi ya da kızıl olması ikinci plana itiliyor; ekmek olsun da ne renk olursa olsun! Ama yine de küçükken görülen en büyük kâbusun gerçekleşiyor olması sadece hilebaz kaderin alışıldık oyunlarından birisi işte deyip geçemeyiz… O, kırmızı Liverpool forması ile delicesine tutulan Everton’a FA Cup finalinde atılan 3 golden oluşan çocuk gözlerin gördüğü en büyük kâbus, kısa bir süre sonra büyüyüp 10 kardeşe bakmak için Liverpool’a gönderilen “gol işçisi”nin hayatındaki en güzel rüyaya dönüşecek! ![]() Tam da o kâbusun görüldüğü günlerde, Rush ve gol eş anlamlı kelimelere dönüşmüşler çoktan… Deeside okul takımında 33 maçta atılan 72 golden sonra aslında Galler takımı olan ama İngiltere Ligi’nde oynamak zorunda kalan Chester’da Ian Rush neredeyse girdiği her pozisyonu gole çevirince 34 maçta 14 gole imza atıyor. Tam da o günlerde baba-oğul heyecandan titreye titreye Everton’ın aramasını bekliyorlar. Ama işte bir kere daha futbol tanrısı, yukarıda purosunu tellendirip yeni kaderler üflerken Everton mavisi bulutlar, Liverpool kırmızısına dönüşüp Galler’deki evin üzerine yağıyor. Belki de Everton aramadığı için 19 yaşındaki Ian Rush, “Liverpool’da oynayacak kadar iyi değilim” deyip teklifi nazikçe geri çevirmeye çalışırken, dünyanın en fanatik Everton’lısı olan baba son noktayı koyuyor: “Teklif ettikleri parayı reddedebilecek kadar iyi değiliz Ian” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Liverpool’un Shankley ile beraber gelmiş geçmiş en büyük antrenörü Bob Paisley’nin 18’lik Galli’nin bonservisine gözü kapalı ödediği 300 bin Pound, o zamana kadar genç bir yeteneğe ödenen en büyük para. Üstelik ilk sezonunda 9 maçta bir tek gol bile atamıyor bu Türk bıyıklı Galli… İşte tam da o anda 80’ler 90’lar Ada futbolunun dönüm noktası yaşanıyor. Sürekli yedek kaldığı için mutsuz olan Ian Rush, Paisley’nin odasına girip “Ya beni oynat, ya da sat” dediğinde aldığı cevap her şeyi bir anda değiştiriyor: “Tamam, hemen satalım seni” ![]() Önce Aston Villa, sonra Leeds ve diğerleri… Tabii ki son arayan Everton! Paisley, Rush’a “Seni satıyoruz” derken, onu isteyen herkese “Dünyaları da verseniz Liverpool’un geleceğini satın alamazsınız” diyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu değil; Paisley’nin ta kendisi: “Onu satacağımı söyledikçe o daha da hırslanıyor, gol atmak için bencilleşiyor, cezaalanında top ayağına geldiğinde sadece kaleyi görüyordu. Önce sağ ayağı ile hat-trick yaptı. Sonra sol ayağı ile… Bir süre sonra hangi ayağının asıl ayağı olduğunu kendisi bile unuttu. Cezaalanında top ayağına geldiğinde, yerimden bile kalkmıyordum, nasıl olsa gol olacaktı. O yıllarda tüm bahisçiler, eğer izin verilseydi cezaalanında top Rush’ın ayağındayken gol olacağına dair evlerini bile ipotek ettirirlerdi.”Aslında ilk zamanlarda hata Paisley’deydi çünkü ya Rush’ı Dalglish’in yerine ya da Dalglish’i Rush’ın yerine oyuna alıyordu. Ama bir gün sakatlıklar yüzünden ikisini ilk kez beraber oynatmak zorunda kaldı. 