Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL!
Futbol EfsaneleriSteven Gerrard gerçekten müthiş bir futbolcu, daha 20'li yaşlarında efsane oldu bile. Her futbolseverin takımında olmasını istediği türden biri:) |
|
|||||||
Futbol Efsaneleri konusundaki toplam yorum: 104, okunma sayısı: 50429. |
|
|
|
|
#91 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jun 2006
Üye numarası: #72727 Yer: the sunshine state
Mesaj sayısı: 24,912
Karma etkisi: 53517
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 5348742
|
Steven Gerrard gerçekten müthiş bir futbolcu, daha 20'li yaşlarında efsane oldu bile. Her futbolseverin takımında olmasını istediği türden biri
![]() |
|
|
|
|
|
#92 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Fabio Cannavaro
![]() Türk futbolunun saha içindeki en amansız hastalığı (forever) bireysel savunma hataları. Yıllardır savunmayı, hücum gibi bir sanat biçimi olarak görmediğimiz, en iyi savunmacılarımıza son tahlilde “kazma” gibi küçümseyici lakaplar takıp oyunun savunma kısmını gelişigüzel toplar gibi uzaklaştırdığımız için başımıza geliyor bu illet. Nasıl ülkemizde müzisyenlere rakı mezesi muamelesi yapılıyor ve bu yüzden de dünya standartlarında müzik sanatçıları yetiştiremiyorsak, futbolda da defansı oyunun geçiştirilecek, sıkıcı kısmı olarak değerlendirip savunmacılarımıza forvetleri yani şahları ve vezirleri koruyan piyon muamelesi yaptığımız için bizimkiler o hataları ısrarla yapmaya devam ediyor. Belki de isimlere takılıp saçımızı başımızı yolmaya devam etmek yerine şu soruları kendimize sorarsak Türk futbolunun geleceği adına çok daha hayırlı bir iş yapacağız: Neden pek de beğenmediğimiz Alpay’dan beri müzmin yedek İbrahim Kaş ve Cottbus’lu Çağdaş dışında ülkemizde yetişen tek bir savunma oyuncumuz bile Avrupa’nın üst düzey liglerinde oynayamıyor? Neden İngiltere, İtalya ve Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de yılın en iyi savunma oyuncusu ödülü verilmiyor? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Eğer Bosman hukukuna göre futbolcular birer işçiyse, o zaman savunmacılar da en zor şartlar altında mücadele eden maden işçileri gibiler… Hatta Türkiye söz konusu olduğunda, defans oyuncularımız ülkemizdeki işçilerin büyük çoğunluğu gibi sigortasız, geleceksiz, hayatları gündelik başarıların pamuk ipliğine bağlı, her an harcanmaya hazır piyonlardan başka ne ki? Belki de bizim de savunmacılarımızın makus kaderinin değişmesi için her zaman olduğu gibi bir kahramana, bir Cannavaro’ya ihtiyacımız var, kim bilir? 2006 yazında ilk kez bir savunma oyuncusu, FIFA’nın verdiği Dünya’da Yılın Futbolcusu Ödülü’nü aldı. Üstelik de o güne kadar bu ödüle layık görülen en yaşlı oyuncuydu. Kendisi de bu işe çok şaşırmış, Ronaldinho ile Zidane’ın yanında otururken kendisine uzatılan mikrofonlar aracılığıyla şaşkınlığını olabilecek en ironik şekilde bütün dünya ile paylaşıyordu: “Bu ödülün sadece bir savunma oyuncusu olan 33 yaşındaki Fabio Cannavaro’ya verilmesi çok anormal bir durum. Bunu hiç beklemiyordum. Hatta şu anda Zidane ve Ronaldinho ile karşı karşıya olmam bile çok garip. Saha içinde karşımda olsalar anlardım ama şu anda olan biten her şey sanki biraz sonra