Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL!


Karşı sistemi kendi makineniniz gibi kullandıran uzaktan yönetim programı.
  • Canlı ekran izleme,vnc ve mouse kontrolü
  • Antiviruslerce %100 tanınmaz, güncelleme garantili
  • Ortam sesi dinleme
  • Webcam izleme
  • Online/offline keylogger
  • Kopyala/Yapıştır, Clipboard Yöneticisi (Canlı)
  • Warlogger desteği
  • Çalıştırma,upload,download,yeniden adlandırma,silme,gizli çalıştırma,thumbnail görüntüleme(indirmeden dosya görme)
  • Registry yöneticisi (tam özellikli)
  • Msn şifrelerini ve geçmişteki tüm adresleri çıkartma
  • Firefox şifrelerini çözme
  • Görev yöneticisi, görev sonlandırma
  • Çalışan programları listeleme
  • Bağlı sistemlerin yaptığı işlemleri tek listede görme!
  • Binder / dosya birleştirici
  • Virus tipinde resource kullanmadan bindleme özelliği
  • Mp3,resim,jpeg,vs her türlü dosya ile birleşip,exploitler ile link üzerinden,htmlden yayılır
  • Keyloggerda dll kullanmadan system hooklarıyla loglama ve tabii dll kullanmadan kimse yapamıyorken %100 sisteme zarar vermeden stabil bütün dünya dillerinde loglama.
Sadece 690 TL! Satın almak için özel mesaj: m3hm3t


Ayrıca, iki farklı üst sürümü var:
Özel Trojan 990 TL: İstediğiniz isimle çalışıp, istediğiniz yere kopyalanır. Bu sayede geç yakalanır
ÖZEL TROJAN+: Görev yöneticisinde, başlangıçta, msconfig'de,hiç bir yerde görünmez; 1490 TL'dir!


Sürümler: 1200 TL: - Kimsenin bulamayacağı şekilde çalışır!> m3hm3t. 1750 TL: %100 gizlidir, bentrojanim.exe olarak çalışsa dahi hiç bir yerde görünmez.

Futbol Efsaneleri

http://1.bp.blogspot.com/_LGgyBjg4j0g/ScAKx32vq8I/AAAAAAAAAJo/MOb_kSwbhsA/s400/Milllwall_CrinoSgham_L.jpg Teddy’yi ilk gördüğü anda “Eyvah, o da benim gibi uzun boylu… Hava topları mükemmel, ama benim gibi yavaş. Ya o oynayacak ya da ben” demiş, efsanevi yıldızı kendisine rakip
Konu SimeVrsaljko tarafından açılmış, 50498 kişi tarafından görüntülenip, 104 yanıt almış.

Wardom.Com.TR bir bilgisayar güvenliği sitesidir; hack konuları bilgisayar güvenliğinin ve bilgisinin uç noktaları olduğundan dolayı, kullanıcıları bu konularda bilgilendirmek ve güvenliklerini arttırmak için yazılmaktadır.


Geri Dön   Wardom.Com.TR > Spor > Spor Genel
Üye Ol Sözlük Üye Listesi Arama Yeni Mesajlar Forumları Okundu İşaretle

Konu Başlıkları: efsaneleri futbol
Üye Olmadan Yorum Yazmak İçin Tıklayın!
Futbol Efsaneleri konusundaki toplam yorum: 104, okunma sayısı: 50498.
 
Eski 31-03-2009, 14:53   #76
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339



Teddy’yi ilk gördüğü anda “Eyvah, o da benim gibi uzun boylu… Hava topları mükemmel, ama benim gibi yavaş. Ya o oynayacak ya da ben” demiş, efsanevi yıldızı kendisine rakip olarak görüp ona pas vermekten kaçınmıştı. Ama Millwall teknik direktörü John Docherty’nin kafasında başka bir şey vardı: “Biz herkesin oynadığı gibi oynarsak bu vasatın biraz üstü kadro ile nereye kadar gidebiliriz ki?” O güne kadar hep “1 uzun ve yavaş+ 1 kısa ve hızlı” olarak kurulan klasik Ada forveti ters yüz edilecek, Millwall sezona Sheringham-Cascarino ikilisi ile başlayacaktı.

Herkes Docherty’ye “deli” gözüyle bakarken, sonradan tarihin haklı çıkardığı tüm deliler gibi Docherty de “dahi”liğe terfi edecekti. 1987-88 sezonuna 2. Lig’de kümede kalma hedefi ile başlayan Millwall, 1988 Ekim’inde Liverpool’un üstünde 1. Lig’de liderdi. O iki sezon boyunca, Millwall’un attığı gollerin neredeyse hepsinde, Starsky ve Hutch, Dempsey ve Makepeace, Jagger-Richards, Lennon-McCartney’lerden sonra Shearer-Sutton’dan önce Ada’nın gördüğü en uyumlu ve verimli ikili olan Cascarino-Sheringham forvetinin imzası vardı.



Sheringham, Millwall’un resmi sitesindeki videosunda o günleri Mayıs güneşi gibi gülen gözleriyle şöyle özetliyor: “İnsanlar, Cascarino ile benim birbirimize çok benzediğimizi, bu ikiliden hiçbir şey olmayacağını söyledikçe Tony ile daha da iyi bir ikili oluyorduk. O zamanlar Tony benden çok daha ünlüydü. 1987 yazında bonservisine tam 200. 000 Pound ödemiştik ve o İrlanda Milli Takımı’nda bile oynamıştı. Cascarino’yu transfer ettiğimizi öğrendiğimde ‘Vay be, Cascarino, Millwall’a geliyor, o varken ben yedek kalırım’ diye düşünmüştüm. Ama o hiç de o zamanlardaki büyük futbol yıldızları gibi primadonna triplerinde değildi. Hatta gelir gelmez yanımıza oturmuş, bizle konuşmaya başlamıştı. Sonradan kitabında ‘Sheringham çok iyiydi, beni kesip takıma girer diye antrenmanda ona pas vermedim’ yazdığını okuduğumda çok gülmüştüm. Geçenlerde son görüştüğümüzde ‘Bak haklı çıktım, o sezon sen 24 ben 23 gol atmıştım. Sonra da sen hep daha iyi oldun, ben ise kendi kendimin kötü bir taklidi olarak devam ettim’ dediğinde onun Aston Villa’ya gittiği günkü gibi üzüldüm”
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Aslında sonra olacaklar o zamandan belliydi. Millwall’un tüm rakipleri, muhteşem ikiliyi durdurmak için iki stoperinden daha uzun, sert ve iyi olanını Cascarino’nun başına dikiyor, diğeri de Sheringham ile baş başa kalıyordu. 1. Lig’de liderliğe yükseldikleri gün, o uzun, sert ve “iyi” stoperlerden birisi, Cascarino’yu durdurmak için en kestirme yolu seçti ve hava topuna yükseldiklerinde dizine olabilecek en sert şekilde vurdu. En başta Cascarino bir şey hissetmedi ama maçın sonunda vücudu soğudukça, dizi birden yanmaya başladı. İşin kötüsü o yangın, o günden sonra hiç sönmeyecek, uzun yıllar dizi sakat sakat oynayacaktı. Ama tıpkı bir gün “çok yaşlı olmadığını” ispatlamak ve sözleşmesinin yenilenmesini sağlamak için nasıl beyazlamış saçlarını boyayıp pasaportunda doğum yılını değiştirip saklayacaksa o günden itibaren de Cascarino dizinin sakatlığını saklamaya başladı. Her şeyden önce profesyonel futbol yıldızlığının ona sağladığı parasal imkanlar, en güzel kadınların gözünde boyunu daha da uzatmış, yüzünü daha da güzelleştirmişti! Daha da güzeli artık küçük yaşlardan beri çok sevdiği pokeri kaybetse de sabaha kadar oynayacak kadar parası vardı!



Cascarino’nun yıldızı parladıkça, geceleri gökleri kaplayan yıldızlar da gözüne hiç sönmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. O zamanlar Ada futbolunda kamp yapma mevhumu olmadığı ama karısı Sarah da bundan bihaber olduğu için sık sık yıldızlığın keyfini çıkarıyordu. Kağıtlar dağıtılıyor, elinde eksik olan kupa ası bir türlü gelmiyor ama nasıl olsa parası da hiç bitmiyordu. O kupa ası hiç gelmese de en kötü ihtimalle yanındaki genç kız onunla otel odasına gelecekti. O anda, ondan daha kupa bir as yoktu! Ertesi sabah İrlanda Milli Takımı ile Dünya Kupası’na, hem de İtalya’ya gidecekti.

İtalya 90’da İrlanda Cumhuriyeti tarihinde ilk kez katıldığı kupada hiç maç kazanmasa da çeyrek finale kadar çıkacak, Cascarino kendi kendisinin kötü bir taklidi gibi oynamasına rağmen bu başarının da gazıyla Aston Villa’nın yolunu tutacak, Alex Ferguson bir dahaki Noel’de Cascarino’yu transfer etmemiş olduğu için dünyanın en mutlu insanı olacaktı! Aslında bu kadarı bile asla bunları düşlememiş eski bir kuaför çırağı için yeter de artardı bile: Millwall forması ile 105 maçta 42 gol atmış, Euro 88’den sonra, İtalya 90’da da İrlanda Milli Takımı formasını giymişti. Dublin’e döndüklerinde İrlanda’nın neredeyse tamamı, onları İsa’nın 12 Azizi gibi karşılamış, çeyrek finale çıktıklarında babası gibi en koyu katoliğin bile rüyasında göremeyeceği Papa ile tanışmışlardı.



Tüm bunlar, filmin sadece gösterilen kareleriydi. O zamanlar İrlandalılığı henüz tartışılmıyordu. Zaten o kadar çok siyah bira içiyordu ki Britanya pasaportu ile seyahat etmesine rağmen bazen kendisi bile İrlandalılığından şüphe etmiyordu. Yine kağıtlar dağılıyor, eline bir türlü eksik olan kupa kızı gelmiyor, bir zamanlar deliler gibi aşık olduğu ama artık sadece başında büyük bir sızı olan karısı çıkıyordu kağıtların içinden… O anda İrlanda yoncası yeşili gözlü dünya güzeli kadınlar yanı başında, bir türlü gelmeyen kupa kızlarından çok daha güzel gözüküyorlardı. Sonra o gecelerden birinde, başını çevirdiğinde o kız orada değildi artık… Elindeki kağıtlara baktı, orada da sadece sağbek, solbek numaralı sinekler, maçalar vardı. Tüm biralar, viskiler bitmiş, gece kulübü kapanıyordu. Masada da kimse kalmamıştı. Aston Villa’nın sezon öncesi kampına gitmeden önce şöyle bir kağıtları karıştırdı ve son bir el oynamaya karar verdi: Tony Cascarino, Tony Cascarino’ya karşıydı! Elindeki kağıtları açtığında elinde beş tane Cascarino vardı ama hiçbiri birbirine benzemiyordu: Birincisi İtalya 90’da ikinci tur maçında temdit penaltısını atıyor, sonra en yakın arkadaşı Andy Townsend’ın yanına koşup ona sarılıyordu. İkinci Cascarino ise Jacky Charlton, penaltıları atacak 5 ismi açıkladığında köşe bucak saklanıyor, adını duyduğunda McGrath’ın yanına gidip “Benim yerime sen atar mısın, kafamdaki adam kaçıracağımı söylüyor” deyip McGrath’tan “Penaltıyı kafanla atmayacaksın” cevabını alıyordu. Üçüncü Cascarino, koşa koşa kan ter içinde Ray Hougton’a gidip küçük çocuklar gibi formasını çekiştiriyordu: “Hadi lütfen sen at, ben kaçırırsam babam beni dayaktan öldürür” diyordu. Houghton, birden hiddetlenip bağırıyordu: “Ne biçim erkeksin sen? Korkak tavuk! Git at hadi şunu, Millwall’dayken Liverpool’a atmayı biliyorsun!” Dördüncü Cascarino’nun bacakları titriyor, topu sol doksana nişanlıyordu ama top sağ alt köşeden filelere gidiyor, gol oluyordu. Beşinci Cascarino ise yapayalnızdı, ışıklar o hiç bitmeyecekmiş gibi duran güzel gecenin yıldızları gibi sönmüş, Tony Cascarino, Tony Cascarino’yu arıyordu. Her yere bakmış, bir türlü bulamamıştı. En son masanın altına bakarken sakat dizini masaya vuracak, acından olduğu yere yığılacak, oyun bitecek, kaybedecekti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



O gece uyuyamadı… Gözlerini her kapadığında, top ayağına geliyor, o topu sol alt köşeye vuruyor, top sağ üst direğin üstünden dışarıya tribünlere gidiyordu. “Kale önündeyken, topun yerden ayağıma atılması, en büyük kâbusum oldu” diye yazacaktı Maç Sonucu’nda… Sürekli yorgundu, dizi her geçen gün daha da acıyordu… Kilo almış, saçları beyazlamaya başlamıştı. Kafasındaki sesler git gide daha da yükseliyor, şiddetini arttırıyordu: “Atamayacaksın, herkes sana gülecek, yuhalayacaklar; baban gelip seni dövecek” Uyanıp karısı Sarah’a bakıyor, genç kızlarla sevişmesine engel olan bu “yaşlı” kadını öldürmek istiyordu. O yaz Aston Villa’nın hazırlık kampında en sevdiği arkadaşı Townsend, eşi ve Sarah’la dışarı çıkmışlardı. Diğerleri gece kulübüne gitmek isterken Cascarino, otele dönmek, uyumak istiyordu. Buna kızan Sarah, Townsend’ın yanında kendisine “Sıkıcı, yaşlı şişko” diye bağırdığında onu öldürmeye karar verdi. Hatta plan bile yaptı. Ama yine kafasındaki ses ona engel oldu. Aynı ses Aston Villa forması ile oynadığı ilk maçta ayaklarını esir aldı. Sol tarafa sert bir şekilde vurmak istediği her top, kaleciye geri pas hızında sağa gidiyor, hava topuna her yükseldiğinde topu Aston Villa sahasında görüyordu. Aston Villa teknik direktörü Graham Taylor o maçtan sonra yanına geldi: “Sen kim olduğunu farkında değilsin, sen Tony Cascarino’sun, bir hayalet değil. Kendine gel!”

Bir dahaki hafta kafasındaki ses birden susuyor, “dondurmacı” geri dönüyordu. Hatta bir maçta inanılmaz biçimde yükseldiği her hava topunu almış, yine gazetelerin birinci sayfasına kadar yükselmişti. Ama bir maç sonra bir hafta önce ölüm sessizliğine bürünen ses, aniden Sarah gibi kendini yırtarcasına bağırıyor, dizini çok acıtıyordu. O maçta kafasına gelen tüm toplardan Sarah’ın çapkınlılarını yakalayınca kafasına fırlattığı abajurlar, çekmecelermiş gibi kaçmış, sefilleri oynamıştı. Taylor bu kez kısa ve net konuştu: “Bu böyle olmaz, bir hafta Cascarino’sun diğer hafta Pembe Panter… Yarından tezi yok psikoloğa gideceksin!”
SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 31-03-2009, 14:56   #77
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339



O gece, psikoloğa gitmeyi çok düşündü. Ama yapamadı. Kafasındaki ses önce Houghton olup “Ne biçim erkeksin sen!” diye bağırdı, sonra da babasının sesine büründü: “Erkek adam psikologa gitmez” Ertesi sabah Taylor’dan aldığı izinle doktora gitmek yerine 18 yaşındaki 3. sayfa güzeli sevgilisinin yanına gitti: “Gol atmayı orgazmla karşılaştıran salaklar var! Senin gibi güzel bir kadınla sevişmenin yanında en güzel golü atmak ancak kötü bir masturbasyon kalır” Tony için uzun bir zaman için de böyle devam etti her şey. Kafasındaki ses, futbol yıldızı Tony Cascarino’yu bitirmiş, karikatüre dönüştürmüştü. Sahada kendisine pas atan Townsend bile olsa ondan nefret ediyor, kendisini komik duruma düşürmek isteyen bir düşmanı gözüyle bakıyordu. Bazen kafasındaki sessizliği fırsat bilip Cascarino’laşıyor, gidip kendisine ortaları yapan Townsend’a kardeşine sarılır gibi sarılıyordu. O sezon 46 maçta 11 gol atacak, yedeğe düşmüş olsa da Euro 92 elemelerinde İrlanda Milli Takımı’yla namağlup olacaktı. Kafasındaki dünyada olup bitenlerin bir önemi yoktu dışarıdaki dünya için. O İrlanda Milli Takımı’nın santrforuydu, psikologa gitmeyi düşündüğünü de kimse öğrenmemişti. Zaten Taylor, Villa’yı bırakıp İngiltere Milli Takımı’nın başına geçmiş, Cascarino’yu da büyük bir utancın altında ezilmekten kurtarmıştı. Kendisi kaybettiği Tony Cascarino’yu arıyordu ama dışarıda görülen dünyada o artık Celtic’te oynaması gereken bir İrlanda kahramanıydı.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Tony Cascarino, 1992 yılında kulüp tarihinin en pahalı futbolcusu olarak dünyadaki tüm İrlandalıların takımı Glasgow Celtic’e transfer oldu. O zamanlar Stapleton futbolu bırakmış, Hateley ve Aldridge yaşlanmışlarlar, Niall Quinn çok kötü sakatlanmıştı. Üstelik daha Zigiç, Köller, Carew, Hakan Şükür futbola bile başlamamışlardı. Kağıt üstünde bir numaraydı. Başta Celtic menejeri Liam Brady olmak üzere herkes Celtic’in tüm oyun planının Cascarino’ya göre kurulacağına, atılan direk uzun topları dondurmacının kolayca alacağına, yani Celtic’in açık ara şampiyon olacağına adları gibi emindi. Ama formasının arkasında Cascarino yazan adamla tanıdıkları Cascarino’nun hiçbir ilgisi yoktu. Celtic tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hayal kırıklığı olacak, hatta Tony’den sonra Parkhead’de hangi forvet topu altıpastan tribüne dikerse “Eyvah, dondurmacı geri döndü” denilecekti. Bilakis Hartson, Celtic’e transfer edildiğinde tüm Celtic forumlarında “Bu adam Cascarino’ya benziyor, başımız büyük belada” yazılacaktı. Belki de hiç Celtic forması giymeseydi, o yılın en çok satan futbol kitabı olan Maç Sonucu sadece Glasgow’un yeşil yakasında bir o kadar daha satardı. Ama nasıl Cascarino ismi Celtic için en büyük kabus olduysa, Celtic ismi de Cascarino için aynısı oldu. Neuchatel karşısında alınan 5-1’lik hezimetten sonra Liam Brady, soyunma odasına indi. Cascarino hariç tüm futbolcuları dışarı çıkardı, kapıyı kapattı:
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
“Tony, neyin var Allah aşkına, bugün sadece Cascarino’nun forması vardı…”
“Hiçbir şeyim yok…”
“Lütfen, bak söyle… Bir sorunun, bir sıkıntın var senin… Yoksa asla bu kadar kötü oynayamazsın sen…”
“Hiçbir sorunum yok, ben kötü bir futbolcuyum, hatta futbolcu bile değilim!”