30 Eylül 1981’de, o tarihi günde muhteşem bir ikili kuruldu: Liverpool, o gün Şampiyonlar Ligi’nde (o zamanlar Şampiyon Kulüpler Kupası) rakibini 7-0’lık bir hezimete uğratırken yepyeni bir forvet hattı oluştu. Daha önceleri Liverpool da diğer takımlar gibi bir uzun-bir kısa çift santraforu yan yana oynatıyor, Keegan-Toschak zamanında fırtına gibi esiyordu. Ancak belki de o gün sakatlıklar yüzünden beraber oynatılan ikilinin uyumu, Ada’da yeni bir forvet hattı anlayışı yaratacaktı: Rush, forvet hattının en ilerisinde savunma hattının ilk elemanı gibi çalışırken, Dalglish hemen arkasında pusuya yatıyor ve bir yandan orta sahasını daha da kuvvetlendirirken, diğer yandan da muhteşem tekniği ile Rush’ın olağanüstü hızını tamamlıyordu. İşte o sezon bu dizilişle Ian Rush 49 maçta 30 gole imza atarken o güne kadar eşi benzeri görülmemiş bir gol ortalamasına imza attı. Liverpool şampiyon olurken, Paisley’nin yeni icadı bir zamanlar inatla satmadığı Liverpool’un geleceğini altın bir çağa dönüştürecekti. ![]() 1983’te Yılın En İyi Genç Oyuncusu seçilen Rush, Liverpool’u hem ligde hem de Lig Kupası’nda şampiyonluğa taşıyacaktı. O zamanlar adı Süt Kupası olan Lig Kupası’nın reklamlarında ise Liverpool forması giymiş iki çocuk konuşuyorlardı: “Rush da bu sütü içiyor değil mi? Hayır hayır golü attıktan sonra sütü kupadan içiyor… Olur mu, önce bu sütü içiyor, sonra da o golleri atıyor.” Önce ya da sonra, her şekilde Rush gol olup yağıyor, ligde attığı 24 golle o zamanlar galibiyete 2 puan verilen ligde Liverpool ikinci olan Elton John’un Watford’una tam 11 puan fark atarak şampiyon oluyordu. Lig Kupası Finali’nde ezeli rakip Manchester United’a uzatmalarda attığı galibiyet golünden sonra ise futbol sahalarında bir oyuncuya yazılan en manidar şarkı yazılacaktı. Manchester şehrinin efsanevi grubu The Smiths’in “Bigmouth Strikes Again”ini “Büyük burun yine golünü atıyor”a dönüştüren Kop tribünü, ezeli rakiplerini kendi silahları ile can evlerinden vururken, Rush’ı da göklere çıkarıyordu: “Şimdi anlıyorum Jan Dark’ın nasıl hissettiğini1984 yılında ise Jan Dark’tan bile daha iyi hissedeceklerdi kendilerini. Liverpool, ligde yine şampiyon olup, Lig Kupası’nı bir kez daha müzesine götürmekle yetinmeyecek, tarihi bir double-double, kazanılan Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu ile muhteşem bir üçlemeye dönüşecekti. Yine Souness topu kesmiş, yine Dalglish’e vermişti… Top İskoç forvete geldiğinde yine Rush koşmaya başlamış, tabii ki yine hep gol olmuştu. Bizler, al yanaklarından dolayı Dalglish’i çok severken, Türk bıyıkları yüzünden Rush’a daha bir aşık olmuştuk. Bu ikilinin arasındaki “uyum”dan çok daha fazlasıydı. Sanki aralarında bir telepati vardı hatta Rush-Dalglish ikilisi başlı başına kozmik bir bilinçti. Yıllar sonra o sezon 65 maçta 47 gol atan ve neredeyse attığı gollerin tamamının pasını Dalglish’ten alan Rush o günleri şöyle anlatacaktı: “Top Dalglish’in ayağına geldiğinde ben koşmaya başlıyordum ve her seferinde top tam ayağıma geliyordu, Dalglish’le oynamak cennet bahçesinde oynamak gibiydi”Dalglish ise bu kez Rush’ın kelimelerle attığı harika pası şöyle gole çeviriyor: “Ben topu Rush’a atmıyordum aslında, ben topu nereye atarsam atıyım Rush mutlaka orada oluyordu. O kadar zeki ve hızlıydı ki, onun arkasında oynayıp ona asist yapmamak imkansız” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Düzenleyen SimeVrsaljko : 16-09-2009 at 20:10. |
|
|
|
|
|
#59 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Her şey bir yana gol ve Rush eş anlamlı hale geldiğinde o hala muhteşem bir takım oyuncusuydu. Belki de Dalglish’in anlatmaya çalıştığı durum da bundan ibaretti. Şimdilerde Rafa Benitez'in yardımcısı olan o zamanlar Liverpool’unun "en Bülent Korkmaz"ı Sammy Lee, daha o zamanlarda kendisine “Sizce Liverpool’un en büyük savunmacısı kim, Hansen mi Lawrenson mı?” sorusuna verdiği cevap her şeyi en güzel şekilde özetliyor: “Bizim en iyi savunmacımız Ian Rush” Sonradan teknik direktör olarak da Rush’la çalışacak Ulubatlı Souness da aynı fikirdeydi: “Gelmiş geçmiş en iyi savunma oyuncusu Ian Rush’tır”