uyanacağım ve bir daha da göremeyeceğim bir rüya gibi geliyor” ![]() Sadece FIFA’nın Yılın Futbolcusu Ödülü’ne değil aynı yıl UEFA tarafından verilen Avrupa’nın En İyi futbolcusuna da layık görüldü Cannavaro. UEFA, bu ödülü en son bir savunma oyuncusuna ta 1972 yılında Franz Beckenbauer’e vermişti. Şimdiki futbol ile karşılaştırıldığında Beckenbauer’in ne kadar savunma oyuncusu olduğu fazlasıyla tartışılırdı. Ama o anda tartışılmayan tek tarihi gerçek vardı. Fabio Cannavaro, tüm dünyadaki savunma oyuncularının makus talihini değiştirmiş, adeta defans oyuncularının Spartaküs’üne dönüşmüştü. Sırrını sorduklarında herkes forvet oyuncuları gibi anlaşmalı olduğu krampon ya da eşofman sponsorlarından birinin adını duymayı beklerken o herkesi ters köşeye yatırdı: “En önemli motivasyonum Napoli. Ben Napoliliyim. Diyeceksiniz ki İtalya’nın geri kalanı tarafından İtalya’nın parçası olarak bile görülmeyen, suçla, uyuşturucuyla özdeşleştirilen bu şehrin bu ödülle ne alakası olabilir? Bir kere her şeyden önce eğer Napolili olmasam, profesyonel futbolcu olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu anlayamaz, değerini bu kadar iyi bilemezdim. Ben Juventus’ta da Inter’de de hep bir Napolili olarak kaldım. Napoli’den kastım sadece şehirle özdeşleşmiş olan futbol takımı değil. Napolili olmak, yaşamın her anında, en aşağı düşsen de en yukarı çıksan da hayattan zevk almayı bilmek, yaşadığın tüm sorunlara rağmen gülebilmektir” 1973 yılında İtalya’nın içinde başlı başına bir varoş olan Napoli’nin varoşlarından birinde doğmuştu Cannavaro. Annesi hizmetçi, babası ise bir bankada veznedardı. Bir yandan belediye takımı Giugliana’da amatör olarak futbol oynayan babası Pasquale, Fabio ve daha sonradan aynı takımda forma giyeceği küçük kardeşi Paolo Cannavaro’nun en büyük ilham kaynağıydı. 2006’da dünyanın en iyi futbolcusu seçildikten sonra 1.78’lik boyuna rağmen hava toplarından nasıl bu kadar iyi olduğunu soran gazeteciye yine giydiği kramponların markasını söylemeyecek, babasından bahsedecekti: “Sıçrama yeteneğim tamamen genetik… Babam da uzun boylu değildi ama kimseye kafa topu vermezdi. Çünkü futbolu sokakta öğrenmiş, kendini geliştirmişti. Bana da küçükken iyi bir futbolcu olmak istiyorsam sokakta oynamam gerektiğini söylerdi. Ablamla aynı odada büyüdük, yalnız olduğum tek anlar sokakta futbol oynadığım anlardı. Ama ablam hamile kaldığında yine aynı odada yaşamaya devam etmek zordu. O zamanlar benim için en güzel kaçış yolu sokakta futbol oynamaktı. Sokakta hiçbir kural yoktu, Napoli’nin arka sokaklarındaki futbol da Napoli gibiydi. Seni koruyacak kimse olmadığı için güçlü olmalı, kimseye pabuç bırakmamalıydın.” Sonra Napoli’nin bir nevi Fikirtepesi diyebileceğimiz Bagnoli’nin minik takımında oynamaya başladı Fabio Cannavaro. Daha o zamanlardan yaşıtlarından ruhsal ve bedensel olarak brkaç futbol yılı ilerideydi… Ama orta sahada oynuyordu. Zaten o zamanlar İtalya’da biraz olsun pas verebilen savunma oyuncularının hepsi orta sahada oynardı! Sonra bir gün kendisini Napoli’nin genç takım yöneticisi olarak tanıtan mafya babası kılıklı adamlar gelip onun artık Napoli’de oynayacağını söylediler. Canına minnetti 11 yaşındaki