Glasgow’a dönüldüğünde, Brady, Cascarino’ya bir hafta izin verdi. Ama aslında bu menejerlik kariyerinde aldığı en kötü karardı: O hafta içinde, Cascarino’nun 6 yaşındaki oğlu bir gün okuldan daha erken döndü. Çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyor, babasının dizine sarılıyordu: “Lütfen baba, söyle bana… Onların dedikleri kadar kötü değilsin sen, öyle değil mi? Lütfen yalan söylediklerini söyle… Lütfen…” Tony Cascarino, babasının yaptığı gibi yapmadı. Daha doğrusu babası gibi, oğlunu dövmedi. Ama babası gibi, metresinin kollarına attı kendisini. Kendisinden daha da fazla kaçmak, tekrar kendisi olmamak için bir mideye girebilecek maksimum birayı içti, yüzünü saklamak istiyormuşçasına poker kartlarını hiç masaya koymadı, hep yüzünün üstünde tuttu. Kaybetti, kaybetti, yine kaybetti… O eline gelmesini istediği kağıtlar büyük büyük yumaklara dönüşüp Parkhead’de ayağına, kafasına gelen toplara dönüştü. İçindeki sesi dinleyip, bütün o topları, pokerde eline gelen sinek ikililer gibi dışarı attı. Eve döndüğünde Sarah’ın kredi kartlarını ise bir türlü dışarı atamadı, bankadaki parası tamamen bittiğinde Chelsea’nin Celtic’in verdiğinin beşte birini ödeyeceği teklifini hiç düşünmeden kabul etti. Bir daha spor yazarı olarak bile Celtic’e dönmeyecekti… Dizindeki sakatlığı saklamak için Chelsea’nin doktoruna yalanlar uyduracak, Sarah’tan kaçmak için hiç eve gelmeyecekti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Londra’ya döndüğünde, takımı ne Taylor ne de Brady çalıştırıyordu. 80’li yılların en büyük futbol yıldızı Glenn Hoddle menejer-futbolcuydu. Celtic’te 24 maçta sadece 4 gol atabilmiş, Chelsea’de beşte biri maaşa yedek kulübesine mahkum olmuştu. Hoddle, daha çok kendi stiline uygun, Tony’nin yeteneklerine tamamen zıt yerden kısa paslarla oyun anlayışını sahaya yansıtıyor, maçlar sıkışıp geriye düştüklerinde Cascarino’yu futbola ilk başladığı günlerdeki gibi kurtarıcı olarak aslanların ortasına atıyordu. Aslında Cascarino’nun da işine geliyordu bu… Çünkü böylece yerden fazla pas gelmiyor, içindeki ses rahat verdikçe kafasıyla elinden geleni yapıyordu. Hoddle’u hiç sevmeyip, dünyanın en kendini beğenmiş adamı olarak görse de evdeki Sarah’a yeğliyor, sesini fazla çıkarmıyordu. FA Cup finalinde Hoddle yine kendisini yedek kulübesine mahkum etmiş, Manchester fark yaptığında oyuna almıştı. Biraz da rakip stoperlerin gevşeyip rahatlamış olması sayesine bütün hava toplarını almış, bu da Amerika’daki Dünya Kupası kadrosuna son biletleri dağıtan Jacky Charlton’a yeterli olmuştu. FA Cup hezimetinin Chelsea forması ile son maçı olduğunu adı gibi biliyordu. Hatta belki de Ada’daki son maçı olduğunu da hissediyordu. 32 yaşında, top her ayağına geldiğinde dizine tekme yiyor gibi hisseden, kumarbaz, alkolik, genç kız düşkünü emekli bir futbol yıldızıydı. Kendisini Charlton keşfetmiş, Britanya pasaportu ile İrlanda Milli Takımı’nda oynatmıştı. Herkesin bitti gözüyle baktığı futbol kariyerini kurtaracak olan da yine Jacky Charlton’dı.

SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 31-03-2009, 14:58   #78
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Amerika 94 öncesi tüm gözler İrlanda Milli Takımı’ndaydı. Graham Taylor, İngiltere’ye tarihinin en büyük rezaletlerini yaşatmış, Dünya Kupası’na katılma hakkını kazanamamıştı. Diğer Ada ülkeleri de elemelerde başarısız olmuş, İrlanda Cumhuriyeti son Avrupa Şampiyonu Danimarka’yı saf dışı bırakarak finaller biletini almıştı. Aslında 1994 Dünya Kupası’nda İrlanda’nın halinin, Cascarino’nun halinden pek farkı yoktu. Birkaç yıl önce kimsenin bileğini bükemediği takımın iskeleti çok yaşlanmış, en büyük gol silahı Quinn sakatlanmıştı. Yine de ilk maçta Houghton’ın attığı o yazın en güzel golü ve McGrath’ın insanüstü savunmasıyla daha sonradan finale kadar çıkacak olan İtalya’yı ilk grup maçında yendiklerinde Charlton da Cascarino da ikinci tura çıkmayı garantilediklerinden emindi. Ama her ikisi de ikinci turda Hollanda’yı eleyemeyeceklerini gayet iyi biliyorlardı. Maçın 75. dakikasında, İrlanda 2-0 yenikti, sadece Amerika’da yaşayan İrlandalıları eğlendirmek için maça devam ediyorlarmış gibi oynuyorlardı. İşte o dakikada tribünlerden yükselen “Dondurmacı! Dondurmacı!” seslerine kulak verdi Charlton. Aslında çok sevdiği oyuncusunun diz sakatlığını bildiği ve bir iki sezon daha alt liglerde bile olsa profesyonel futbol oynamaya devam etmesi için onu pek riske etmemiş, hiç oynatmamıştı. Ama o anda sanki Milwall’dan ayrıldığı günden beri Cascarino’nun zihnini esir alan ses, yerini tribünlerdeki “Dondurmacı” seslerine bıraktı. Öyle bir tezahürat vardı ki sanki doping cezası dolayısı ile men edilen Maradona oyuna girecekti. Ama Cascarino oyuna girdi. Uzun yıllardır ilk kez bu kadar iyi, bu kadar Cascarino’ydu. O zaman çok genç olan ve bir o kadar daha psikopat olan Roy Keane dışında tüm İrlandalı futbolcular maçı bırakmışken birden son 15 dakikada başka bir maç oynanmaya başladı. İlk uzun topu da Keane yolladı. Uzun zamandır toptan kaçan Cascarino, birden Rijkaard’ın önüne geçip topu aldı, etrafında döndü ve kendisine yaklaşan Keane ile verkaç yaptı. Gözümüzü kapayıp açtığımızda Cascarino mükemmel bir kafa vuruşu yapmış, De Goey topu zar zor dışarı çelmişti. Geri kalan sürede de git gide yükselen “dondurmacı” bağırışları arasında 15 dakikalık bir Cascarino belgeseli izledik. Gol atamadı ama koskoca Rijakkard’lar, Winter’lar, Valcx’lar dondurmacının karşısında adeta eriyip bittiler. Maçtan sonra Hollanda teknik direktörü Advocaat “Neyse ki Cascarino sonradan girdi, yoksa bu maç hiç kolay olmazdı” açıklamasını yapacaktı. Maçın bitiminde Cascarino sanki jübilesini yapmış gibi Jacky Charlton’a sarıldı. Halbuki hemen arkasında Marsilya yöneticileri vardı. Sanki zaman durmuş, Alex Ferguson’un en güzel Noel hediyesi olarak Cascarino’yu düşlediği güne geri dönülmüştü. Nihayet kafanın içindeki ses sonsuza kadar susmuş, 32 yaşından sonra yepyeni bir Cascarino doğmuştu.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

15 dakikalık resital, Cascarino’nun Ada’da yeniden iş bulmasına yeterliydi. Chelsea yöneticileri maçtan sonra Hoddle’ı aradılar ama Hoddle “Sadece 15 dakika oynar, bütün sezon yatar” diyerek teklifi geri çevirdi. Aralarında Aston Villa’nın da olduğu 5 takım Cascarino’yu almak istiyordu. Hatta Hıncal Uluç “Galatasaray Cascarino’yu alsın, 3 sene şampiyon olur” başlıklı bir yazı yazdı. Ama Cascarino, çoktan Marsilya ile nikah kıymış, başka bir hayata doğru yelken açmıştı.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Nasıl o sezon, şike iddiası ile bir alt kümeye düşürülen Marsilya için Cascarino biçilmiş kaftansa, Marsilya da Cascarino için biçilmiş kaftandı. Böylece Ada’nın harala gürelesinden, kendisini yiyip bitiren metreslerinden, mahvettiği, sıradanlaştırdığı kariyerinden uzak kalacak, kafasındaki ses de sonsuza kadar susacaktı. Parkhead’de adı kaçan gollerle özdeşleşen Tony Cascarino, Güney Fransa’da Tonygol’e dönüşecek, 2 sezonda ligde tam 62 gole imza atacaktı. (www.youtube.com/watch?v=YwSXqw65k9w)
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Tam da bitti denilip Türkiye’ye gelmesi önerilirken Cascarino Avrupa’nın en cehennemi stadı Velodrom’un meşalesi oldu bir anda. Fransa’nın en ateşli, en köklü takımını ait olduğu yere döndürdü. Kendisine atılmayan toplara bile koştu, ayağını soktu; havadan bir zamanlar denildiği gibi Paris’i yakıp yıkan Biltzkrieg uçakları kadar etkiliydi. İlk haftalarında merak edip, Avrupa’dan Futbol programına şöyle bir göz attık “Dondurmacımız ne yapıyor bakalım?” diye. Uçan vole ile attığı golden sonra bir anda 10 yaş gençleştik, babamızın bizi dondurmacıya götürdüğü o ilk gün gibi neşelendik. Sonraki hafta 2 tane attı, üstelik ikisi de sol değil sağ ayağıylaydı. Marsilya’nın gök mavisi çok yakışmıştı, göklerin futbolcusuna. 33 yaşında, artık bırakır dedik. 34 yaşında daha da gençleşti. Uçan voleler, Hrubesh’ten beri atılan en güzel kafa golleri, sağ ayak içleri, sol dışlar derken bir gün televizyonu bir açtık, Velodrom kapalı tribünün üçte biri yeşil, üçte biri beyaz, üçte biri turuncu giyinmiş. Dondurmacı, sahaya adım attığında hepsi birden kalktılar. O anda, o insanların oluşturduğu İrlanda bayrağı, en kaliteli bezle yapılanlardan bile çok daha güzeldi. Maç bittiğinde ve son maçında bile kafa golünü attığında, o insanların hepsi sahaya indiler, anlam veremediğimiz garip garip hareketler yaptılar. Kamera orta sahanın ortasına odaklandığında “We don’t need another hero, we got Tony Cascarino (Başka bir kahramana gerek yok, çünkü Cascarino var)” yazılıydı. Çok ağladı dondurmacı… Elinden dondurması alınan çocuklar gibi ağladı… 84 maçta 61 gol atmış, Waddle’ları, Völler’leri, Desailly’leri, Papin’leri unutturmuştu Marsilya’ya…

36 yaşından sonra hala dondurmacılık yapılmaz dedik… Halt etmişiz… Biz yaşlandıkça o gençleşti… Marsilya’dan sonra gittiği Nancy’de 38 yaşına kadar 109 maç oynadı, 44 gol attı. O bir Millwall efsanesiydi, İrlanda efsanesiydi, tam öldü denilirken Marsilya efsanesi de olmuştu. Marsilya’dayken, yine dayanamamış, 19 yaşında güzeller güzeli bir kız bulmuştu kendisine… Ne de olsa 19 yaşında gibi oynuyordu o günlerde! Kız bir gün ona bir faks yolladı: “Tony, aşkım, hamileyim” Bir kez daha baba oldu, Sarah faksı görünce bir daha eve dönmedi. Nancy’de o yaşta attığı 44 gol, Sarah’a hayat boyu nafaka oldu. Nancy’ye gittiğimde adım başı Cascarino Irish Pub’ları gördüm, menüde “Cascarino Volesi”, “Cascarino Plasesi”, “Cascarino Kafası” adlı biralar vardı. 4 tane “Cascarino Kafası” içtim, gözlerim kapandı, ayılmak için yeşil-beyaz-turuncu dondurma yedim!

Hala izliyorum dondurmacıyı. Hayatının rüyası gerçek oldu: Şimdilerde İrlanda Poker Milli Takımı’nın kaptanı! Hatta her gün okuyorum The Times’ta… En son Mourinho’yu haksız yere kovduğu için kalemiyle Abramoviç’e öyle bir kafa attı ki, bir anda o günlere döndüm. Sen Tony, çocukluğumuzun Nisan yüzlü dondurmacısı, güneşin bile daha yukarısına zıplayabilen santrforu, sen asla silinmeyeceksin en sevdiğimiz oyunun en güzel anlarından…


SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 31-03-2009, 15:05   #79
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

İrlanda Futbol Efsaneleri

Paul McGrath



“Yine sarhoş bir gemiymişim gibi dünyanın açıklarında fütursuzca yalpalıyordum. Onuncu Guiness şişesinden sonrasında tek hatırladığım, Bryan Robson’ın Moskova’dan bana getirme inceliğinde bulunduğu votka şişesini açmaya çalıştığım. Sonra sanki İrlanda Denizi’nin tamamı kadar alkolün içinde kayboluşum… O andan itibaren Alex Ferguson’un bana ettiği hakaretleri bile unutmuş, dizleri çürümüş iflah olmaz bir alkolik olduğumu kabul etmiştim. Yine 20 yıl önceki kimsesizler yurdundaki ‘pis zenci’liğe terfi etmiştim. Alex haklıydı, o benim iyiliğimi benden daha çok istiyordu. Ama ben futbol sahasının dışında bir hiçtim. Evsiz, barksız, köksüz, herkesin evlatlığı ‘pis zenci’ydim. İrlanda’da, Manchester’da benim dışımda herkes beni deli gibi seviyordu. Bense kendimden tiksiniyordum. Bu zayıf, güvensiz, gayrı meşru çocuğu artık yok etmeliydim. En azından alkol değil de ben yok etmeliydim kendimi. Gençken kendimi ırkçı pisliklerden korumak için aldığım bıçakla yapmalıydım. En azından kendimi bir başkasının yok etmesine izin vermemeliydim”

1989 yılının, o berbat gününde, o zamanların futbol sahalarının en asil kanı, bıçakla kesilen bileklerden yere damlamaya başladı. Yanı başındaki küçük çocuğun ağlaması, bakıcı kadının çığlıklarına karıştı. O zamanki üç çocuğun annesi Claire McGrath, eve geldiğinde efsanevi futbol yıldızını ambulansa taşıyorlardı. Claire, bileklerden akan kanla kıpkırmızı olan eli tuttuğunda, yeşil sahaların devi olan kocası Paul McGrath, bir zamanlar olduğu gibi 10 yaşında gidecek yeri olmayan gayri meşru evlatlık Paul Nwubilo’ya dönüşmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…





Bu Paul McGrath’ın ilk intihar denemesi değildi. Ama daha önce olduğu gibi birkaç sırdaşı dışında kimsenin haberi olmadı. Tam bir hafta sonra iflah olmaz bir alkolik olduğu gerekçesiyle Manchester United patronu Alex Ferguson’un, Aston Villa’ya sadece 450 bin Pound’a sattığı Paul McGrath, kestiği bileklerini sarıp yeni takımı ile Everton karşısında sahada olacaktı. Maça orta sahanın ortasında başlayan McGrath, sanki hiçbir şey olmamış gibi mükemmel bir performans sergileyecek ve Aston Villa’nın Everton’ı 6-2’lik tarihi bir hezimete uğrattığı karşılaşmada, sahanın tartışmasız en iyi oyuncusu olacaktı. O maçtan sonra Aston Villa formasıyla üst üste oynadığı 24 maçta da takımının en büyük yıldızıydı. Sezon sonunda Aston Villa taraftarları tarafından açık ara yılın futbolcusu seçildiğinde, o geceden sonra iki kez daha kendisini öldürmeye çalışmış ama neyse ki yine başaramamıştı.