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Aslında Liverpool tarihinin en çok gol atan oyuncusunun aynı zamanda da gelmiş geçmiş en büyük savunmacısı olarak anılması çelişkili değil. O yıllarda başta Tanju Çolak olmak üzere bizim de Picasso ile karşılaştırılabilecek gol sanatçılarımız vardı. Ama Ian Rush’ın yaptığı hücum presin dünyada bir eşi benzeri daha yoktu. Hakan Şükür, Galatasaray’a geldiğinde tüm antrenörleri Rush’ı izlettirmeye çalışacaktı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 1985’teki Heysel felaketine kadar, Rush’lı Liverpool’u kimse durduramadı. Zaten o gün de Liverpool’u Liverpool durduracak, taraftarların ve fazladan sahte bilet satanların neden olduğu talihsiz olaylar yüzünden zaten Galler’de oynadığı için Dünya Kupası yazlarında göremediğimiz Rush’tan Avrupa Kupaları’nda da mahrum kalacaktık. 1985-86 sezonunda Avrupa’dan men edilip Ada’ya sıkışıp kalan Liverpool, hem ligde hem de kupada şampiyon olurken Ian Rush, 1987’de Juventus’a satılana kadar Liverpool filminin ilk yarısında 224 maçta tam 165 gole imza atmıştı. ![]() Juve’nin Rush’a ödediği 4.7 milyon Euro, o zaman için dünya rekoruydu. Ama daha Torino’ya adımını attığında Rush’ın Juventus macerasının bir kâbusa dönüşeceği son derece aşikârdı. O zamana kadar Torino’ya gelen en büyük futbol sanatçısı Platini, yıllarca takımını sırtında taşıdıktan sonra sakatlık yüzünden bekleneni veremeyince skortif başarılara şartlanmış taraftar kılığındaki Agnelli ve Fiat müşterileri kendisini yuhalamış, o da Juventus’u bırakmıştı. Tam da Rush’ın Torino’ya geldiği gün, iki futbol efsanesi havalimanında karşılaşmış ve Platini’nin sözleri Rush’ı geldiğine pişman etmişti: “Buraya yanlış zamanda geldin. Bu adamlar hiçbir şeye layık değil zaten. Ben gidiyorum, keşke ben varken gelseydin. Ben varken sen olsaydın, diğer takımlar 12 kişi oynasalar bile dünyada kimse elimize su dökemezdi.”Yerden göğe kadar haklıydı Platini… Rush o sezon İtalya Ligi’nde sadece 8 gole imza atarken, Maradona 14 golle kral olmuş, Van Basten de Rush’ın gerisinde kalarak sadece 7 gole imza atabilmişti. Rush’ın Ada’da futbol diye oynadığı ile İtalya’da insanlara futbol diye pazarlanan kör dövüşünün arasındaki benzerlik Brad Pitt ile Bülent Ersoy’un arasındaki benzerlik kadardı. Bardağı taşıran damla ise Kuzey İtalya futbol baronlarının Rush’ı Galler Milli Takımı’na yollamaması olmuştu. Kendisine önce “Galler’in ayrı bir milli takımı mı var?” diye dünyanın en cahil cüheyla sorularını soranlar bir dahaki sefere de “Galler sana para mı veriyor, paranı biz veriyoruz” diyerek Rush’a hayatının en büyük hakaretini yapacaklardı. 1988’de ise Juve’den kurtulan Rush, Galler forması ile İtalya’yı yendikleri golü atarak Galler’i aşağılayan insan taklitlerine en güzel cevabı verecekti. Platini yerden göğe kadar haklıydı: Rush, sadece bir sezon bu futbol görünümlü horoz dövüşüne dayanabilip Liverpool’a döndüğünde John Charles’ın jübile maçında Fransız maestro ile aynı takımda oynayacaklar ve Rush, Platini’nin 3 asisti ile hat-trick yapacaktı. Kimileri Ian Rush’ın ikinci Liverpool filmini ilki kadar beğenmez, burun kıvırır. Ama bizzat Rush’ın dile getirdiği gibi onun Liverpool formasını giydiği her an başlı başına cennetten çalınmış sonsuz bir güzellik. 