Fabio’nun… Ne de olsa babası ile beleştepeden izlediği Maradona’dan sonra fanatik Napolili olmuştu çoktan. Önce onun genetik sıçrama yeteneğini keşfeden antrenörleri, Fabio’yu savunmanın ortasına yerleştirdiler. O sezon Napoli minik takımı Trofeo şampiyonu oldu. Sonra bir gün Maradona o her daim gülen yüzü fark etti. O andan itibaren önce idolünün kramponlarını ve formalarını taşımaya başladı Fabio, sonra da yine Napoli’nin kralı Maradona’nın isteği üzerine A takımın maçlarında top toplayıcılığa başladı. Napoli şampiyon olduğunda, daha 12 yaşındayken Maradona ile beraber şampiyonluğun kutlandığı gece kulübüne gitti: “O şampiyonluk partisini hiçbir zaman unutamadım. Maradona kral ben de onun küçük prensi gibiydim. Bir gün bile bana karşı en ufak bir kabalığı olmadı, hep alçakgönüllü ve cömertti. Bir keresinde çıkarıp saatini verdi ama babam kızar diye almadım. O yaşta Maradona’nın yanında olmak rüya gibiydi, hayatımda başına gelen en güzel şeylerden birisiydi.” ![]() Sonra bir gün yine Maradona’nın partilerinden birinde 15 yaşındayken gelecekti eşi Daniela ile tanıştı. 1990 Dünya Kupası’nda Maradona’nın Arjantini ile İtalya’nın karşılaştığı yarı final maçında, Maradona aşkına diğer Napolililer ile beraber Arjantin’i tuttuktan sonra bir daha başkalarının topunu toplamadı. Artık o top toplayıcı çocuk değil, bizzat Maradona ile beraber antrenmanlara çıkan, genç yaşına rağmen saha içindeki tüm topları toplamaya başlayan savunmanın belkemiği olarak Napoli’nin geleceğiydi. Hatta bir gün bir antrenmanda Maradona’yı marke ederken sertleştiği için hocalarından azar işitecek ama Maradona, Cannavaro’yu azarlayan hocaya kızacaktı: “Heyecandan ölmek üzereydim; ne yaptığım üzerine hiçbir fikrim yoktu. Sadece kendi idolüm değil tüm Napoli’nin kahramanı karşımdaydı. Antrenör bana kızınca ona döndü ve ‘Saçmalama, kızacak ne var, antrenman yapıyoruz’ dedi sonra da bana döndü ve ‘Aynen devam et, harikasın’ diye omzuma vurdu. Ben de devam ettim” Bir süre sonra Napoli gördüğü en güzel rüyadan uyanacak, Maradona kendilerine tek başına kafa tutan Kuzey İtalya’nın futbol derebeyleri tarafından çarmıha gerilecekti. Ama Cannavaro, Maradona’yı dinleyip kaldığı yerden devam etti. Maradona’dan sonraki idolü Napoli’nin efsanevi savunma oyuncusu Ciro Ferrara oldu. Yıllar sonra 2006 Dünya Kupası’nda İtalya’nın kaptanı olarak Dünya Kupası’nı havaya kaldırdığında ilk olarak kendisine yerden müdahele yapmayı öğreten Ferrara’ya koşacak, şampiyonluk priminin büyük bir kısmını da onunla beraber kurduğu Ferrara Cannavaro Kanser’le Mücadele Vakfı’na bağışlayacaktı. 1993 Mart’ında Napoli formasıyla ilk Serie A maçına çıkmış, Juventus’un yıldızı David Platt’a göz açtırmamıştı. Artık İtalya’da Cannavaro isimli başka türlü bir savunma rüzgarı esiyordu. 1.78’lik boyuna rağmen hava toplarının mutlak hakimi olmasının yanı sıra kendisinden önceki efsanevi İtalyan savunmacıları Scirea, Gentile ve Costacurta gibi değildi. O isimler söz konusu olduğunda adam geçse top geçmiyor, top geçse adam geçmiyordu! Ama söz konusu savunmacı Fabio Cannavaro olduğunda top hiçbir zaman geçmiyor, rakibiyle çoğu zaman muhatap bile olmuyordu. 