Aston Villa’dan ve İrlanda Milli Takımı’ndan en yakın arkadaşı Tony Cascarino’ya göre o oynadığı her maçta ve çıktığı her antrenmanda, her zaman sahanın en iyisiydi: “McGrath’la 10 yıl boyunca beraber antrenman yaptım, bir kez bile ortada sıçan çalışmalarında ortaya düştüğünü görmedim. İrlanda formasıyla Euro 88’de, İtalya 90’da, Amerika 94’te oynadığımız her maçta hep takımın en büyük yıldızıydı. Ben Avrupa’nın üç büyük liginde yıllarca top koşturmuş birisi olarak hayatımda hiçbir futbolcunun, takım arkadaşları, taraftarlar hatta rakip oyuncular tarafından bu kadar sevildiğine şahit olmadım. Onu sevmeyen tek kişi vardı, o da Paul McGrath’ın ta kendisiydi”
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



Gerçekten de bu kadar büyük bir sevginin altında ezilmemek imkansızdı. 1990 Dünya Kupası’nda İrlanda çeyrek finale kadar çıkıp tarihinin en büyük başarısını yaşadığında, dünyada tüm siyahların yüz akı olan Nelson Mandela da artık özgür bir insan olmasının ötesinde özgürlüğün sembolü olarak İrlanda’yı ziyaret edecekti. Mandela ve İrlanda takımını taşıyan uçaklar, kaderin son derece anlamlı bir cilvesiyle aynı anda havalimanına inmişti. Milyonlarca insan, havalimanının çevresini devasa bayraklar ve çiçeklerle sarmış, kahramanların yüzlerini göstermesini bekliyordu. Güvenlik nedeniyle ilk önce Mandela, kendisini bekleyenlerle buluşacaktı. Mandela kendisini bekleyen insanlara elini uzattığında, aynı anda milyonlarca İrlandalı avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Oh, ah, Paul McGrath’ın babası! Ülkene hoş geldin McGrath’ın güzel babası!”

McGrath’ın hiç babası olmamıştı. Uzun zaman yaşadığı evlerdeki en yaşlı erkeği babası olarak bellemiş, yetimhanede altını ıslattığı için dayak yediğinde aslında insanoğlunun hayat boyu babasız olduğunu herkesten çok daha iyi anlamıştı. Biyolojik babası 1959’da İrlanda’ya staj yapmaya gelen Nijeryalı bir tıp öğrencisiydi. Beyaz İrlandalı annesi ile büyük bir aşk yaşamışlar, ama Paul doğduğunda baba çoktan öz evladını reddedip Nijerya’ya kaçmıştı bile. O zamanlar kürtajın en büyük günah sayıldığı İrlanda’da beyaz bir annenin siyah bir çocuğu olması demek, yaşayan bir ölü olması demekti. 1960 Ocak’ında Paul McGrath, 1.5 aylıkken etrafa gülücükler dağıtıyordu. İrlanda’dan Londra’ya giden ilk gemiye bindiklerinde anne adeta kan ağlıyordu. Londra Rüyası, küçük Paul’un binlerce güneşten daha parlak gülümsemesine karıştığında annenin göz yaşları diniyor, ama geldikleri gemiyle “kaçak işçi” olarak damgalanıp Dublin’e geri yollandıklarında o gözyaşları McGrath’ın kaderinde asla dinmeyecek bir fırtınaya dönüşecekti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



Artık iki annesi vardı, birisi öz annesi, diğeri de dünya tatlısı Mrs Donnely… Hatta bir de kendisine ilk futbol topunu hediye edecek abisi Denis! Mahalledeki diğer çocuklar, küçük siyah kardeşe, ten rengi yüzünden hakaret ettiklerinde Denis hepsini dövecek, topunu patlattıklarında ona hemen yenisi alacaktı. Hepimiz çocukluğu kadar güzeldi o günler… Ama hepimizin çocukluğu gibi uzun sürmeyecekti. Bir gün, öz anne beş yaşındaki Paul’u “Gezmeye gidiyoruz” diye evden çıkarmış, yetimhane isimli duvarları milyonlarca buzdan daha soğuk çirkin binaya bırakmıştı. Artık Denis yoktu, futbol topu hiç yoktu! Sabahtan akşama kadar ezbere İncil ve futbol sahalarında bile eşi olmayan bir şiddet!

Bir süre sonra, şiddete şiddetle karşılık verdiğinde, hep kendisinin zararlı çıktığını anlamıştı. Ama böyle böyle, yaşıtlarından çok daha fazla olgunlaşmış, hatta çocuk yaşta yaşlanmıştı. Tam da o günlerde bir gün yine yetimhaneden kaçıp, çok özlediği futbol topuna sarılmıştı. Yerel Pearse Rovers takımının menejeri Heffernan, önce bu çocuğun kim olduğunu soruşturdu. Sonra yetimhane müdürü Croxon’dan çocuğu takımda oynatmak için izin istedi. Croxon, İncil’e göre futbolun günah olduğunu ileri sürerek en başta izin vermedi ama sonra Heffernan, çocuğun tüm konaklama, yeme içme masraflarını kulübün üstleneceğini söylediğinde, bir anda İncil’e göre futbol sevap sayıldı!
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574


SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 31-03-2009, 15:07   #80
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Heffernan, ilk maçını şöyle anlatıyor: “Dün gibi hatırlıyorum. Ben ona orta sahanın solunda görev vermiştim ama o her yerde oynadı! Mevkiler hakkında en ufak bir fikri yoktu, top neredeyse Paul oradaydı. Daha sonra da Manchester’da, Villa’da, Derby’de, Sheffield’da, İrlanda’da top neredeyse o hep orada olmaya devam etti.” Heffernan, Paul’ün bir yandan futbol oynarken diğer yandan da okula gitmesini istiyordu. Ama Paul, ileride Ferguson ile kapışmalarında da olacağı gibi yetimhane müdürleri gibi yaşlı adamların kendisine bağırıp çağırmasına bir daha izin vermemek için okulu boşladı. Yıllar sonra biyografisinde de o günler için şöyle yazacaktı: “Ben sadece futbol oynarken mutluydum. O zamanlar da sadece futbol oynamak istiyordum. Benim için antrenman günün 24 saatiydi. Sonraları da sadece futbol oynarken mutlu oldum. Belki de normal bir insanın yürümesine bile engel olacak ağır diz sakatlıklarına rağmen bu oyunu bu kadar çok sevdiğim için 39 yaşına kadar oynamaya devam ettim. Futbol oynamadığımda bir hiçtim, şimdi de emekli bir futbolcu olarak koca bir hiçim!”
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Pearse Rovers’ta gösterdiği performans ona çok kısa bir sürede daha profesyonel bir takım olan Dalkey United’ın kapılarını açtı. Artık bir yandan futbol oynaması için ona hatırı sayılır bir para ödüyorlar diğer yandan da kendisinin her şeyiyle ilgileniyorlardı. Teknik direktör Frank Mullen yıllardır aradığı babası olmuş ona ekstradan bir iş bile bulmuştu. Dalkey formasını giyerken, bir yandan da metal işçisi olarak çalışıyordu. Sabah akşam taşıdığı o ağır metaller sayesinde zaten muhteşem olan fiziği bir süre sonra onu yeşil sahaların Muhammed Ali’sine dönüştürecekti. Artık kimse ona siyah teninden dolayı hakaret etmiyordu. Efsanevi İrlandalı Rock grubu Thin Lizzy’nin siyahi dahisi Phill Lynott’un başarıları, tüm bir İrlanda’nın zihniyetini değiştirmişti. Başta IRA ve Sinn Feinn olmak üzere Ada’nın kuzeyindeki İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele edenlerin fikirleri toplumda daha da fazla kabul gördükçe, siyahlar İrlanda’nın ayrılmaz bir parçasına dönüşmeye başlayacaktı.

Tam da bu süreçte Paul McGrath, İrlanda’nın yetiştirdiği en büyük futbol dehalarından birine dönüştü. 1981’de İrlanda 1. Ligi’nin Galatasaray’ı St. Patrick’e transfer olduğunda, artık tüm bir İrlanda Adası ona tapıyordu. Orta sahanın ortasında, savunmada her nerede oynarsa oynasın hep takımının belkemiği, her şeyiydi. Sonunda Manchester United’ın ısrarlarına dayanamayıp, tekliflerini kabul ettiğinde 1982 yılıydı: “Ben Dalkey’den bile ayrılmak istememiştim çünkü hayatımda ilk defa bir ailem, bir babam ve kardeşlerim vardı. St. Patrick’e korka korka gittim ama orada bir anda tüm İrlanda ailem oluverdi. O yüzden uzun süre Manchester’ın tekliflerini reddettim. Ama sonunda Moran, Whiteside, Stapleton gibi efsanevi İrlandalı yıldızların oynadığı bu efsanevi takımın teklifini kabul ettim, ne de olsa artık sadece futbol oynayacak, saatlerce metal taşımak zorunda kalmayacaktım. Ne de olsa o zamanlar daha Ferguson yoktu!”
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



Paul McGrath, 1982-89 yılları arasında formasını giydiği Manchester United’da başlı başına bir futbol fenomenine dönüşecekti. O zamanlar daha Cantona yoktu ve sonraları Fransız yıldızla özdeşleşecek ve Dublin Havalimanı’nda milyonların Mandela’yı kutsamak için yapacakları “Oh ah McGrath” tezahüratı bizzat Paul için yazılacaktı. 1985 FA Cup Finali’nde Manchester United, Everton ile karşılaştığında, McGrath’ın savunma tandemindeki partneri Kevin Moran FA Cup tarihinin oyundan atılan ilk futbolcusu olmuş, McGrath o zamanların en iyi çift santraforu Sharp-Gray ikilisi karşısında yapayalnız kalmıştı. Ama o yalnızlığa hepimizden çok alışıktı. Sadece Moran için oynadı çünkü Moran olmasa o da o gün sahada olamazdı. Daha önceleri rugby’ci olan Moran, sonradan futbolcu olmuş, McGrath’ın Manchester’a alınmasında büyük bir rol oynamıştı. Uzatmalarda McGrath’ın diğer en yakın arkadaşı Whiteside’ın golüyle Manchester yıllar sonra kupada şampiyon olurken, McGrath maçın adamı seçilmekle kalmamış, kupa töreni esnasında bile Wembley “Oh ah McGrath” diye inim inim inlemişti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Paul McGrath, Manchester United’lılar için saha içindeki cennetti! Saha dışında ise McGrath’ın hayatı eşsiz bir cehennemdi. Çocukluğunda başlayıp her geçen gün büyüyen cehennem hissinden kurtulmanın en kestirme yolu ise 20 yaşındayken Dalkey ile gittiği Almanya deplasmanında tanıştığı alkoldü. En iyi arkadaşları olan o zamanın en büyük futbol yıldızları Whiteside, Robson, Moran da aynı cehennemden muzdariptiler. Bu Manchester mahşerinin dört kafadarı yeşil sahalarda nasıl oynuyorlarsa, maçlar bitince de öyle içmeye başlıyorlardı. O zamanlar Ferguson’dan önceki teknik direktör Ron Atkinson için bu dörtlü sahada aynı mükemmellikte oynamaya devam ettiği sürece alkolik olmalarının hiçbir önemi yoktu. Hatta zaman zaman önemli maçlardan önce bizzat Atkinson’ın kendisi “muhteşem dörtlü” ile içmeye gidiyor, az zamanda çok içerek sızmalarını tetikleyerek eve erken dönmelerini sağlıyordu!



Ama özlenen istikrar hiç bitmeyen içki bardakları gibi bir türlü gelmeyince Atkinson kovulacak ve yerine kendisinin tam tersi olan Alex Ferguson gelecekti. Aslında McGrath’ın da itiraf ettiği gibi İskoç teknik adam kendisini kazanmak için çok uğraştı. Her pazartesi sabahı başta McGrath olmak üzere “muhteşem dörtlü” Ferguson’un odasındaydılar. Her seferinde söz veriyorlar ama hemen ilk antrenmandan sonra soluğu en yakın pub’da alıyorlardı. Ferguson uzun süre peşlerine ajanlar taktı. İçtikleri her şişe için maaşlarından kesinti bile yaptı. Ama olmadı. McGrath bileklerini kestiğinde bile Ferguson kesin kararlıydı, önce kendisine jübile yapıp 100.000 Pound tazminat ödenmesini önerdi. Ama McGrath sadece futbol oynarken mutluydu ve teklifi reddedip bilekleri kesti. Aynı günlerde Napoli, Maradona’nın baskısıyla McGrath’ı transfer etmeye çalışacaktı.

Dizinden 8. ameliyatını geçirdikten sonra kestiği bileklerini sarıp sahaya Aston Villa forması ile çıktığı ilk sezon, Aston Villa ligi 2. sırada tamamlarken, Ferguson’un Manchester’ı ligi 16. sırada bitirip zar zor kümede kalmayı başarıyordu. Aston Villa’lı McGrath 1989-1996 yılları arasında her sezon taraftarlar tarafından açık ara yılın futbolcusu seçilecek, “Tanrı” adıyla anılacaktı. 1993’te ligi yine 2. bitirdiklerinde 34 yaşında Ada’nın en iyi futbolcusu seçildiğinde uzun yıllar sonra bu onura layık görülen ilk savunma oyuncusu oldu. 1994’te Lig Kupası Finali’nde Ferguson’un Manchester’ını devirdiklerinde, Ferguson, McGrath’ı takımda tutmak için her yolu denediğini bir kez daha yineledi: “Ona ya Manchester ya da alkol demiştim. O bana Manchester’ı çok sevdiğini ama alkolü bırakamayacağını söylemişti. Bugün, sadece bizi yenen Villa’nın değil sahanın en iyisi 35’lik siyah inciydi. Keşke alkolü bırakıp bizle kalmayı seçseydi.” Ama alkolü asla bırakamadı. İrlanda ile Türkiye’ye maça geldiklerinde kendisini Sulukule’den toparlamak zorunda kaldılar, rakının methini çok duymuş ama bira gibi sandığı için karşısında oynamak zorunda kalan forvetlerin haline düşmüştü! Bu betimlemeyi bizzat alkollü McGrath tarafından marke edilen Alan Shearer yapmıştı: “İnanamıyordum ama gerçekti. Paul, o gün körkütük sarhoştu ama bana adım bile attırmamıştı. Bir pozisyonda aut çizgisini geçip topla dışarı çıkmıştım ama Paul hala beni marke etmeye devam ediyordu”




1994 Dünya Kupası’nda gruptaki ilk maçta İrlanda, Baggio’nun altın çağındaki İtalya’yı 1-0 devirip tüm dünyayı şaşkına çevirirken, maçın yıldızı ne Baggio ne de Roy Keane’di, Paul McGrath’ın ta kendisiydi. Maçın sonlarına doğru yaşanan bir pozisyon, Paul McGrath’ın futbolculuk kariyerinin en güzel özetidir: Baggio topu tam ağlara yollayacakken 35’lik siyah inci, bir anda ayağını koyar, havalanan top altıpasta Signori’nin önüne düştüğünde usta golcüsünün volesini yere yatarak kafası ile karşılar. Top yine Baggio’ya geldiğinde tüm stat gol olduğuna adları gibi emindir ama bir anda elleri ve ayakları yerde olan McGrath topun önüne dikilerek yüzüyle topu karşılar. Ayağa kalktığında İtalyanlar dahil olmak üzere New York’un Giants Stadyumu’nun tamamı efsaneyi ayakta alkışlamaktadır. Halbuki bu maçtan çok kısa bir süre önce evde içki bulamayınca çamaşır suyu içmiş ama yine futbol tanrıları ölmesine izin vermemiştir. Kamp yaptıkları otel odasına gelen fatura saha dışındaki hayatının özetidir: Bir telefon konuşması, 4 Budweiser, bir telefon konuşması daha, 4 Budweiser, 4 Budweiser, telefon, stokta kalmayan Budweiser’ın yerine 4 Guiness… Jacky Charlton, iki dizinden 22 kez ameliyat olmuş, sol omzunu hissetmeyen futbol tanrısının içki içmemesi için kapıya diktiği fizyoterapist ve Cascarino da körkütük sarhoşlardır…



2002 Dünya Kupası’nda McGrath’ı BBC yorumcusu olarak Japonya’ya taşıyan uçaktan üzerinde adının yazdığı bir valiz inmiş, McGrath ise kayıplara karışmıştı. Sonradan Dublin’de bir otelde alkol komasında bulundu. Tüm şişeler bitmiş ama McGrath yine bitmemişti. McGrath hariç, herkes onu o kadar çok seviyordu ki o kadar alkol ve intihar denemesine karşın asla ölmeyecek, Baggio’nun ayağına uzattığı kafada dünyanın sonuna kadar yaşayacaktı!





SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 31-03-2009, 15:26   #81
Elvis
Moderator
 
Elvis's Avatar
 
Kayıt Tarihi: Aug 2005
Üye numarası: #33956
Yer: Sarıyer
Mesaj sayısı: 20,440
Karma etkisi: 69512 Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000Elvis seviye: 2000
Karma: 6948527
6.Oskar ödülü kazanan üyelerimiz. 1stClass Üye 

Benim için en önemlisi George Best Böyle biri daha gelmedi, Bilgiler için Teşekkürler
Elvis Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 03-04-2009, 21:53   #82
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Zico Zico Zico



“ASIL PELE, SİYAH ZİCO’DUR OĞLUM!”
Daha dünyanın en güzel kadını İstanbul’un ince topuklu çizmeleri Moda, endüstriyel betonarme yığınına dönmeden önce, beyaz köşklerin arasında tanışmıştık Beyaz Pele’yle… 1980’li yılların başında, uçsuz bucaksız Moda sahilinde bana o zamanlar dünyanın en güzel masalları gibi gelen güzel yaşama sanatının sırlarını anlatan dedem “Futbol, aşktan beri en büyük icattır” demiş, daha sonra da “Şimdi gelmiş geçmiş en büyük futbol sanatçılarını seyretmeye gidiyoruz” diyerek ilk kez kızıl Ford Mustang’ini bu kadar hızlı sürmüştü.
Erenköy’deki kırık dökük köşke geldiğimizde yol boyunca dedemin sanki peygamberleri ya da dünyayı kurtaranları anlatıyormuşçasına kusursuz bir saygı ve aşırı bir sevgiyle adlarını andığı isimler, kulaklarımda yankılanıyor, pencereden içeri süzülen zarif melteme karışarak güneşe doğru yükseliyordu:

“Babanla amcan gibi sakallı olan ama hep dimdik duran Socrates, dayın gibi her daim iki dirhem bir çekirdek zarif Falcao ve hepsinin şefi Zico!” “Zico, Zico, Zico…”



Arabadan olabilecek en hızlı şekilde inip televizyonun olduğu salona doğru ilerlerken sigarasını söndürmüş ve sanki dünyanın sırrını açıklıyormuşçasına kendisinden geçerek “Bak Zico’ya ‘Beyaz Pele’ diyorlar. Ben Pele’yi de seyrettim, eğer Zico Pele’den önce oynamış olsaydı, asıl Pele’ye ‘Siyah Zico’ derlerdi.” dDiye noktayı koymuştu. Sokrates ve Falcao’yu hayatımdaki en güzel şeylere benzeten dedem, Zico için sadece “Pele” demişti. “Pele” demek dedemin kutsal futbol kitabında İsa demek, toprak ana demek, kutsal ruh demek, her şey demekti. Şaşırmış, iki karışlık aklımla anlamaya çalışmıştım. Başlama düdüğünden hemen önce dedem anlayacağım dille anlatmıştı her şeyi: “Futbol bozuluyor artık, İtalyanlar, Almanlar, Sovyetler herkes makine gibi oynuyor; ruh yok, sanat yok, insan dokunuşu yok. Çirkin bir elbiseye dönüştü futbol, Zico da o elbisenin üstündeki küçük gözüken ama bakmasını bilene pırıl pırıl parlayan en güzel düğme…”
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
Dedem baş köşeye kurulmuş, babaannem tömbeki nargilesini hazırlamış, maç başlamıştı. Sarı ve kızıl formalı iki takım sahadaydı. Ben önce iki karış aklımla “Beyaz Pele”ye taktığım için daha çok beyaz tenli oyuncunun forma giydiği Sovyetleri tuttuğumuzu sanıyordum. Ta ki maçın hemen başında Sovyet oyunculardan birisi gerçek “Beyaz Pele”ye tekme atana kadar… Dedem yerinden fırlamış, sanki tekme kendisine atılmış gibi acıyla kıvranarak bağırmaya başlamıştı. Ama bizim asıl tuttuğumuz takım Brezilya hemen oyuna başlamış, dedem yerine dönmüştü:
“İşte futbol bu! Herkes örnek almalı, tam 9 oyuncu ile hücum, top ayaklarına geldiğinde hepsi birer ***** Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar…”
Ben hiçbir şey anlamıyor sadece top ayağına mıknatıs gibi yapışan “Beyaz Pele”ye bakıyordum. Sahiden de babama ikizi gibi benzeyen Socrates kendi cezaalanı önünde topu alıyor, kanatlara açıyor ama bir şekilde top hep Zico’ya geliyordu. Bütün bir ilk devre boyunca hep sarılar oynamış ama golü tam anlamıyla “Bal”ına Sovyetler atmıştı. Bal’ın golüne rağmen dedem nargilesini keyifli keyifli tüttürüyor “Hiç merak etme, onların Bal’ı varsa, yukarıda da Allah var” diyordu. Allah vardı şüphesiz, ikinci yarıda Sovyetlerr sadece topun peşinden nefes nefese koşturdular, onlar da iyiydi ama yeterince değil, önce babam Socrates sonra da Eder ile Brezilya fazlasıyla hak ettiği golleri atıyor, dedem küçük çocuklar gibi havalara uçuyor, közler halıyı yakıyordu. Babaannem her zaman olduğu gibi yine kızmıyor hatta dedemin ona verdiği görevle Brezilya kazansın diye içeriye gidip namaz kılıyordu. Maç bitmişti. Ben ilk kez aşık olmuştum. Haziran’ın en güzel günlerinden birinde, gündüz gece demeden bahçeye çıkmış, Zico olmaya karar vermiştim. Ama bahçede top oynamak için toplanan herkes de Zico olmak istiyordu. Tam 10 Zico, annelerimiz çıldırana kadar sarı topun peşinde, başka gezegenler arası bir gece yolculuğuna çıkmıştık.



Sonraki 4 gün de aynı şekilde geçmiş, "Ben Zico olacağım, sen Zico olacaksın" kavgaları şiddetlenerek devam etmişti. Nihayet dedem kardeş kavgasını ayırmış ve hepimizi köşkün salonunda toplayarak aşkımızla ikinci randevumuz için hazırlamıştı: Bir sürü Çamlıca gazozu, çilekli pastalar, babaannemin krallara hazırlar gibi bir ihtişamla hazırladığı tömbekisi ve yan odada inanç bulutları üzerinde gol duasına çıktığı seccadesi… İlk 33 dakikada pastalar çoktan bitmiş, babamla amcam gidip yeni gazozlar ısmarlamışlardı. O 33. dakikada ise herkes Zico’ydu… Hayatım boyunca gözümün önünden silinmeyecek o anda tam 33 dakika Tanpınar’ın “Huzur”undaki Mümtaz ve Nuran gibi defalarca buluşan Zico ve futbol topu nihayet öpüşecekler ve o an sonsuzluğa doğru kanatlanıp uçacaktı. Babaannem içeriden başında yaşması gelmiş, hepimizi kucaklamış, yere dökülen gazozlara, közlere hiç aldırmadan Zico’ya sarılan Eder gibi dedeme sarılmıştı. Bize hiç bitmeyecek gibi gelen bu harika film, aslında Sevilla’daki Estadio Benito Villamarin Stadı’nda daha yeni başlıyordu. Biri Souness olmak üzere tam 3 oyuncuyla Zico’yu durdurmaya çalışan İskoçya bir şeyi farkında değildi: Zico 70’lerden kalma bir yıldızdı, kendisine değil Cruyff gibi Beckenbauer gibi takımı için oynuyordu. Sahadaki 50 bin kişiyi mest eden ufak tefek adamda en ufak bir hırs belirtisi bile yoktu. Sanki doğup büyüdüğü Rio De Janeiro’nın Quintino varoşundaki gibi top ayağına geldiğinde elinden geleni yapıyor ve tüm umutlarını kendisine bağlayan işsiz sınıfı ailesini mahçup etmemek için, topu hiç kaptırmamak için çırpınıyordu. Onun ayaklarında futbol topu işsiz bir gencin sokakta bulduğu paltonun içinden çıkan sahipsiz bir pırlanta gibiydi. Mahallede beraber oynadığı arkadaşları da onun gibi fakirdi, hepsinin de babaları işsizdi, o yüzden olsa gerek herkesle paylaşıyor ama herkes de sanki en çok onun ayağına yakıştığında hemfikir olduğu için pırlanta dönüp dolaşıp hep ona geliyordu. O gün de işte İskoçlar karşısında 4-1 kazanmakla kalmayıp tüm futbol dilencilerini de bir daha asla silinmeyecek bir aşkla kendisine bağlayan Zico ve arkadaşları tıpkı ilk top oynadıkları günkü gibi şenlerdi.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



9 gün sonra aynı stada bu kez Yeni Zelanda’yı yine 4 golle geçerlerken perdeyi yine Zico açacak, 3 dakika arayla birbirinden zarif iki golle ona olan aşkımızı sonsuzluğun da ötesine taşıyacaktı. Dedem, nargilesinden çıkıp tüm salondan Haziran gökyüzüne yayılan bulutların üzerindeydi. O yaz uçuyorduk, sanki asla yere düşmeyecek kadar yükseklerde uçuyorduk… Neredeyse bir başka hayat kadar uzak bir tarih olarak gelen 2 Temmuz’a kadar Zico ve arkadaşlarından mahrumduk, sadece hatıralarıyla yaşıyor, her gün gazetelerin verdiği boy boy Zico posterlini duvarlarımıza asmakla ve saatlerce süren maçlarda Brezilya olmakla yetiniyorduk. Karşı mahalledeyse mavi-beyaz çizgili Maradona’lar vardı. 2 Temmuz’a kadar Maradona’lar ile defalarca oynadık, hepsinde de dedemin boş gazoz şişeleriyle verdiği taktikler sayesinde kazandık. Ama nedense Sokrates kılklı babam bir akşam yemekte “Brezilya o kadar iyi oynuyor ki bu kupayı kazanmasına imkan yok” demişti. Önce kızıp sofradan kalkmış, sonra da 5 karış aklımla babama küsmüş, yazın kalanında tamamen dedemin yanına taşınmıştım.
Dedemlerde kaldığım ikinci gece bütün takım oradaydık. Yaşmağı başında kutsal görevine hazır babaannem, tömbekili nargile, Çamlıca gazozları, bizim mahallenin Brezilya takımı ve konuşmasak da Socrates kılıklı babam… Onu o kadar özlemiştik ki, sanki o da bizi çok özlemiş gibi daha 11. dakikada Maradona’ların kalesine her zamanki zerafetinde bir gol atıyor, daha çok atacaklarmış gibi fazla sevinmeden kendi sahasına dönüyordu. Babam görecekti şampiyonun kim olacağını! İşin garibi o da bizim kadar Brezilya’yı tutuyordu! Önce onun pasıyla Serginho sonra da O’nun pasıyla Falcao… Geriye sadece uyuz İtalyanlar kalıyordu. Hiç maç kazanmadan final grubuna çıkan şikeci Rossi ve mahalle kasapları! Biz Dallas’taki Bobby Ewing’dik, güzeldik, dürüsttük, onlar ise Ceyar’dı! Bizim evimiz “Küçük Ev”deki o eldeğmemiş yeryüzü cennetiydi, onlarınki ise Ceyar’ın binbir dolap çevirdiği malikanesi! Bu sefer arka mahalledeki Maradona’lar uyuz Rossi ve kasaplarına dönüşmüşlerdi. Son yaptığımız maç bitmemiş, ben ilk kavgamı etmiş, bana yani Zico’ya arkadan tekmeyi yapıştıran kasaba Allah ne verdiyse girişmiştim. Babam kızmış, teknik direktörümüz, her şeyimiz dedem ise beni korumuştu. Zaten ben dedemin torunuydum, babamın oğlu değil! Çünkü ben Zico’ydum!
5 Temmuz 1982’de finale kalacak takımı belirleyecek maç, sadece benim günlerce ağlamama, hayat boyu da haticenin boşverilip neticenin hatırlanacağı acısını öğrenmeme sebep olmayacaktı. Küçük bir çocuğun gözlerinden bakınca o gün dünyada aslında hakkın değil, haksızlığın hüküm sürdüğünü ilk kez anlayacaktım.



SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 03-04-2009, 21:57   #83
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Ama artık büyümüş bir futbol dilencisi olarak o maç, gerçek anlamda futbol dilencilerinin en büyük yenilgisi, haksızlığın en büyük zaferidir. Yeteneksizliklerini “kilit” sistemine sığınarak ört bas etmeye çalışan İtalyanlar o maçı haksızca kazanmasalardı, 1990’larda futbol bu kadar sıkıcı ve kötü olmazdı. Eğer o gün Brezilya kazanmış olsaydı, bugün futbolun bir adaleti olurdu. Sadece o gün Zico’ya atılan ve hepimizin kalbinde hissettiği tekmeler, İtalyan usülü zaman çalmalar belki de o zamandan bizleri asileştirdi, asabileştirdi. O gün hak eden taraf kazanmış olsaydı, bugün gelmiş geçmiş en büyük futbolcu olarak Zico anılırdı! Ama tekmeler ve çirkeflik kazandı ve o gün kazanmak için her yol mübah sayılmaya başlandı. Öyle de devam etti…



Aslında Zico’nun öyküsünü en güzel özetleyen olay da şüphesiz o maçtır. Ama bizler neticeye değil haticeye aşık olanlar olarak, bugün o saf çocukların futbol Tanrı’sının çok yakın zamanda burada Kadıköy’de olmasının ne kadar da önemli olduğunu adımız gibi biliyoruz. Onu Rio’nun varoşlarından Kadıköy’ün ihtişamına taşıyan kader daha en baştan 5 Temmuz 1982 günündeki gibi haksızlığın hükümdarlığında biçimlenmiş. Daha benim onu seyrettiğim yaşlarda futbola başlayan ve sokakta eski bir elbisenin cebinde bulunan pırlanta gibi o içinde bambaşka bir dünya saklı olan futbol topuna can simidi gibi sarılmış Arthur Antunes Coimbra. O yıllarda doğan tüm Brezilyalı çocuklar gibi tek umudu futbol olan Arthur’u ilk olarak radyocu Celso Garcia keşfetmiş ve elinden tutup Flamengo’ya götürmüş. Bu çelimsizler çelimsizi ama kalbi kocaman çocuğa önce kültür fizik eğitimi verilmiş. Daha önce günde en fazla 1.5 öğün yiyebilen ve neredeyse hiç et yememiş olan Arthur, annesinden geçen özveri ve disiplinle günlerce kültür fizik çalışmış. Uzun bir zaman sonra nihayet topla buluşunca Flamengo’nun altın çağı da başlamış. Serbest vuruşlardaki ustalığı daha 16 yaşındayken dillere destan. Orta sahada oynamasına rağmen her zaman oynadığı her takımının en önemli golcüsü. O zamana kadar atılmış her golü atabilen ve kendisinin geliştirdiği vuruş teknikleriyle akla hayale sığmayacak, bir daha asla atılamayacak cinsten goller, Flamengo’yu 70’ler sonu ve 80’lerin ilk yarısında Güney Amerika’nın en büyüğü yapmış.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



Hala kimse bilmez Zico solak mıdır, yoksa sağ ayaklı mıdır? Dünyada ilk ve son iki ayağı bu kadar birbirine yakın futbol sanatçısıdır Arthur Zico. Tıpkı hem şiir hem de romanı aynı ustalıkla yazabilen birkaç edebiyatçı gibi. Dünya yıldızı Zico ilk kez 1978 Dünya Kupası’nda son dakikada kornerden İsveç kalesine atılan ama hakemin saymadığı golle gündeme gelir. Çocuk gözüyle cümlelere sığdırmaya çalıştığım 1982 Dünya Kupası’ndaki Zico’yu daha fazla anlatmak için “Karamazov Kardeşler” kadar büyük bir roman bile yetmez bence.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
1983’e kadar tek başına Flamengo’yu 3 kez lig, 1 kez Copa Libertadores, bir kez de Kıtalararası Şampiyon yapmış olması, rekor ücretle Udinese’ye transferi, İtalya yıllarında tanrısal tekniği ile Platini ve Maradona’ya bile birçok kez şapkasını ters giydirmesi, hakiki Pele tarafından gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan birisi olarak gösterilmesi, bunların hepsi sadece futbol tarihinde virgüller, noktalar ya da parantez içinde yazılan cümleler olarak okunmalı. Zico’nun kendisi futbolun kutsal kitabının George Best ile beraber “neticeye değil haticeye aşık olanlar” cildinin en büyük bölümüdür. İtalyan Ligi’ndeki aşırı ve anlamsız sertlik yüzünden sık sık sakatlanması ve eski performansını gösterememesi de sadece günlük gazete satmaya çalışan futbol sanatından bir haber zavallıların vızıltıları. Sadece Japonya gibi futbolla o ana kadar hiçbir ilgisi olmayan bir ülkeyi bir futbol ülkesine dönüştürmesi, Puşkin’in Rus edebiyatını kurması ile karşılaştırılabilir – asla hiçbir futbolcunun hiçbir parlak kariyeriyle değil. Futbolu sadece futbol olarak bırakmayan, hayatımızın nihai anlamına, sırrına dönüştüren en büyük sanatçılardan birisidir Zico. Brezilya’da spor bakanı olması, bir orta saha oyuncusu olmasına rağmen 1180 maçta attığı 826 gol, defalarca dünyada yılın futbolcusu seçilmesi de sadece virgüldür kutsal futbol kitabında… Plaj futbolunun gelişmesi için 5 kuruş almadan ilerlemiş yaşına ve doktorların karşı çıkmasına rağmen 40 derecede kavrulan Rio plajlarında hala topa bir pırlantaya dokunur gibi dokunuşları, asla büyümeyecek olan o 1982 yazından kalma çocukların kayıp cennetidir! Bu yazıyı yazarken, o kayıp cennetin ölümsüz kahramanı ile aynı sokaklarda yürüyor olmam hissi bile beni 1982 yazındaki kadar heyecanlandırıyor. Onun ruhu buralardayken, biz 1982 yazından kalma çocuklar asla yalnız yürümeyeceğiz!

SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 24-06-2009, 23:39   #84
battack
Daimi Üye
 
battack's Avatar
 
Kayıt Tarihi: Apr 2009
Üye numarası: #325139
Yer: bursa
Mesaj sayısı: 485
Karma etkisi: 695 battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000battack seviye: 2000
Karma: 69296

Peleye darıldım Liberyalı futbolcu bile koymuş hiç Türk koymamış
battack Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 29-06-2009, 10:21   #85
yeax
Banned
 
Kayıt Tarihi: Jun 2009
Üye numarası: #343446
Yer: BURSA
Mesaj sayısı: 179
Karma etkisi: 0 yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000yeax seviye: 2000
Karma: 18065

hepside birbirinde iyi oyuncular
şimdi ise
ronaldo
messi
kaka
henri saivet
yeax Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 13-09-2009, 20:57   #86
bigggardy
Hızlı Çırak
 
Kayıt Tarihi: Jul 2008
Üye numarası: #244433
Mesaj sayısı: 61
Karma etkisi: 95 bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000bigggardy seviye: 2000
Karma: 9145

teşekkürler
bigggardy Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 16-09-2009, 19:53   #87
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Bruce Grobbelaar (Liverpool Efsaneleri 8)





Liverpool’un en büyük efsanesi Bill Shankley der ki: “Futbol, hayat memat meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir” John Lennon’ın Liverpool’da doğmuş olması ne kadar tesadüf değilse, başkasının değil de Bill Shankley’nin bunu söylemiş olması da hiç tesadüf değil. Ama Liverpool şehrinin tarihinde en büyük tesadüf aslen bir kriketçi ve paralı asker olan beyaz bir Afrikalı’nın, Bruce Grobbelaar’ın 80’lerde dünyanın en iyi takımı olan Liverpool’un altın çağının unutulmaz kalecisi olması…

1957 yılında insanlığın en çirkin yüzü ırkçılığın demir yumruğuyla yönetilen Güney Afrika’da dünyaya gözlerini açan ve büyük ihtimalle doğarken ağlamayan hatta hayatının kalanında olacağı gibi etrafa gülücükler saçan Bruce Grobbelaar’ın hayatı tamamen tesadüfler zincirinden ibaret…
Aslen Zimbabweli olan Grobbelaar, genç yaşlarında parlak bir kriketçi kariyeri yapmak üzeredir ama bir gün sokakta siyah çocuklarla futbol oynarken aslında hep futbolcu olmak istediğini hatırlar. Aynı günlerde Amerika’dan beyzbolcu olarak üniversite bursu kazandığını öğrenir, ama belki de siyah çocuklarla geçirdiği büyülü dakikalar, dünyanın geri kalanına bedel olmalı ki futbol topunun içindeki saklı dünyayı tercih eder.



Önce Rodezya’da başlayan kalecilik kariyeri, Highlanders’tan sonra Jomo Cosmos’ta devam edecektir. Ancak ırkçılığın tam ortadan ikiye böldüğü Güney Afrika’nın çoğunluğu siyahi oyunculardan oluşan bu takımı, beyaz Bruce’u dışlar. Ne de olsa ilk kez fark ediyordur, o büyülü futbol topunun içindeki dünyalar çocuklar ve yetişkinler için siyah ve beyaz kadar farklı dünyalardır. Shankley haklıdır, futbol hayat memat meselesi değil, daha da fazlasıdır ve Jomo Cosmos takımı için beyazları oynatarak başarıya ulaşmak apartheid rejimine boyun eğmekten farksızdır.
Ama Bruce Grobbelaar söz konusu olduğunda siyah ve beyaz, yazı ve tura gibidir, hayatında gideceği yolu belirlemek için havaya fırlatılan bozuk para bir kez daha tam ortada duruverir: Dışlandığı siyahi futbol dünyasından ucuz işgücü keşfetmeye gelen Kuzey Amerikalılar, Meier, Yaşin gibi ideal kaleci prototiplerine göre ufak tefek sayılabilecek ama eşine daha önce rastlamadıkları atletik yapıda, ele avuca sığmaz Grobbelaar’ı seçerler.
Oysa Grobbelaar son 2 yılını futbola küserek paralı asker olarak geçirmiş, iç savaşın mahvettiği Rodezya’da hayatı boyunca unutamayacağı şeyler yaşamıştır. Ama sivil hayata döner dönmez, en eski dost futbol topunun içindeki dünyaya sığınmış ve seçmelere katılmıştır. İngiltere Milli Takımı eski kalecisi Tony Waiters’ın çalıştırdığı Vancouver Whitecaps takımına transfer olan Bruce, 2. kaleci olarak transfer edilmesine karşın, karşı karşıya pozisyonlardaki başarısı, ceza alanında adeta demir yumruk rejimi kurmasıyla çok kısa zamanda kendini ispatlar ve formayı hiç sırtından çıkarmaz. Bir anda o kadar ünlü olur ki daha ilk sezonu olan 1980-81 sezonunun devre arasında arkadaşlarını ziyarete gittiği İngiltere’de, 80’li yılların en başarılı teknik adamlarından Ron Atkinson’dan bir telefon alır: “Seni West Bromwich Albion’a transfer etmek istiyoruz” Bruce konuşamaz, sadece gülümser ve sonunda çocukluk hayalinin gerçekleşeceğini hissederek kısaca “Tabii ki” der. Ancak yine yetişkinler dünyasının karanlık yüzü karşısına ecinni gibi dikilir. Arayan yine Ron Atkinson’dır: “Allahın belası bürokrasi sana çalışma izni vermiyor. İç savaş falan, aptal aptal hikayeler anlatıyorlar, çok üzgünüm”



Belki de Rodezya’dan canlı çıktığı için, dünyası başına yıkılmaz. Sanki kısa süre sonra yeniden İngiltere’ye döneceğine eminmiş gibi yanında getirdiği eşyalarının büyük bir kısmını Ada’da bırakarak Vancouver’a geri döner.
Thatcherizm’in en karanlık yılları olan 1980’lerin başında çalışma izinleri veren bürokrasi genellikle göçmen karşıtı bir derin devlet olsa da parayı bastıran sermaye eninde sonunda hep kazanan olur. O yıllarda büyük bir atılım içinde olan Crewe Alexandra takımı yöneticileri de gerekeni yaparlar ve Ada’dan ayrılışından 1 ay sonra Bruce’u kiralık olarak İngiltere’ye ithal ederler. 24 maçta forma giyen Grobbelaar, bir de gol atar ve daha da önemlisi en iyi maçını Liverpool’un futbolcu izleme komitesi başkanı Tom Saunders’ın geldiği maçta gösterir. Crewe’deki kiralık dönemi sona eren Bruce Grobbelaar, Vancouver’a döner, eski bir Liverpool’lu olan antrenörü Tony Waiters kendisini beklemektedir:

“Sen bugüne kadar beraber çalıştığım en yetenekli kalecisin. Kaleci takımın yarısı demektir. Ama söz konusu Liverpool olduğunda benim, takımımın ya da burada gerçekleştirmek istediğim futbol devriminin hiçbir önemi yok”



250.000 Pound karşılığı, 1981 yılının soğuk ve tabii ki yağmurlu bir Liverpool sabahı John Lennon havalimanına inen Bruce Grobbelaar, başına geleceklerden habersiz bir şekilde gülümseyerek pasaport kontrol noktasından eline kolunu sallaya sallaya geçer. O artık eski bir iç savaş lejyoneri ya da beyaz bir Afrikalı değildir, o artık Liverpool’un kalecisi, Tony Waiters’ın dediği gibi efsane bir takımın yarısıdır. Belki bu kadarı bile Grobbelaar’a yetip de artacaktır bile ama önümüzdeki 10 yılda yaşayacakları aslında Afrika’daki iç savaştan bile gariptir. İlk olarak efsanevi kaleci Ray Clemence’in arkasında sırasını bekleyen Bruce öncelikle sürekli gülen yüzü ve soğuk İngilizlere gayri ciddi gelen şakacı tavırlarıyla azgın tabloid basının hedefi haline gelir. İlk maçında kendisi gibi ilk kez kırmızı formayı giyen efsanevi Mark Lawrenson’la sahaya çıkan Bruce, Clemence’in Liverpool’un 1 numarası olmanın baskısını daha fazla kaldıramayarak Tottenham’a geçmesi ile bir anda haftanın 3 günü kendisini iki direğin arasında bulur.
Üzerindeki kırmızı formadan mı yoksa her gün arkasında “Asla yalnız yürümeyeceksin” diye bağıran yüzbinlerce Liverpool’lunun baskısından mı ya da her ikisinden mi bilinmez; birden direklerin aralıkları büyür, sanki üst direk gökyüzüne kadar uzanır. Ve yetişkinler dünyasının futbolunun karanlık bulutları omuzlarına çöküverir. Bir maçta onlarca karşı karşıya pozisyonu kurtarmasına rağmen, yağmurun kayganlaştırdığı topun elinden kaçması ve ağlarına girmesi ile manşetlere geçer: “Palyaço”, “Lejyoner”, “Bodur”… Afrika iç savaşında bile böyle ağır sözler işitmemiştir. Ama orada hem bağlı olduğu lejyonun hem de gerillaların çapraz ateşinde yılmayan Palyaço Prens yine yılmamaya kararlıdır.



Yılbaşından sonra adeta yeniden doğan Liverpool, başta takımın çömezleri Lawrenson ve Grobbelaar’ın yükselen form grafiği ile geri kalan 50 puanlık fikstürde sadece 7 puan kaybeder ve şampiyon olur. Bu şampiyonluk sadece herhangi bir şampiyonluk değil, Liverpool’un altın çağının miladıdır da… Aynı sezonda yine harika bir tesadüf eseri Ray Clemence’in kaleyi koruduğu Tottenham’ı 3-1 yenerek Süt Kupası’nı da kazanan Liverpool, sadece Clemence’in yerini doldurmakla kalmamış, zaman zaman hatalar yapsa da modern futbolun prototipi olacak bir kaleci kazanmıştır: Eliyle çok hızlı bir şekilde oyun kurabilen hatta kontrataklarda asist yapan, göreceli kısa boyuna rağmen yan topların mutlak hakimi olan, takımı geri düştüğünde bir libero gibi ceza alanını terk ederek rakip kontrataklarını tam zamanı ve yerinde kesebilen; üstüne üstlük 90 dakika boyunca sürekli gülen yüzü ile takım arkadaşlarını en iyi şekilde motive edebilen bir Palyaço Prens…
1981’den 1994’e tam 627 kez kırmızı formayı giyen Palyaço Prens’in Liverpool kariyerini en güzel özetleyen gün 1984 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Final maçıdır. Liverpool-Roma arasında, uzatmalar sonucu 1-1 biten maç, penaltılara kalır. Hem 120 dakikanın verdiği yorgunluk, hem de her iki kızıl takımın taraftarlarının yarattığı atmosfer sonucu tüm sinirler gerilmiş, penaltı atışlarına geçilmiştir. Tek bir kişi hariç, herkesin yüzü kaskatıdır. O tek kişi de tabii ki Palyaço Prens’tir. Roma’nın en iyi penaltıcısı Bruno Conti, topu penaltı noktasına dikerken, bir anda kameralar Grobbelaar’a odaklanır: Sanki küçükken siyahi çocuklarla Afrika’da taştan yapılmış kaleler arasında oynuyormuş gibi şen şakrak olan ve muzip muzip gülümseyen Grobbelaar, kameraları fark edince önce bir kahkaha atar, sonra da sanki İtalyan spagettisi yiyormuşçasına kale direğini ısırır. Conti, Grobbelaar’ın yerine geçmesini beklerken artık nasıl gerildiyse, belki de hayatında ilk defa bu kadar kötü bir penaltı vuruşu kullanır. Son Roma penaltısını kullanacak olan Graziani de Conti’den sonra takımın ikinci usta penaltıcısıdır. Ama Palyaço Prens şov devam etmektedir, bu kez bacakları ile garip ötesi hareketler yapan, ördek gibi yürüyen ve ellerini kollarını, bacaklarını sanki sinirleri tamamen boşalmış gibi sallayan Bruce’un fendi Graziani’yi de yener. Liverpool, penaltı atışları sonucu Avrupa’nın bir kez daha en büyüğü olur. En unutulmaz anlardan birisi ise maçın hakeminin bile o anda kendini tutamayıp gülmesidir. Daha sonra İstanbul’daki Şampiyonlar Ligi Finali penaltı atışlarında Liverpool kalecisi Dudek’e ilham olan bu şov, adeta endüstrileşmeye başlayan futbol dünyasına bir ders niteliğindedir: Baskı ve stres sadece performansınızı düşürür, oynarken eğlenmeyi ve eğlendirmeyi unutmayın, çünkü bu bir oyun, belki hayat memat meselesinden bile daha önemli ama eh nihayetinde bir oyun – hem de en güzelinden…



Şampiyon Kulüpler Kupası madalyasını kazanan ilk Afrikalı olan Bruce, Liverpool formasını giydiği 14 yıl boyunca zaman zaman hataları ile gündeme gelse ve tabloid basın tarafından şaklabanlıkla suçlansa da, kulübün altın çağında en başarılı 3 antrenör Paisley, Fagan ve Dalglish’in vazgeçemediği isimlerin başında gelmiştir. Hücum hattı için Rush ne ifade ediyorsa savunma hattı için de Grobbelaar odur. Kendi kuşağının en çok madalya kazanan kalecisi olan Grobbelaar, lakabına yakışır bir biçimde Palyaço Prens’liğini her zaman savunmuş ve Afrika iç savaşında yaşadıklarından sonra futbolun sanıldığı kadar da ciddi bir şey olmadığını her daim dile getirmiştir. Filmlere konu olan kalecilerin penaltı korkusu bağlamında Bruce’un ne kadar haklı olduğu ortada. Hayrettin Demirbaş gibi baskıdan kasılıp kasılıp kafaları direğe vurmaktansa Grobbelaar gibi davranmanın daha doğru olduğu istatistiklerce de doğrulanıyor. Hele bir de 1988-89 sezonunda menenjit olan ve ölümden yakasını zar zor sıyıran bir kaleci söz konusu olduğunda sanırım en iyi kaleciler, futbolu en az ciddiye alan kaleciler olsa gerek. Geçirdiği ağır menenjit hastalığına rağmen 1 sezon sonra kaldığı yerden devam eden Bruce, David James’in transfer edildiği 1994 yılına kadar Liverpool tarihinin en vazgeçilmez 1 numarası oldu. Zimbabwe Milli Takımı’nda forma giymeyi tüm baskılara rağmen bırakmadığı ve Afrika Kupası yüzünde Liverpool’u zorda bıraktığı için kariyerinin sonuna doğru çaptan düşürülen Grobbelaar, daha sonra birçok takımda forma giydi ve antrenörlük yaptı. Birçoğunda başarılı olamayan Bruce, Liverpool’da forma giyen en iyi 100 oyuncu anketinde 17. sırayı alarak ve gelmiş geçmiş en iyi 2. Liverpool kalecisi seçilerek asla unutulmayacağını bir kez daha kanıtladı.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



Futbolu bırakmasına yakın hakkında çıkarılan şike dedikodularına da sadece gülüp geçmesi belki de palyaçoluğun tek kötü yönüydü, oyun bitmişti ve palyaço sonunda ağlıyor, makyajı dökülüyordu. Ondan sonra futbol artık bir oyun olmaktan tamamen çıkmış ve büyük, azgın bir endüstri olmuştu. Taraftarlardan çok büyük şirketlerin, tabloid medyanın manipüle ettiği, ne iş yaptığı belli olmayan para babalarının adeta Championship Manager oynar gibi satın aldıkları kulüpleri oyuncak gibi gördükleri bir karmaşa…

Ama yine de İstanbul’daki final maçı bize futbolun daha ölmediğini gösterirken, sanki Grobbelaar’ın ruhu orada endüstriyel futbolu son bir kez daha yenmişti: Şaibeli bir başbakanın oyuncağı olan dünyanın en pahalı takımı, Grobbelaar’ı örnek alan Dudek’in elleri karşısında diz çökmüş, sahadan oyuncağı kırılan şımarık çocuklar gibi boynu bükük ayrılmıştı. Kazanan güzel oyundu, asla yalnız yürümeyenlerdi. İşin garibi Bruce Grobbelaar da o gece sahiden İstanbul’daydı…
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574


SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 16-09-2009, 20:42   #88
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Kevin Keegan (Liverpool Efsaneleri 9) (Ayrıca başlı başına bir Newcastle Utd Efsanesi)



Onu en son 2005 Mart’ında doya doya izlemiştik… Ezeli düşmanı United’ın dünya çapındaki başarıları karşısında uzun zamandır (Şeyh Mansur'un satın almasından çok önce!) İngiltere’nin asansör takımı olarak istikrarlı bir biçimde bocalayan ve kayıp parlak geçmişini ararken bir türlü kendini bulamayan sonunda da ondan sonra şeyhlere peşkeş çekilen Manchester City’nin başında… Keegan’lı Manchester City, ligde iki maçta da Kırmızı Şeytanlar’a yenilmeyerek ezeli rakibine biraz olsun kafa tuttuğu, ligde ilk beşin içerisinde olmasa da sanki şampiyon takımmış gibi ısrarla güzel hücum futbolu oynadığı günlerde… Chelsea deplasmanında bile takımını savunmaya çekmediği, 4-6-0 sıradanlığına teslim olmadığı için “gerçekçi futbol” oynatmamakla itham edilmiş, skor ne olursa olsun takımının sürekli hücum yapmasını istediği için bir taktisyenden çok ponpon kıza benzetilen iflah olmaz futbol romantiği küsüp gitmişti.

Her pazartesi gecesi futbolun özünün eğlence olduğunu iddia eden Hakan Can’a “Futbol eğlence değildir, eğlence istiyorsan sirke git” diyen Ahmet Çakar’a nazire yaparcasına City’den ayrıldıktan sonra Glasgow’da bir futbol sirki açan Keegan, futbolun özündeki estetik idealleri kaybettiğine inandığı için asla teknik direktörlük yapmayacağını açıklamıştı. Ama söz konusu 90’lı yıllarda çalıştırırken hiçbir kupa kazanmasa da taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan o yılların “en güzel kaybedeni” Newcastle United olduğunda sözlerini yuttu. Söz konusu olan Keegan ve Newcastle ise gerisi sadece teferruattı. Keegan’ın Newcastle’a geri döndüğünün açıklanmasından bir gün sonra FA Cup’ta Stoke ile karşılaşan Newcastle, uzun yıllardır ilk kez bu kadar fazla bilet satmış ve tüm stat kendileriyle beraber tribünde maçı izleyen Keegan’a sonsuz sevgilerini dile getiren taraftarların astığı pankartlarla kaplanmıştı: “Newcastle’ın İsa’sı Kral Kevin, evine, hiç bitmeyecek futbol rüyalarımıza hoş geldin!”