1988-96 yılları arasında 34 yaşına kadar Liverpool formasını 245 maçta giyip 104 gol atan Ian Rush, bu çalınmış güzelliğiyle gol sanatının en ihtişamlı resimlerini çizdi: 20. yüzyılda FA Cup’ta en çok golü 44 golle Rush attı. FA Cup Finalleri’nin en çok gol atan oyuncusu da Lig Kupası’nda Geoff Hurst’le beraber en çok gole imza atan futbolcusu da yine Ian Rush. 5 kez ile en çok Lig Kupası’nı kazanan oyuncu olduğu gibi Galler Milli Takımı’nın da en çok gol atan futbolcusu. Liverpool tarihinin 346 golle en golcü futbolcusu olması yetmezmiş gibi tarihin en güzel cilvesi de Everton-Liverpool arasındaki Merseyside derbilerinde en çok gol atan futbolcu olması. ![]() İspanyol Torres, Liverpool tarihinin en pahalı oyuncusu olarak transfer edildiğinde Gerrard “Torres, bizim kuşağın Ian Rush’ı olabilir” dedi. Torres de Ian Rush gibi golcülüğü, 90 dakika pres yapıp rakibi üzerinde baskı kurmasıyla bir Anfield efsanesi olabilecek potansiyele sahip. Şimdilik Torres’in gol attığı neredeyse hiçbir maçı kaybetmedi Liverpool… Ama Ian Rush’ın kırmızı formayla gol attığı ilk 145 maçta Liverpool’un bileğini kimse bükemedi. Torres’in attığı gollerin bazıları kiç kimsenin atamayacağı cinsten son derece spektaküler goller… Ama Ian Rush’ın Liverpol formasıyla attığı 346 golün hiçbirini diğerinden “daha spektaküler” diye ayıramayız. Spikerler, Rush’ın ilk zamanlarda attığı golleri betimlerken “mükemmel, müthiş, olağanüstü, efsanevi” gibi sıfatları kullanırken bir süre sonra sadece “Ian Rush” demekle yetindiler. Rush da ilk golünden 345. golüne kadar her attığı gole ilk kez gol atıyormuş gibi sevindi. Son zamanlarında kanatları altına aldığı Fowler ilk golünü attığında ise kendi oğlu gol atmış gibi sevinmeye devam etti. <b>Fowler, her attığı golden sonra onun adını andı: “Ne öğrendiysem, Rush’tan öğrendim”</b> |
|
|
|
|
|
#60 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2008
Üye numarası: #208143 Yer: imin ne önemi var ;)
Mesaj sayısı: 2,559
Karma etkisi: 18850
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 1884418
|
- Zinedine Zidane-
![]() Fransa futbolu denilince, akla ilk Platini gelir. O bir devrimdi ve bir daha o kadar büyük bir yetenek gelmesi çok zordu. Taaki Zidane’a kadar. Zidane, Platini’nin bütün başarılarını gördüğü gibi, arkadaşlarıyla Fransa’nın bile göremediği zirvelere tırmandı. Zidane ailesi, 60’lı yıllarda Cezair’den Fransa’ya göç eder ve 1972 de Zinedine dünyaya gelir. Mahalle takımında başlar futbol hayatı ve daha sonra Cannes yöneticileri onu keşfeder. Cannes’te bir ailenin yanına verilen küçük Zidane, daha 16 yaşında A takımı ile ilk 11de maça çıkar. İlk maçını da , Daha sonra milli takımda beraber oynayacaği Desailly ve Deschamps’li o yıllardaki efsane Nantes’e karşı oynar. 1991de ilk gölünü atınca başkandan Renault Clio araba hediye alır. Takımın küme düşmesi ile, Marsilya teklifini red edip Bordeaux’e transfer olur. 1994 te ilk kez milli takıma çağırılır ve son 27 dakikadasinı oynadığı Çek Cumhuriyeti maçında takımının ilk golünü atar. 1996’da Avrupa arenasında ilk başarısını elde eder - Bordeaux ile Uefa kupası finali. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 İşte Zidane - Juventus , Real Madrid Juventus’a transfer olan genç yıldız ilk sezonunda İtalyan futboluna alışmakta çok zorluk çekti. Fakat 2. sezonundan itibaren tam bir yıldız olduğunu ispatladı. 