13 yıl sonra İtalya Dünya Şampiyonu olduğunda takım kaptanı Cannavaro, tüm maçlarda 690 dakika boyunca forma giyecek ama tek bir sarı kart dahi görmeyecekti! 1994’te İtalya 21 yaş altı takımıyla Avrupa Şampiyonu olan Cannavaro rüzgarı Çizme’de daha da hızlı eserken, Maradona’dan sonra Napoli İsa’dan sonra Filistin’inkine benzer kaotik bir tufana tutulacak, Napoli’yi İtalya’nın parçası olarak görmeyen Kuzey İtalya derebeyliğinin diktatörlüğü karşısında iflas bayrağını çekecekti. 1995’te kulübün yaşadığı derin ekonomik krizden biraz olsun kurtulması için Parma’ya transfer olduğunda, 58 kez Napoli forması giymiş, 2 de gole imza atmıştı. ![]() Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 1995-2002 yılları arasında Parma formasını giyen Cannavaro, daha sonra Inter ve Juventus gibi Napoli’yi İtalya’dan saymayan zengin kuzey takımlarının formasını giyse de hayatı boyunca hep Napolili olarak kalacaktı. İtalya’da “İtalya Güzeli” lakabını aldığında hatta en seksi 10 erkekten birisi seçildiğinde bile Daniela’ya sadık kaldı ve üç çocuk babası olarak Napolice bir yaşam tarzı sürdü. İtalya formasıyla 1996’da bir kez daha 21 yaş altı Avrupa Şampiyonası’nda şampiyon olurken aynı yaz Atlanta Olimpiyatları’nda da milli formayı giydi. Bu arada Parma’da Fransız Lilian Thuram ile o zamanların en harika savunma tandemini oluşturacak, 1997’de tarihinde ilk kez Serie A’yı ikinci sırada tamamlama başarısını gösteren takımının en büyük kozu olacaktı. Carlo Ancelotti yönetimindeki Parma o sezonu şampiyon olan Juventus’un sadece 1 puan gerisinde tamamlamış ve Avrupa’nın en güçlü takımlarından birine dönüşmüştü. 1998-99 sezonunda Veron’lu, Crespo’lu Parma bu kez hem UEFA hem de İtalya Kupası’nı müzesine götürürken, artık takım kaptanlığına terfi eden Fabio Cannavaro, İtalya’nın en iyi savunma oyuncusuna verilen Albo d’oro Oscar ödülüne layık görüldü. Bu arada 1998 Dünya Kupası’ndan itibaren İtalya Milli Takımı’nın da değişilmez oyuncusu olacak ve Nesta ile beraber on yıl boyunca herkesin imrenerek bakacağı bir savunma tandemi geliştirecekti. 1998 Dünya Kupası’nda çeyrek finalde İtalya’yı penaltılarla eleyerek Cannavaro’nun kalbini kıran Thuram’ın Fransa’sı, 2000 yazında bir kez daha İtalya’yı, bu kez Avrupa Şampiyonası’nın finalinde dize getirdiğinde tüm dünya normal olarak Fransa’nın multietnik takımını yere göğe sığdıramadı. Ama en başta Zidane’ın merkezinde olduğu bu futbol bienali Cannavaro ve Nesta ikilisinin yarattığı mucizevi başarıyı gölgeledi. Turnuvanın büyük bir kısmında hücumda fazlasıyla zorlanan İtalya bu muhteşem ikilinin jeneriklik Çanakkale Geçilmez’leri sayesinde yarı finale kadar gelmiş, yarı finalde de maçın büyük kısmını 10 kişi oynamalarına rağmen o zamanlar Avrupa’nın en kudretli hücum gücüne sahip Hollanda’ya Cannavaro liderliğinde 120 dakika geçit vermemişti. Ama her zaman savunmacıların makus kaderinde olduğu gibi final maçının son anında muhteşem ikilinin bir anda gözünden kaçan Wiltord kahramanlığa terfi etmiş, Nesta ve Cannavaro’nun o ana kadar canlarını dişlerine takarak yaptıkları kumdan kaleler bir anda yerle bir olmuştu. 