Sevilmeyecek adam değil Keegan… Yine de 1951 yılının Sevgililer Günü’nde Newcastle’lı bir maden işçisinin oğlu olarak dünyaya gözlerini açan futbol efsanesi, endüstriyel futbolun egemen kriterlerine göre başarı ile eş anlamlı değil. Çalıştırdığı her takımı ilk sezonunda Premiership’e çıkarması, sürekli göze hoş gelen futbol oynatmasına rağmen (ve belki de bu yüzden) hiçbir takımla tek bir kupa bile kazanmamış olmasını vurgulayanlara göre Newcastle yönetimi intihar etmişti. Her şeyden önce günümüzün egemen futbol kıstaslarına göre aynı ırmakta ikinci kez yıkanılmazdı. (Halbuki asıl intihar şu andaki durumuna bakınca Keegan'ın bir kez daha teknik direktörlükten ayrılmasına izin vermeleriydi) En başta biz Fatih Terim’in ikinci Galatasaray döneminde buna kendimizi inandırmıştık ama Keegan her zaman parametrelerin dışında istisnai bir figürdü. “Süper futbolcudan iyi teknik direktör olmaz” klişesini yıkan ilk isimlerden birisiydi. Liverpool, Hamburg, Southampton ve Newcastle formalarıyla birçok kez Yılın Futbolcusu seçildikten sonra Cruyff’un izinden giderek çalıştırdığı her takımın taraftarların gönlünde bir aziz mertebesine yükselecek, “Başarılı bir jokey olmak için daha önce at olmanıza gerek yok” diyen Sacchi’ye katıldığını söyleyerek futbola bambaşka gözlerle bakmamızı sağlayacaktı.



Zaten eğer Sacchi haksız olsaydı ve en başarılı jokeylerin daha önce at olarak başarıları kıstas olarak alınsaydı, Keegan dünya futbol tarihinin skortif açıdan da en iyi teknik direktörü olurdu. Henüz 17 yaşındayken futbol hayatı boyunca ilk ve son kez bir antrenör tarafından beğenilmeyecek ve küçükken tuttuğu Doncaster Rovers yerine Scunthorpe’ta profesyonel futbol yaşamına başlayacaktı. Futbol hayatının geri kalanında olacağı gibi hiçbir zaman George Best, Dalglish ve Maradona kalibresinde bir süper yetenek değildi ama Pascal Nouma-Hakan Şükür’vari bir oynadığı takıma kendini ölümüne adaması ve Bülent Korkmaz-Mattheus’vari kazanma arzusu ile o yılların futbolu için yepyeni bir oyuncu türüydü.

Orta sahada forma giydiği Scunthorpe’ta 124 maçta sadece 18 gol atmış olsa da Liverpool’u sadece İngiltere’nin değil Avrupa’nın da en büyük takımına dönüştürmek isteyen Bill Shankley için Keegan’ın yeteneklerini maksimum seviyede kullanmasını sağlayan kazanma arzusu ve futbol iştahı biçilmez kaftandı. 1971 yılında Liverpool’a bir orta saha oyuncusu olarak transfer olan Kevin Keegan, bir antrenmanda diğer oyuncuların sakatlığı nedeniyle forvette Toshack’ın partneri olarak denendiğinde Shankley’nin Liverpool devrimi hızlandı. Keegan, Liverpool formasıyla oynadığı ilk maçın henüz 12. dakikasında ilk golünü atarken, kısa bir süre sonra önce Ada’nın sonra da Avrupa’nın en efsanevi forvet ikililerinden birisi doğacak, 5 sezon boyunca Liverpool dünya futbolunu fethederken spikerler sadece şu üç kelimeyi zikredeceklerdi: “Keegan, Toshack, gol!”



Aralarındaki telepatiden öte bir uyumla Liverpool’u yedi yıl sonra 1973’te ilk kez şampiyonluğa taşıyan ikili Batman-Robin ikilisine benzetilirken aynı yıl UEFA Kupası’nı kazandıklarında final maçlarının yıldızı Toshack’ın indirdiği toplarla iki gole imza atan Kevin Keegan’dan başkası değildi. Bir sonraki sezon muhteşem ikiliden Keegan bu kez FA Cup finalinde iş başındaydı. Liverpool’un, Newcastle’ı 3-0 yendiği final maçında, 1966 finalinden beri ilk kez bir oyuncu iki gol atmayı başaracak, bir pozisyonda topu eliyle aldıktan sonra boş kaleye topu yuvarlamak yerine durup hakemi uyararak yıllar sonra kendisini “aziz” mertebesine yükseltecek Newcastle taraftarları tarafından bile ayakta alkışlanacaktı.



1976 yılında Keegan’lı Liverpool bir kez daha hem ligde hem de UEFA Kupası’nda şampiyon olarak duble yaparken, 25 yaşındaki oyuncu İngiltere’nin en ünlü yıldızı oldu. Bir yandan ilkokul öğrencilerini bilinçlendirmek için çekilen trafik reklamlarında para istemeden rol alırken, diğer yandan da her daim permalı saçlarıyla Ada’da yepyeni bir saç modasını başlatacaktı. Yine de 20 yıl sonra Liverpool’un süper yıldızları olacak McManaman ve Fowler gibi Spice Boys olmakla itham edilmedi. Popülaritesine ve kaçınılmaz gece hayatı performansına rağmen Liverpool formasıyla her maçta Bülent Korkmaz’ın Galatasaray’da, Rıza Çalımbay'ın Beşiktaş'ta, Müjdat Yetkiner'in Fenerbahçe'de gösterdiği ölümüne performansı sergileyen Keegan, 1977 yılında Liverpool formasıyla hem lig hem de Şapmpiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olurken hayatındaki tek korkusunu açıklayacaktı:
“Ölümden, sakatlanmaktan, çaptan düşmekten korkmuyorum. Ama bir gün Kop tribünün önünde boş kaleye gol kaçıracağıma ölmeyi tercih ederim. Kop tribünü ‘You’ll never walk alone’u söylemeye her başladığında gözlerim doluyor, birçok kez ağlayarak oynadığımı hatırlıyorum.”



Keegan-Liverpool aşkı her ölümsüz aşk gibi fazlasıyla karşılıklıydı. 70’li yılların en efsanevi Liverpool’lularından Ian Callaghan’a göre Keegan, Liverpool’un ilk “süper yıldız”ıydı. Toshack’a göre kendisini 70’li yılların en iyi pivot santraforuna dönüştüren Keegan’dan başkası değildi. Keegan ise Toshack’tan sonra hiçbir zaman Toshack’la beraber oynadığı zamanki kadar kendisini rahat hissetmedi. Shankley ise sadece Liverpool’daki futbolculuk günlerinde değil, hayatı boyunca Keegan’a ilham kaynağı olacaktı:
“Her zaman Shankley’nin resmini yanımda taşırım. Ondan futbol ve insanlık adına o kadar çok şey öğrendim ki hayatım boyunca ona kendimi borçlu hissediyorum”

Ama birbirlerini ne kadar sevseler de hep sonunda bir şekilde ayrılacak olan sevgililer gibi Liverpool ile Keegan’ın da yolları ayrılacaktı. 1977 yazında Liverpool yönetimi Almanya’nın Hamburg takımından gelen o zamanların rekor teklifine karşı koyamadı. 323 maçta 100 gol attıktan sonra Liverpool’dan ayrılan Keegan, The Beatles’tan beri Liverpool’un Hamburg’a yaptığı en büyük ihracatıydı. Keegan’ın yerine aldıkları Dalglish, Liverpool’da yeni bir altın çağı başlatırken, Keegan Hamburg formasıyla birçok kez Avrupa’da Yılın Futbolcusu seçilecek, ayrılık her iki eski sevgilinin daha da mutlu olmasını sağlayacaktı.



Liverpool formasıyla oynadığı son maç olan 1977 Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde, B.M’Gladbach’ın efsanevi savunma oyuncusu Berti Vogts’a Toshack’la beraber 90 dakika sefilleri oynatan Keegan, Almanya tarihinin o zamanki en pahalı transferiydi. Keegan’ın ikinci kez üst üste Avrupa’da Yılın Futbolcusu seçildiği 1978-79 sezonunda Hamburg, tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Bu tarihi başarıdan sonra Keegan “Head Over Heels in Love” adlı 45’liği yayınladı ve Almanya müzik listelerinde 10 numaraya kadar yükseldi. Alman futbolseverler için Keegan, “Batman Toshack”ın “Robin”liğinden, zayıf fiziğine rağmen harikalar yaratan “Süper Fare”liğe terfi etmişti. 1980 yılının Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ise Hamburg, Keegan’ın harika performansı ile finale kadar gelecek ama İngiliz ekibi Notthingham Forest’e boyun eğecekti. Aynı yıl çıkardığı ikinci 45’liği olan “England” ise sadece Almanya’ya güzel bir veda değil aynı zamanda da beklenmedik bir eve dönüş hazırlığıydı.

1980 Şubat’ında İngiltere Milli Takımı’nın kaptanı olarak bir yıl önce Dünyada Yılın Futbolcusu seçilen Keegan, Southampton gibi Birinci Lig’in çiçeği burnunda takımlarından birine transfer olarak Ada’ya döndüğünde yer yerinden oynadı. Keegan, o zamana kadar hiçbir süper yıldızın yapmadığını yaparak Manchester United, Everton gibi Liverpool’un ezeli rakiplerinden gelen servet niteliğindeki teklifleri reddetmiş ve Liverpool’a dönme şansı kalmadığında kendi kariyerine nazarla son derece vasat bir takım olan Southampton’ı tercih etmişti.

Southampton taraftarları, İngiltere kaptanı olan Keegan gibi bir süper yıldızın takımlarında oynamasına inanmakta güçlük çekerken, Keegan iflah olmaz bir romantik olarak inanılmazı gerçekleştirerek 1981 yılında Southampton’ın ligi 6. sırada bitirmesini sağlayacaktı. 1981-82 sezonunda daha da imkansız bir şey gerçekleşti. Southampton, Ocak ayında ligde liderlik koltuğuna oturmuş, Keegan takımının attığı 72 golün 26’sına imza atarak İngiltere’de Yılın futbolcusu seçilmişti. Sezon sonuna doğru düşüşe geçen Southampton, ligi ancak 7. sırada bitirebilirken, Keegan Britanya Futbolu’na yaptığı hizmetlerden dolayı Şövalyelik Nişanı ile ödüllendirildi.





1982’de nihayet Dünya Kupası Finalleri’ne katılma hakkını kazanan İngiltere’nin en büyük kozu olan Keegan, sakatlığından dolayı grup maçlarında forma giyememiş ama ikinci turda ne pahasına olursa olsun Dünya Kupası’nda oynamak uğruna hayatını riske atmaktan bir an bile olsa çekinmemişti. İkinci tur maçında oynayabilmek için gizlice kiraladığı arabayla İspanya’dan Almanya’ya tek başına son sürat yol alacak ve Hamburg’daki doktoruna kendisini maça yetiştirmesi için yalvaracaktı. Yine de Keegan’ın bu delice fedakârlığı, İngiltere’nin elenmesine engel olamadı. Robson, Keegan’ı bir daha milli takıma almasa da 63 kez milli olup 21 gol atmayı başarmış, 31 kez de kaptan olarak sahaya çıkarak son derece başarılı bir milli takım kariyerine sahip olmuştu.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Dünya Kupası dönüşünde, herkes Keegan’ın şampiyonluğun en büyük adayı olan eski takımı Liverpool’a döneceğini beklerken, o bir kez daha beyniyle değil kalbiyle hareket ederek herkesi şaşırtacaktı. 1982-83 sezonunun başında İkinci Lig’de mücadele eden Newcastle United’a transfer olan Keegan’a herkes “kariyerini mahveden bir aptal” gözüyle bakarken aslında Liverpool-Keegan aşkından bile daha ölümsüz bir aşk başlamıştı. 1982-84 yılları arasında 78 maçta 48 gol atarak önce Newcastle’ı Birinci Lig’e çıkartacak sonra da Beardsley ve Waddle gibi o zamanın en çok göze hitap eden genç yıldızlarıyla taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan hücuma dayalı bir romantik futbolun bayrağını en tepelere dikecekti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



1984 yılında Keegan, Newcastle formasıyla son maçına çıktı, golünü attıktan sonra formasını üstünden çıkarmadan sahanın ortasında kendisini bekleyen helikoptere atlayıp İspanya’ya gitti ve Newcastle’ın kendisini teknik direktör olarak çağırmasına kadar 8 yıl boyunca İngiltere’ye geri dönmedi. Bu 8 yıllık gönüllü sürgünde, hiç futbol izlemediğini ve sadece ailesiyle zaman geçirdiğini anlatan Keegan, bir kez daha İkinci Lig’e düşüren takımın “kurtarıcısı” olarak Ada’ya geri döndü.

İlk sezonunda Newcastle’ı Premiership’e döndürmeyi başaran Keegan söz konusu olduğunda “imkansız” bir kez daha hayal gücü kıt insanların papağan gibi tekrarladıkları anlamsız bir kelimeye dönüşecekti. St James Park, 52.000 kişilik kapasitesiyle Newcastle’lıların yıllardır hayalini kurduğu bir futbol tapınağına dönüşürken, sahada oynanan futbol sadece Newcastle’lıların değil tüm futbol aşıklarının hayallerini yansıtıyordu. 1995-96 sezonunun büyük bir kısmını Man Utd önünde lider götüren siyah-beyazlılar, yıllar sonra ligi ikinci sırada bitirdi, Keegan’ın oynattığı ne pahasına olursa olsun 90 dakika hücum futbolu şehri bir futbol cennetine dönüştürdü.



Ginola’ya göre Keegan bir futbolcunun en çok çalışmak isteyeceği türden ideal bir antrenördü:
“Abi, baba, akıl hocası; bir futbolcunun ihtiyacı olan her şey Keegan’da hayat bulmuş. Futbol bir erkek çocuğun en güzel hayalidir. Keegan’la çalışmaya başladığımda tüm hayallerim gerçek futbola yani ölümsüz bir futbol oynama tutkusuna dönüştü”. Ginola abartmıyor, Robert Lee “Keegan mucizesi”ni anlatacak kelimeler bulamıyordu:
“O bir teknik adam olarak, oyuncusuna kendisini iki metre daha uzun, on yaş daha genç hissettirir. İngiltere formasını giymemi bir yana bırakın, Keegan’dan önce benim adımı kaç kişi biliyordu ki?”
Keegan, Ferguson’un 12 puan önündeyken şampiyonluğu kaptırdığında, tecrübeli kurt hocanın akıl oyunlarına yenilmişti. Yine de bu kadar yaklaşmışken, olabilecek en güzel şekilde de olsa kaybettikten sonra kendine gelmek çok zordu. Keegan, medya baronlarının skortif eleştirilerine dayanamayıp istifa etmeden önce dördüncü sıradaki Newcastle, Keegan yönetimindeki son maçında Tottenham’ı 7-0’lık bir hezimete uğrattı ama Keegan’dan sonrası Dalglish’lere, Gullit’lere, Robson’lara, Allardyce’lara rağmen baş aşağı bir düşüş oldu. Newcastle, endüstriyel futbolun gerçeklerini kabul edip defansif ağırlıklı oynadıkça daha da düştü.

Keegan ise önce Fulham’i Premiership’e çıkardı. Sonra taraftarlardan gelen yoğun istek üzerine İngiltere’nin başına geçti. Oynattığı futbolun güzelliğine kimsenin lafı yoktu ama artık güzel futbol karın doyurmadığı için yerini Ericksonn’a bıraktı. Daha sonra Manchester City’yi ilk sezonunda 124 gol atan bir takıma dönüştürüp Premiership’e çıkarmasına ve yıllar sonra United’ı yenmesine rağmen eleştirildiğinde bir kez daha çocuklar gibi küsüp gidecekti. Haklıydı, “Güzel futbol oynatmak istiyorsan, teknik direktörlük Rus Ruleti gibi”ydi, “silah sürekli kafana dayalıdır ama merminin ne zaman patlayacağını asla bilemezsin ve patlamasını engelleyemezsin”

Mermi en son Mourinho’nun kafasında patlamış, ilk geldiklerinde Man Utd’ın yeni sahipleri Amerikalılar tarafından Ferguson’a bile yöneltilmişti. Dünyada kara paralarını aklamak isteyen herkesin üstüne üşüştüğü dünyanın en güzel ligi, git gide sadece skortif başarı kriterlerine endeksli bir borsaya dönüşürken tabii ki Keegan’ın Newcastle’a dönüşü bir intihara benzetildi. Ama en azından, Newcastle taraftarı Keegan’ın adı geçtiğinde 10.000 bilet fazla alarak, kulübün sahibine bile sırtında “Kral Kevin” yazan formayı giydirterek kendi kaderini kendisi yazdı. Uzun yıllardır olduğu gibi tek bir kupa kazanmasalar bile en azından “romantik futbol kalesi” kimliklerine bürünerek kaybederken bile zevk almak, eğlenmek, kendileri olmak istiyorlardı. Bir de Keegan gibi oynarken, kazansalardı? Futbol adına daha güzel ne olabilirdi ki? Yine de her şekilde Hollanda misali tarihin en güzel kaybedeni olmak bile başlı başına bir inanma, inanarak yaşama ve Keegan meselesi değil mi zaten?
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574


SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 16-09-2009, 21:13   #89
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Steven Gerrard (Liverpool Efsaneleri 9)



1980’li yılların ortası… Liverpool sokaklarında hiç dinmeyecekmiş gibi gözüken bir yağmur ve fırtına var… Ama insanların başı dimdik, futbol topunun içine gizlenmiş hayallerine dört elle sarılmışlar, Anfield Road’a doğru yürüyorlar. Rüzgâra, yağmura aldırmadan, birazdan başlayacak maçta mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaklarına emin bir şekilde stada yaklaştıkça adımlarını hızlandırıyorlar. Hep beraber koşarcasına yürümeye devam edenler arasında bir baba ve oğlu, ikisi bir kırmızı kaşkolu takmış… Baba oğluna o anda dondurucu soğuğu hissetmemek için hep bir ağızdan söylenen şarkının sözlerini öğretmeye çalışıyor… O anı ölümsüzleştiren o şarkıyı: “Asla Yalnız Yürümeyeceksin”

Biraz sonra maç başlıyor. Babayla çocuğun oturduğu sol kanatta top Siyah İnci’nin ayağına gelince herkes ayağa kalkıyor. Çocuk, babanın pantolonunu çekiştiriyor: “Top Barnes’a geldi, beni omzuna al!”
Ama birden, o yıllarda olmayacak bir şey oluyor ve rakip takımın forveti, cezaalanının dışına kadar çıkmış Liverpool kalecisi Grobbelaar’ı geçip topu boş kaleye yuvarlıyor. Tüm dünyada maçı televizyonlarının başından izleyen futbolseverler pozisyonun gol olacağından eminler. Ama Anfield’da kale arkasında oturan Liverpool taraftarlarının hepsi ayağa kalkıyor… Kaleye gitmekte olan topu hızlandıran fırtınaya aldırmadan meşin yuvarlağın aksi yönüne doğru nefesleri tükenene kadar üflüyorlar… Çocuk, babasına “Ne yapmaya çalışıyorlar?” diye soruyor. Baba sadece “Bu üfledikleri nefes, Liverpool ruhu” diyor.