2 defa İtalya Şampiyonu, 2 defa Şampiyonlar Ligi Finalisti, Süper Kupa, Kıtalar Arası kupası.... 2001 yılında dünya bir rekor transfer ücreti ile sarsıldı. Real Madrid Juventus’a bonservis bedeli olarak Zidane için yaklaşık 69 milyon dolar ödedi. Aynı sezon Real Zidane’nin meyvelerini toplamaya başladı : Real 2002 yılında Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oldu. Daha sonra şampiyonluk, Copa Del Rey, Uefa Süper Kupası izledi... Zirve – Fransa milli takımı. Zidane 3 dünya ve 3 avrupa kupası finallerine katıldı. Platini’nin bile uzanamadığı Dünya şampiyonluğuna uzandı ve 1 defa da 2. oldu. Avrupa Kupasını kaldırdı. Kişisel Başarılar 3 Kere Fifa yılın futbolcusu, Dünya kupası Altın Top, France Football Avrupa yılın futbolcusu, World Soccer Yılın Futbolcusu .... ve dah niceleri. Notlar : 1996 yılında Juventus’a transferinin ardından River Plate ile Kıtalararası Final maçına çıktı. Maçı kazanan Juventus kupayı kaldırıyor ve Zinedine çoçukluğunda hayran olduğu futbolcunun formasını alır. Bu ne Maradona, ne Pele, ne Platini’dir. Bu Enzo Francescoli’dir. Ona öyle bir hayrandı ki çocuklarından birine onun adını verdi. 1998 Dünya kupası finallerinde gurup maçlarında Suudi Arabistan karşı kırmızı kart görü ve takımını 2 maç yalnız bıraktı. Fakat bu hatasını final maçında muhteşem Brezilya kadrosuna karşı attığı 2 golle affettirdi. 2006 Dünya kupası finalinde ise gene takımının ilk golünü attı fakat penaltılara giden maçın 110. dakikasında İtalyan defans oyuncusu Materrazzi’nin sözlü sataşmalarına karşılık, yüzüne kafa atarak kariyerinin son maçını tamamlayamayıp kırmızı kart gördü. 1998'de Zidane'ye, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından “Chevalier” (Şövalye) Légion d’honneur unvanı verdi. Zidane'nin kariyeri Oynadığı Takımlar 1988-1992 Cannes 61(6) 1992-1996 Girondins de Bordeaux 135(28) 1996-2001 Juventus 151(24) 2001-2006 Real Madrid 155(37) Lig maçlarında : Toplam 502 maç(95 gol) Kulüp Başarıları(Yerel) İtalia Şampiyonluğu 1997 Juventus 1998 Juventus İspanya Şampiyonluğu 2003 Real Madrid İtalia Süper Kupası 1997 Juventus Copa del Rey 2001 Real Madrid 2003 Real Madrid Kulüp Başarıları (Uluslararası) Şampiyonlar Ligi 2002 Real Madrid 1997 Juventus(Final) 1998 Juventus(Final) UEFA Süper Kupası 1996 Juventus 2002 Real Madrid Kıtalararası Kupası 1996 Juventus 2002 Real Madrid Intertoto Kupası 1995 Girondins de Bordeaux Uefa Kupası 1996 Girondins de Bordeaux (Final) Milli Takım Oynadığı Yıllar 1994 - 2006 Maç Sayısı Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 108 Gol Sayısı 31 Milli Takım Başarıları FIFA Dünya Kupası 1998 Şampiyon 2006 2. UEFA Avrupa Kupası 2000 Şampiyon Bireysel başarıları FIFA Yılın Futbolcusu Ödülü 1998 2000 2003 2006 2. 2006 2. 1997 3. 2002 3. Avrupanın Yılın Futbolcusu Ödülü 1998 World Soccer Yılın Futbolcusu Ödülü 1998 FIFA Dünya Kupası Altın Top Ödülü 2006 FIFA Dünya Kupası All Stars 1998 2006 Onze d'Or Ödülü 1998 2000 2001 UEFA Kulüpler Futbolu Ödülü 1998 En iyi orta saha UEFA En iyi 11 2001 2002 2003 UEFA Şampiyonlar Ligi MVP 2002 FIFPro Dünya XI'i 2005 2006 İtalia Ligi En iyi Yabancı 1997 2001 |
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| davidbrownfootball, davidbrownnostalji |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