2002 Dünya Kupası ise Cannavaro için daha büyük bir hayalkırıklığı oldu. Nesta’nın sakatlanması sonucu savunmanın ortasında solbekten devşirme Maldini ile beraber takımını ayakta tutmaya çalışacak ama hem forvet oyuncularının bekleneni verememesi, hem de Güney Kore maçında yan hakemin evsahibi ekibin 12. oyuncusu gibi davranması sonucu İtalya erkenden evine dönmek zorunda kaldı. O yaz, son iki sezondur kardeşi Paolo’nun da savunmada kendisiyle beraber oynamaya başladığı Parma’dan ayrıldığında yeni takımı Inter Cannavaro’nun bonservisi için tam 23 Milyon Euro ödedi. Inter’in 2002-03 sezonunda Şampiyonlar Ligi yarı finaline kadar çıkmasında hayati bir rol oynayan “İtalyan Güzeli” ikinci sezonunda şanssız bir sakatlık geçirdi. Ama Euro 2004’e kadar kendisini hazırladı. O sezon Inter’in maçlarının birçoğunda sakatlığı yüzünden forma giyememesine rağmen, milli takımda oynaması taraftarlar ve yönetimle arasını açtı. Daha sonra turnuvanın bitiminde Juventus’a transfer olduğunda iki sezon üst üste özlediği şampiyonluğu yaşayacak ama ayyuka çıkan şike skandalları yüzünden bu şampiyonluklar Juventus’tan alınarak Inter’e verilecekti. Bu süreçte İtalya kaptanı olarak yaptığı açıklamalar ve Inter’in şampiyonlukları hak etmediğini bunu da oyuncularının gayet iyi bildiğini söylemesi dünya futbolunun gündemine bomba gibi düşen skandalın artçı şoklarından birisi oldu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Tüm bu negatif atmosfere rağmen Zidane’dan sonra turnuvanın en iyi ikinci oyuncusu seçildiği 2006 Dünya Kupası’nı üstünde Daniela ve üç çocuğunun isimlerinin yazdığı dövmeli kollarıyla havaya kaldırıp “Hiç düşlemediğim bir rüya görüyorum. Bunu hayal bile etmeye cesaret edemezdim” dediğinde içindeki hiç ölmeyen Napolili yine kendini gösterecek, bir zamanlar beraber büyüdüğü arkadaşlarının birçoğunun İtalya’nın uçsuz bucaksız varoşunun lanetli kaderinde hayatlarını kaybettiğini, bir kısmının da ya hapishanede ya da uyuşturucu tedavisi için hastanelerde süründüğünü açıklayacaktı. Kupayı kaldırır kaldırmaz önce bir başka Napoli futbol efsanesi Ferrara’nın oturduğu tribüne doğru koştu sonra da Napolili eski dostlarına selam yolladı. Kısa bir süre sonra dünyanın en zengin takımı Real Madrid’in yolunu tutsa da kalbinde yine Napoli sokakları vardı: “Günümüz futbolunun en önemli sorunu yeteri kadar esnek ve doğal olmaması. Şimdiki çocuklar lüks içinde çok steril ortamlarda futbolu öğreniyorlar, sonra da büyüdüklerinde futbolun gerçeklerine adapte olmakta güçlük çekiyorlar. Halbuki ben Napoli’nin arka sokaklarında dar alanlarda, kuru kalabalığın keşmekeşinde Fabio Cannavaro oldum. O sokaklar beni güçlendirdi, ayakta kalmak için en büyük silahım olan aklımı kullanmayı öğretti. Şimdilerde her şey fazla steril, bu da uzun vadede futbolun ölümüne sebep olacak” ![]() |
|
|
|
|
|
#93 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Michael Laudrup