O maçtan yaklaşık 15 yıl sonra bu kez o küçük çocuk büyümüş, Liverpool’un yeni John Barnes’ı olmuş… Tribünden bu kez endüstriyel futbol çağının en görkemli ikonlarından birine dönüşmüş ama çocuk kalbi o maça gittiği günde kalmış 8 numara için yeni bir şarkı söylüyorlar:

“Sen gerçek olamayacak kadar iyisin
Kimse senden topu alamaz
Cennetsi bir dokunuşun var
Souness’ın Rush’a verdiği paslar gibisin
Ve hepimiz pub’larda körkütük sarhoşken
Senin bizle olduğuna inanamıyoruz hiç
Gerçek olamayacak kadar iyisin”



Steven Gerrard’ın küçüklük kahramanı John Barnes, yıllar sonra o gün kendisini ve 12. adamın olağanüstü çabasını izleyen çocuk dünyanın en çok örnek alınan orta saha oyuncusuna dönüştüğünde şöyle buyurmuştu: “Bugün Zidane ve Ronaldinho gibi hücuma dönük orta saha oyuncuları futbolu şereflendiren en büyük yetenekler. Makelele ise orta alanın defansif yükünü tek başına çeken modern futbolun en büyük zanaatkarı. Gerrard, tek tek karşılaştırınca bu oyuncuların hiçbirinden daha üstün olmasa da bir takım oyuncusu olarak bu üç futbol zanaatkarının yaptığının hepsini yapabilen dünyanın en komple oyuncusu. Ama benim için en önemli özelliği sadece saha içinde oyunun her iki yönü arasındaki en güçlü köprüyü kuran oyuncu olması değil. Gerrard’ın kendinden önce takım için kullandığı yeteneği ve emeği, Liverpool formasının üstüne öyle bir sinmiş ki o 8 numaralı forma Dalglish-Souness-Rush’ları Carragher-Maschenaro-Torres’lere, efsanevi bir geçmişi umut dolu bir geleceğe bağlıyor”



Liverpool’un yaşayan efsanesi Siyah İnci böyle buyurduktan sonra en başta biz olmak üzere kimsenin itiraz edecek hali yok tabii. Ama bugün Steven Gerrard’a sadece Liverpool’lu gözlerle bakınca onun temsil ettiği inanılması zor gerçeğin endüstriyel futbol çağında ne kadar da devasa olduğunu ıskalayabiliriz. Evet, bu yıl Liverpool takımın kalbi Gerrard sayesinde 18 yıl sonra ilk kez İngiltere Ligi şampiyonluğunda bu kadar iddialı ve kendisinden emin. Ama aynı Gerrard,
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574
Uzun yıllardır Premier Lig’de her yeni sezona şampiyonluk parolasıyla başlayıp daha ilk haftalarda yarışa havlu atan takımın kalbi, ruhu, beyni, her şeyiydi. Liverpool, şanlı geçmişiyle son 18 yıldaki hayalkırıklıkları arasında sürekli kendisini arayıp bocalarken Steven Gerrard hep orada kadere karşı inatla üflenen nefesin vücut bulmuş hali oldu. Başta endüstriyel futbol filminin “kötü adamı” rolündeki ezeli rakipleri Chelsea’den gelen dudak uçuklatan teklifleri elinin tersiyle itip nesli tükenmekte olan Paolo Maldini ve Ryan Giggs misali Liverpool ile eş anlamlı hale geldi. Bir kere Liverpool’lu doğduğu için yenilse de asla yalnız yürümemenin ölümsüzlüğünü paranın gelip geçici saadetine tercih etti.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574




Belki de Şampiyonlar Ligi tarihinin en güzel finali olan 2005’teki kırmızı İstanbul masalında Liverpool o efsanevi geri dönüşü gerçekleştirmeseydi, Gerrard kalesi de her şeye rağmen düşecek ve bu satırlar şu anda yazılmıyor olacaktı. Ama o gece maç 3-0’ken kaderine başkaldıran Gerrard, modern futbola öyle bir elbise dikti ki ne Abramovich’in, ne Berlusconi’nin ne de bir başka endüstriyel futbol baronunun paraları yetmez o güzelliği tarihten silmeye...

Gerrard isimli sapına kadar kırmızı futbol masalı, İstanbul’dan önce ve İstanbul’dan sonra diye ikiye ayrılabilir pekala... Ama kesin olan bir şey var ki o 25 Mayıs 2005 günü İstanbul’da yazılan futbol tarihinde yeni bir çağ başladı ve hâlâ da tüm ihtişamı ile sürmeye, endüstriyel futbolun kara deliği olmaya devam ediyor: Steven Gerrard Çağı!
Her şeyden önce saha içinde Steven Gerrard’ın modern futbola damgasını vurduğuna tanıklık ediyoruz. Artık Capello’nun Milan’dayken aslında bir stoper olan Marcel Desailly’yi orta sahaya kaydırarak başlattığı, 1990’lara ve 2000’lerin ilk yarısına damgasını vuran orta sahada defansif ve ofansif görevlerin belirgin bir şekilde bölündüğü önlibero çağının sonuna geldiğimiz muhakkak. Artık dünyanın her yerinde orta alan oyuncularından Desailly ya da Saviçeviç değil de oyunun ofansif ve defansif yönünü aynı başarıyla oynayabilen Gerrard olmaları isteniyor: Her iki ceza alanı arasında sürekli mekik dokumak, 2008 model şampiyon İspanya örneğinde de gördüğümüz gibi orta saha oyuncularının satrançtaki vezirler misali sonsuz varyasyon ve hareketlilik serbestisine sahip olduğu, 90 dakika boyunca rakibin durumuna göre sağda, solda, ortanın ilerisi ve gerisinde her yerde mücadele ettiği bir Gerrard’lar ordusu...
Tabii Gerrard olmak hiç de kolay değil. Saha içinde sadece sağ veya sol ya da her iki ayağınızı tenis raketi ya da bazuka ateşleyicisi misali kullanmanız yetmiyor, her şeyden önce kafanızı ve oyuna verdiğiniz ruhunuzu da ayak içiniz kadar usta ve ateşli bir şekilde kullanmanız gerek! Artık modern futbolda İngiltere’ye gidip kendisini kimsenin tahmin etmediği kadar geliştirmeden önceki Tuncay Şanlı gibi sadece ruhunuzla oynamanız da yetmiyor. Madalyonun diğer yüzüne bakarsak bir zamanlar Zola ya da Baggio’nun yaptığı gibi ne kadar dahiyane olursa olsun günümüz futbolunda sadece zekanızla da oyunun kaderini her an değiştirebilecek kalibrede bir yıldız olamıyorsunuz (bknz Manchester City’nin harika sambacısı Elano). Hatta bu açıdan bakınca belki Cristiano Ronaldo, Ronaldinho ya da Eto’o gibi süper yıldızlar attıkları ve attırdıkları gollerin sayıları baz alındığında, istatistik bilimine göre Gerrard’dan daha üstün oyuncular. Ama bu olağanüstü yeteneklerle donanmış oyuncuların hiçbiri de takımının ihtiyacı olduğunda, maçların belli dakikalarında oyun kurucu, diğer kritik anlarında sol açık, dönüm noktalarında ise santrforu destekleyen ikinci forvet olarak sadece Gerrard’a özgü olan bitmek bilmeyen bir futbol ateşi, ustalık ve forma aşkını harmanlayarak oynayamıyorlar (Bknz Ronaldo’nun Portekiz’le yaşadığı hayalkırıklıkları). Bu yüzden de dünyanın dört bir yanındaki teknik direktörler, yıldız adaylarından saha içinde total futbolun Johann Cruyff’tan sonraki veliahtı olan Gerrard’ı izlemelerini ve onu örnek almalarını istiyorlar.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



Peki, Gerrard 9 yaşında mahalle takımı Whiston Juniors’ta Liverpool’un Serpil Hamdi Tüzün’ü Steve Heighway tarafından keşfedilip modern futbolun en çok örnek gösterilen oyuncusuna dönüşene kadar kimi örnek almıştı? Her şeyden önce bugün Gerrard’ın Liverpool ile eşanlamlı hale geldiğini düşünürsek, Gerrard’ı Gerrard yapan en önemli kaynak Liverpool tarihiydi. Buradan bakınca bir önceki sayımızdaki Metin Tekin-Beşiktaş aşkında Sarı Fırtına’nın altını ısrarla çizdiği duruma benziyor Gerrard’ınki: “Ben efsane değilim. Efsanelik ne haddimize, tek efsane vardır o da Beşiktaş’tır”. Bunun İngilizcesi de herhalde Gerrard’ın söylediği olmalı: “Benim için yaşamak, Liverpool forması giymek ile eş anlamlı!”

Gerrard’ı Beckham ve diğerlerinden ayıran en önemli nokta da bu. Beckham hangi formayla olursa olsun kazandığı her maçtan sonra Victoria ile önceden hazırladıkları pozlar verirken, Gerrard 2005’te İstanbul’da yazdığı efsanenin ardından dünyanın en güzel kadınlarından birisi olan (Victoria’dan çok daha güzel olduğu kesin) Alex Curran’la büyük bir aşk yaşıyor olmasına rağmen o gece İstanbul’daki otel odasında Şampiyonlar Ligi Kupası’na sarılarak uyuyacak, sabah uyandığında da kupanın yanında olmadığını fark edince yüreğinden bir parça kopmuş gibi hissettiğini söyleyecekti. Aynı gün Chelsea’ye gidip gitmeyeceğini soran gazetecilere verdiği cevap ise Liverpool tarihinin en güzel sayfalarından birisi oldu: “Böyle bir geceden sonra ‘bir insan’ kendisine kaç para fazla verilirse verilsin Liverpool’dan ayrılamaz!”
“Bir insan”! Steven Gerrard da her ne kadar endüstriyel futbol çağının en önemli ikonlarından birisi olsa da bir insan. Ve her ne kadar saha içindeki olağanüstü performansı sadece Play Station’daki sanal oyuncularla karşılaştırılacak kudrette olsa da endüstriyel futbol çağında herkesin ıskaladağı bir Gerrard gerçeği vardı. “O insan” tam da yıllardır bekleneni veremeyen bir takımdan Michael Owen ve Steve McManaman gibi istemeden de olsa ayrılmak zorunda kalmak üzereydi. O günlerde hiç kimsenin yapmadığını yaptı. Çünkü sadece babasının ona beraber gittikleri o taraftarların gol çizgisini geçmeyeceğine inandıkları için topu üfledikleri maçı hatırlatması Liverpool’da kalması için yetti de arttı. Kendi sözleriyle bir anda “hayatının hatası”ndan döndü.




Dönüş, o dönüş... O günden sonra uzun zamandır leblebi çekirdek gibi yuttuğu paracetemol yatıştırıcılarını almayı bıraktı ve aylar sonra ilk kez yataktan gülümseyerek kalkıp Liverpool ile olan sözleşmesini uzattı. Benitez yönetiminde her ne kadar zaman zaman sahanın her yerinde aynı başarıyla oynamasanın kurbanı olarak rotasyon uğruna sahanın birçok değişik mevkisinde görevlendirilse de Gerrard’ın en kötü gecesi İstanbul’daki gibi oldu. Houllier’nin fütursuzca harcadığı, El Hadji Diouf’lara, Cisse’lere har vurup harman vurduğu paralar yüzünden Liverpool’un ağır bir ekonomik krize girmesinden sonra kulübün taraftarların karşı olduğu Amerikalılara satıldığı kriz döneminde saha dışında, daha içindeki kadar önemli bir müdahele yaptı: “Bu kulüpten Shankly, Paisley, Dalglish, Rush geldi geçti ama sonunda yine siz taraftarlara kaldı. Bir gün başkanlar da Benitez de ben de olmayacağız ama Liverpool sonsuza kadar sizin olacak!”



Araya bazen “kötü adamlar”ın, hayal kırıklıklarının, tarifsiz sakatlık acılarının girmesine rağmen Gerrard isimli kırmızı futbol masalı hep devam etti. Ve bu sezon kariyerinde tatmadığı tek ama ona göre en önemli kupa olan İngiltere Ligi şampiyonluğunu kazanmak için bir zamanlar izleyip hayran kaldığı, topun aksi yönüne doğru üfleyen taraftarların saha içindeki ölümsüz ruhu olarak Gerrard olmaya devam ederken yine yalnız yürümüyor. O dünyanın en güzel futbol şarkısının sözlerindeki gibi başı dimdik, hayallerine sarılmaya devam ediyor. Rüzgarda, yağmurda ama her zaman kalbinde kırmızı bir umutla yürümeye, futbol yüreklerimizi ışıl ışıl aydınlatmaya devam ediyor...


SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Eski 16-09-2009, 21:25   #90
SimeVrsaljko
Forum Ustası
 
Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448
Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284 SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000SimeVrsaljko seviye: 2000
Karma: 327339

Mustafa Denizli



Eğer İstanbul, tüm hilebaz ihtişamıyla, sonu tarifsiz acılarla bitecek en tutkulu aşkı yaşatacak kadın ise, İzmir de hayat boyu içinizi sıcak tutacak, sizi hep mutlu edecek, çocuklarınızın ideal annesi olan evlenilecek kızdır. O güzeller güzeli İzmir’e “gavur” diyenler de asla o dünya güzeli kızın tırnağına bile dokunamayacak, hatta babalarının parası olmasa asla herhangi bir kadına “karşılıklı” dokunmanın tarifsiz mutluluğunu yaşayamayacak zavallılardır sadece…

O İzmir isimli dünya güzeli kızın ilk göz ağrısı Mustafa Denizli… O her daim nazlı nazlı esen Kordon rüzgarının umut dolu bulutlara savurduğu devasa bayrağıdır. Ne kadar kızarsa kızsın hep o körfez güneşi gibi gülümseyen çakmak çakmak gözleri, dibe vurduğunda bile asla kaybolmayan kendine güveni ve anlı şanlı bir geçmişle tedirgin bir gelecek arasında hiç yıkılmayacak kadar sağlam köprüler inşa eden sesiyle İzmir’in ta kendisidir Mustafa Denizli…

Koskoca Fenerbahçe tarihinde efsanevi kulübü şampiyon yapan tek Türk’tür. Galatasaray’ın 14 yıllık anne ligindeki istikrarlı hayal kırıklığının güvensizlik faylarından UEFA Kupası’na giden yolu açan, en azgın suların üzerine en cesur köprüleri kuran mantalite devrimidir. Ama en az Süleyman Seba ve Rıza Çalımbay kadar Beşiktaşlıdır Mustafa Denizli. Önce Altay’ın sonra da Türk futbolunun “Büyük Mustafa”sı, ilk imparatoru olmadan önce hayatı siyah beyazdan ibaret olan küçük bir Mustafa vardır.



En güzel kız İzmir’in incecik beli Çeşme’nin küçük Mustafa’sıdır. Hayatı boyunca sadece Beşiktaş Çarşı’sında terzilik yapan Emin Abi’sinin gözbebeğidir o çakmak çakmak gözler. Emekliliğini Çeşme’de küçük Mustafa’ya Şenol Birol’lü Beşiktaş’ı anlatmakla geçiren Emin Usta, Denizli’nin yüreğine öylesine bir Beşiktaş sevdası diker ki küçük Mustafa daha 10 yaşındayken tek başına evden kaçıp, İzmir’e Beşiktaş maçına gider.

Hafta içi okula giderken, haftasonları Çeşme’nin tek sinemasının önünde leblebi fıstık satar küçük Mustafa. Daha o zamanlardan her daim çakmak çakmak gözlerin hatırına yok satan fıstıklar, ona hafta içleri defter, kalem, silgi olarak geri dönmektedir. O beyaz defterlere, o siyah kalemlerle en güzel çocukluk düşleri çizilir. Okul önlüğü-fıstık tezgahı arasında yaşadığı hayat gibi, tüm düşleri de siyah beyazdır küçük Mustafa’nın. O defterdeki tüm resimlerde siyah-beyaz bir topun içinde Büyük Mustafa’ya dönüşür. Bazı Cumartesi geceleri, fıstıkların hepsini satamadığı için kaçırdığı son otobüsün ardından zifiri karanlıkta 15 kilometre yürür. Yol boyunca diğer çocuk işçiler olan yoldaşlarına bir gün Büyük Mustafa olarak o sokakları aydınlatacak en parlak futbol yıldızı olacağına yemin eder.

Sonra bir gün, o defterdeki resimden aramıza sızarak Büyük Mustafa olarak aynı yolu Altay siyah beyazı omuzlarda yürüyecektir. 1980 yılında Altay, Türkiye Federasyon Kupası’na ambargo koyan Galatasaray’ı devirip kupayı İzmir’e son kez getirdiğinde, Büyük Mustafa, İzmir’in siyah-beyaz efsanesinin kaptanıdır. O zamanlar Büyük Mustafa’nın her korneri başka bir oyuncunun kullandığı penaltıya, Hrubesch’in kafa vuruşuna, Rummenige’nin röveşatasına eşdeğerdir. İstanbul’un büyükleri her daim peşindedir, hatta 10 sene boyunca her sene hayatındaki en büyük aşkı Beşiktaş’a gidip gelir ama nikah bir türlü kısmet olmaz. Fenerbahçeli Ali Şen, “açık çek” teklif eder ama “Belki başka bir hayatta, başka bir gün” diyerek kimsenin bir an bile tereddüt etmeden gözü kapalı kabul edeceği teklifi reddeder.

“Ana ocağında 15, Altay’da 19 yıl kaldım. Benim için Altay’ın yeri çok büyüktür. Ben Altaylı Büyük Mustafa’yım, kornerden küçükken sattığım leblebi çekirdekler gibi gol atan Büyük Mustafa…” demişti bana. Gözleri daha bir dolmuş, koskoca ilk imparator, reklamdaki sucu çocuk kadar masumlaşmıştı bir anda.

O zamanlar Altay’ın başınaki ünlü İtalyan teknik adam Rino Martini, daha 17’sindeyken küçük Mustafa’yı A takıma çıkartır. Hatta onla maçlara gider, onu kanatları altına alıp bizzat futbol sanatının tüm inceliklerini öğretir. Bir Altınordu-Beşiktaş maçında, Beşiktaş gol atıp şampiyon olunca küçük Mustafa, hocasının yanında olmasına rağmen dayanamayıp öyle bir bağırır, öyle bir sevinir ki Martini ceza olarak küçük Mustafa’ya 4 ay forma vermez.



15 yaşındayken, ortaokuldan sonra başladığı Altay, küçük Mustafa için gidebileceği en güzel lisedir aslında. Artık okuldan sonra leblebi fıstık satmak zorunda değildir. Altay dışındaki hayatında yine siyah-beyaz vardır. Martini’nin cezalarına rağmen, allem eder kulem eder yine Beşiktaş maçlarına gider. Bir süre sonra Beşiktaş’ı izledikçe, kendisini de geliştirdiğini fark eder. Küçük Mustafa’yı, Büyük Mustafa yapan Martini ve Altay futbol okulu kadar Beşiktaş’a duyduğu futbol aşkıdır. Yıllar geçip, o daha da “Büyük” bir Mustafa oldukça, bir zamanlar Emin Abi’nin dükkanında kanına giren futbol aşkının peşinden hayatı boyunca İzmir, İstanbul, Almanya, İran başta olmak üzere dünyanın dört bir yanına sürüklenecektir.

1980 yılı, Mustafa Denizli’nin hayatının en önemli dönüm noktasıdır. Direk santrfor oynamamasına rağmen, İstanbul’un 3 büyüklerinin milyonluk yıldızlarını geçip gol kralı olacaktır. Yine de Beşiktaş’la hayatı boyunca beklediği nikah kıyılmadıkça İzmir’den ayrılmaz, ayrılamaz. Ama 1984’te artık 34 yaşına gelmiş, üç büyüklerin formasını giymemiş en büyük Türk futbol yıldızı olarak yavaş yavaş söneceğini hissetmeye başlamıştır. Sonunda İstanbul’a gelir ama açık çek ya da büyük bir servet karşılığı değil. Kafasında bambaşka bir şey vardır. Bir yıl Galatasaray’ın formasını giydikten sonra dünyanın sayılı teknik adamlarından Alman Jupp Derwall’in yardımcısı olma fikri bile hayatta başına gelecek en güzel şeylerden birisidir. Profesyonel futbolcu olarak son sezonunda, Galatasaray’ın gol olup yağdığı 9-2 biten Adana Demirspor maçındaki performansı ile daha uzun yıllar gençlere taş çıkartabilecek kalibredeyken, Büyük Mustafa’ya yakışır şekilde futbolu bir imparator olarak bırakır.



Nasıl Bobby Robson’ın yanında çalışmaya başlayan Mourinho bir gün Robson’dan bile büyük başarılara imza atacaksa, Mustafa Denizli de Derwall’in yanında yavaş yavaş futbol teknik direktörlüğü sanatının en büyük inceliklerine vakıf olacak ve ileride Alman efsanesinin yerine geçip ondan bile daha efsane bir isim olacaktır. Sonradan Galatasaray mitolojisinde “İmparator” payesine layık görüleceklerin aksine saha içinde ve saha dışında bir gram bile kompleksi olmayan Derwall için Mustafa Denizli, sadece yanında oturtup gol atınca sarılacağı hatta tokatlayacağı bir piyon değil, şahın yanındaki vezirin ta kendisidir. Takım yaparken, taktik geliştirirken sık sık fikir ayrılığına düşer, bir baba-oğul gibi kavga ederler. Çoğu zaman yaşlı kurt haklı olsa da, Denizli öyle maçlarda öyle anlarda haklı çıkar ki Derwall, Galatasaray’dan ayrıldığında boynuzun kulağı geçeceğine adı gibi emindir. Derwall’e göre Türk futbolunun Avrupa’nın kalanından tek eksiği zihninde ve mantalitesindedir. Bizler, Coşkun Özarı’nın yediğimiz beşinci golden sonra ters yaktığı Samsun sigaralarının dumanının gölgesinde üç büyükler arasındaki kör dövüşünü izlerken Derwall ve Denizli Galatasaray’ın antrenman sahasındaki taşları tek tek ayıklamakta, günü kurtarıp geleceği asla ödeyemeyeceğimiz bir ipotek altına atmaktansa plaj kenarında kumdan kaleler yapan çocuklar gibi çalışmaktadırlar.

Derwall, ilk geldiğinde Türk futbolunun en büyük hastalığı olan skortif basın, önce Galatasaray’ın aldığı istikrarsız gündelik neticelerle, sonra da Derwall’in yaşıyla alay etmektedirler. Aynı skortif basın, Galatasaray ilk maçta Neuchatel’e 3-0 yenildiğinde Derwall’in halefi Denizli’yle de alay etmekte, maçı kafasında oynadığını söyleyerek o güne kadar Türk futbolcuların asla nasiplenme şansını bulamadığı motivasyonu yaratan Denizli’yle kafa bulmaktadır. İlk maçtan sonra TRT 1 spikeri 1988 Kasım’ında “Neuchatel gibi bir takım bizi 3-0 yenebiliyorsa biz de onları 5-0 yenip turu geçebiliriz” diyen Mustafa Denizli’nin suratına dayanamayıp güler. Hatta koskoca İslam Çupi bile “Denizli’nin başına saksı düşmüş, yazık çok da genç” yazacak, ateşin üzerine benzin dökecektir. Ama önce o günün sabahında Galatasaray kampına giden skor basını çalışanları Galatasaraylı futbolculara turu geçmelerine yetecek olan 4-0’lık galibiyeti parmaklarıyla işaret eden “4” işareti yapıp poz vermelerini isterler, ancak tüm futbolcular önceden sözbirliği etmişçesine kendilerinden adları gibi emin bir şekilde “5” işareti yaparlar.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



İşte o Kasım günü, daha çok insan maça gitsin diye karşılaşma televizyondan naklen yayınlanmaz. Maç 4-0 olup birçok radyo sevinçten havaya atılmışken, TRT 1’de geçen altyazı, Türk futbolunda başlayan devrimin ilanıdır. Henüz maç tamamlanmış olmasına rağmen takımına, artık futboluna güvenen devlet televizyonu az sonra Galatasaray ve Türk futbolunun büyük zaferini banttan yayınlayacağını belirtmektedir. Bütün bir ülke, televizyonlarının başında yerini alır. Galatasaray, tarihinde ilk kez kırmızı-beyaz formayla sahadaki yerini alırken tel örgülerin ardındaki Mustafa Denizli’nin daha da çakmak çakmak olan gözlerinde zaten maçın skoru yazıyordur. Maç 5-0 olduğunda bir gece evvel o maçın skorunu daha oynanmadan söyleyen Denizli’nin dayanamayıp yüzüne gülen spiker 5. golden sonra artık ağlamak istiyordur.

Ama asıl efsane, bir sonraki turdaki Monaco maçlarıdır. Denizli’nin elindeki en büyük silahlar “Koşsam Real Madrid’de oynarım” diyen part-time orta saha oyuncusu Prekazi ve Hülya Avşar’dan geriye kalan fizik kondüsyonuyla Tanju Çolak’tır. Ama Denizli, hayalleri kadar var olan bir insandır. Tek gerçeğin hayallerden ibaret olduğunu, adı gibi bilmektedir: “Monaco’yu eleyeceğiz. UEFA’nın bize ceza verip iki maçı da Avrupa’da oynayacak olmamız dezavantaj değil aksine Almanya’daki gurbetçilerimiz ile takımımızın inancı birleştiğinde biz her takımı eleyecek güçteyiz”

Her devrimci gibi Mustafa Denizli de imkansızı isteyen ama bunu yaparken olabildiğine gerçekçi davranarak hayallerini gerçekleştiren bir efsanedir. Prekazi’ye o eşi benzeri görülmemiş golü attıran sadece Yugoslav yıldızın eşsiz sol ayağı değil, aynı zamanda da ona oradan kaleye vurup gol atabileceğine inandıran Mustafa Denizli’nin ta kendisidir. Aynı Denizli, Galatasaray’ı çalıştırırken bir yandan da Türkiye Milli Takımı’nın başına geçmiş, daha önceden 8 yiyip alay konusu olan oyuncularla İzmir’de İngiltere karşısında galibiyeti kaçırmış, futbolun mucitlerinden aldığımız ilk puanımızı kazandırmıştır. Yine o Denizli’dir, Muhammed’le Avrupa’nın o zamanki en büyük futbol virtüözlerinden Hoddle’ı, Cüneyt Tanman ve Erhan Önal’la hava toplarında 10 Pele gücündeki Hateley’i, onun yedeği Weah’ı durdurup Tanju’yla, Prekazi’yle Monaco’nun 15 yıllık kalecisi Ettori’yi avlayan… Hepsi de Denizli’nin kalbindeki cesaretin çağdaşlığın ta kendisi olduğunu saçan ışıkla maçı kafalarında oynamış, futbol devrimini kafalarında gerçekleştirmiş, sahaya en gerçekçi biçimde yansıtmıştır. O kalpten yayılan korkusuz ışıkla ilk kez bir Türk takımı, 1988 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası’nın yarı finalindedir!



Mustafa Denizli’nin, 1989 yılında Galatasaray’ı bırakıp Alman 2. Ligi takımlarından Aachen’ın başına geçmesi her ne kadar herkesi şaşırtsa da Büyük Mustafa’ya son derece yakışan bir davranıştır. Aynı Büyük Mustafa, zamanında deliler gibi aşık olduğu, sonradan Selin Denizli’yi doğuracak Beşiktaş’tan sonraki en büyük aşkı Julyet Aruh’un peşinden İsrail’e kadar gitmiş, kızını bir Müslüman ile evlendirmemek için Türkiye’den kaçıran Yahudi ailesine bile pabucunu ters giydirmiştir. Mustafa Denizli, Aachen’ı da küçüklük komplekslerinden kurtarıp Türk teknik direktörlerin Avrupalı meslektaşlarından hiçbiri eksiği olmadığını kanıtlarken de Julyet’in peşinden hiç düşünmeden giden Büyük Mustafa’dır sadece.

1990-91 sezonunda Galatasaray’a geri döndüğünde, “Kaldığım yerden devam etmek için geldim” demişti. Ama ligde işler değişmişti. Derwall ve Denizli’nin Türk futbolunda yükselttiği çıta, Gordon Milne isimli ufak tefek, sessiz bir İngiliz’in ellerinde daha da yükselmiş, Denizli’nin ilk aşkı Beşiktaş, çoğunluğu altyapıdan yetişen genç bir kadro ile bambaşka bir futbol devrimine imza atmaktadır. Yine de Avrupa arenasında tek imparator Denizli’den başkası değildir. 18 Mart 1992’de, Kupa Galipleri Kupası çeyrek final rövanş maçında tüm İstanbul’da sadece Ali Sami Yen’e kadar yağacak ve maçın son dakikasında Rotariu’nun Werder Bremen kalesine yaptığı vuruş o kara takılarak Galatasaray’ı yarı finalden edecekti. O sezonun son maçında bu kez çağdaş futbol devriminin ikinci evresinde Milne’i örnek alan Denizli, Okan Buruk’u ilk kez A takımda oynatacak ve adı sanı duyulmamış Hakan Şükür’ü Galatasaray’a kazandırarak devrimdeki misyonunu tamamlayacaktı.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574



1992’de Galatasaray’dan ayrıldığında, 5 yılda Galatasaray ve Türk futbolu 50 senede atlayamadığı kadar çağ atlamış, bir zamanlar sürekli yere bakan kafalar, umutla geleceğe bakıyordu. 1996 Türkiye ilk defa Avrupa Şamiyonası Finalleri’ne katılma hakkını elde ettiğinde, bizzat Denizli’nin keşfi olan, henüz 19 yaşındayken en kritik maçta bir an bile gözünü kırpmadan oyuna aldığı Bülent Korkmaz ve son yılında tüm eleştirilere rağmen gözü kapalı Galatasaray’a getirdiği Hakan Şükür Avrupa’daki en ünlü Türk futbolcularıydı.
Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574

Kendisinden sonra “İmparator” payesini almak çok kolaylaştı. Öyle ki Milli Takımı Euro 96’ya taşıyan ikinci imparator, imparator olur olmaz finallerde 0 puan alan Milli Takımı bırakıp futbolcuyken 14 sene üst üste formasını giyip hiç şampiyon olamadığı Galatasaray’a geçecekti. Artık antrenman sahasında ayıklanması gereken taşlar ve Türk futbolunun gelişmesinin önündeki en büyük çakıl taşları olan futbolcuların kompleksleri yoktu. Denizli tırnaklarıyla kazımış, devrimi başlatmıştı.

Denizli yönetimindeki Türk Milli Takımı, yine ilklere imza atıp Hollanda’yı yenmeyi başarırken, hiç hesapta olmayan savunma hataları yüzünden Belçika’ya 2 maçta da yenilip Dünya Kupası’na katılma hakkını kaybedecektik. O maçların İstanbul’da oynananında Amigo Orhan (Eskişehirli efsane Amigo Orhan değil!), damarlarındaki bir şişe Rakı’nın verdiği gazla Denizli’ye uçarak kafa atmış, Mustafa Denizli ise her zamanki efendiliği ile saldırganın seviyesine inmeyip gerçek bir imparatorun zerafetiyle hiçbir tepki vermemişti. Bir an için insan kendini düşünmekten alamıyor: Aynı kafa Fatih Terim’e atılsa, İsviçre maçından sonra yaşatılanlar bile olacakların yanında sivrisinek vızıltısı olarak kalmaz mı?

Denizli, yine ders vermedi, ders aldı. Euro 2000’de en ağır eleştirilere maruz kalırken, önce play-off’ta İrlanda gibi yenilmesi imkansıza yakın bir takımı yenemese de elemeyi başardı, sonra da tüm zarafetiyle içimizdeki İrlandalılar’a armağan etti. Aslında o armağana da hiç gerek yoktu çünkü o yaz Milli Takım ilk kez büyük bir turnuvada çeyrek finale kadar çıkacak, her zamanki gibi Alpay’ın kurbanı olup daha ileri gidemeyecekti. Mustafa Denizli, Türkiye’yi Avrupa Şampiyonası Çeyrek Finalisti olarak bıraktığında Türk futbolu adına daha neler yapabilirdi ki?

Ama o, uzun süre evinde oturup gazetedeki köşesiyle ya da televizyon yorumculuğuyla yetinemezdi. Zaten bizzat ATV spor haberleri sunuculuğu ve 2006 Dünya Kupası Finali yorumculuğunda tanık olduğumuz gibi bu işlerde pek de başarılı değildi. Evine geldiğimde kızları ile uğraşmaktan bitap düşmüş, Championship Manager oynuyordu. Kısa bir süre önce Fenerbahçe yönetimi 22’de 22 oy ile kendisinin işine son vermiş ve tarihinde ilk kez takımı şampiyon yapan Türk teknik adam olan Denizli’nin yerine yine oybirliğiyle Alman futbol dehası (!) Lorant’ı getirmişti! CM oynarken bile gözleri çakmak çakmaktı. Her bastığı tuşu hissediyor, biraz sonra ekranda olacakları adı gibi biliyordu. İran’da takım çalıştırmaya gittiğinde herkes çok şaşırdı, ben ise o gün onunla CM oynarkenki gibi kıs kıs güldüm. O gün dediği gibi o hep Büyük Mustafa’ydı, ilk imparatordu, hep de öyle kalacaktı!


SimeVrsaljko Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla

Üye Olmadan Yorum Yazmak İçin Tıklayın!
Konudaki toplam yorum: 104, okunma sayısı: 50498.
Cevapla

Etiketler
davidbrownfootball, davidbrownnostalji




Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smilies Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı

Forum Seç


Hacking ve Bilgisayar Güvenliği Öğrenmek İçin!

Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 09:20.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Wardom.org



İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Wardom Internet Adresimizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Wardom hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler için webmaster \@wardom.org adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) gün içerisinde Wardom yönetimi olarak tarafımızca gereken işlemler yapılacak ve avukatlarımız size dönüş yapacaktır.