![]() Bu dünyada, hatta sanal menejerlik oyunları dünyasında bile Barcelona’dan Real Madrid’e geçip Figo gibi kafasına kesik domuz başı atılmayan, hatta aksine sahaya ayak bastığı an her iki kanlı bıçaklı takımın taraftarları tarafından ayakta alkışlanan tek insandır Michael Laudrup... Sadece bu olay bile onu futbolun kutsal kitabının en saygıdeğer azizlerinden biri olarak anılmasına yeter de artar... Futbol, meşin yuvarlakla değil en narin elmaslarla bile oynansa Laudrup yine Laudrup olur, Real Madrid efsanesi Valdano’nun dediği gibi “her an her yerde” olan gözleriyle gelmiş geçmiş en güzel pasların altında yine onun imzası olurdu. Kas ve fizik kondisyonun egemenliğinde geçen 80’li ve 90’lı yıllar futbol dünyasında başlı başına bir elması andıran o sağ ayak içi, şimdilerde 30’larında olan her futbol dilencisinin hayatı boyunca şükranla anacağı o anların başrolündedir. Öylesine elegan, şık ve cennetsi bir ayak içidir ki o en son teknolojinin bizlere sunmaya çalıştığı yapay cennetlerde, tüm PC ve PS futbol oyunlarında 32 tuşa aynı anda bassak bile o elegansın, o zerafetin yanından dahi geçemeyiz. Tam üç kuşaklık efsanevi bir futbol ailesinin en efsanevi ismi olan Michael Laudrup bir başka Laudrup fenomeni Brian Laudrup’un abisi, şu anda Danimarka gençler milli takımının en büyük yıldız adayları Mads ve Andreas Laudrup’ların babası, Danimarka futbolunun en efsanevi futbolcu ve antrenörlerinden Finn Laudrup’un oğlu Michael Laudrup... Babasına göre “hayatındaki en büyük sanat eseri”, kardeşine göre yürümeye başladığı andan itibaren beraber oynamaktan en çok zevk aldığı futbolcu, oğullarına göre “en büyük ilham kaynağı”... ![]() Danimarka’da güneşin ender parladığı ve o güzel yüzünü gösterdiği bir avuç günden birinde 15 Haziran 1964’te dünyaya gelmiş bu hiç batmayacak pırıl pırıl futbol güneşi... Daha 4 yaşındayken o kadar güzel bir yüzü varmış ki Danimarka’dan çıkan en büyük futbolcu olmasa çok rahat gelmiş geçmiş en yakışıklı erkek aktör olabilirmiş Michael Laudrup. Futbol kariyeri boyunca o güneş gibi yüze gelen reklam tekliflerinin yarısını bile kabul etse bugün Danimarka’nın yarısı onun olurdu büyük ihtimalle. Ama o zaman tenezzül etmediği gibi şimdi de tenezzül etmezdi. Çünkü onun için dünya sadece meşin yuvarlağından içinden ibaretti. Benim gibi birçok futbol dilencisinin gözleri ilk kez o sağ ayak kılığına bürünmüş elmasın ihtişamı ile Euro 1984’te parladı. Piontek yönetimindeki Danimarka, Avrupa’da Hollanda’dan sonraki en büyük futbol devrimini başlattığında 20 yaşındaki güneş yüzlü çocuk, devrimin Robespierre’iydi. Elkjaer Larsen, Lerby gibi usta yıldızlardan oluşan Cruyff’lu Hollanda’nın 1974 takımından beri en zarif futbolu oynayan Danimarka’da tüm toplar onun ayağında toplanır, tüm takım hep beraber hücuma geçer ve Laudrup’un her biri başlı başına bir Manet tablosu olan paslarıyla rakip sahasına hapsedilirdi. O takım o yaz, tabii ki şampiyon olamadı çünkü İtalyan ekolünün “ne kadar az hücum o kadar çok futbol” mantalitesizliğinin hükümranlığındaki yıllarda Piontek’in Danimarka’sı fazla güzeldi. Fransa’daki Fransa’nın şampiyon olduğu kupada Platini, Giresse, Mattheus gibi virtüözlerin varlığına rağmen o yaz herkes o güneş yüzlü çocuğu ve elmas gibi sağ ayak içini konuştu. Danimarka yarı finalde elenmiş ama biz iflah olmaz futbol dilencilerinin kalbinin en zarif köşesine adını yazdırmıştı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Henüz 9 yaşındayken babası Finn’in de küçükken formasını giydiği Vanlose takımından futbola başlayan Laudrup, babası 1973’te Brondby takımının başına futbolcu/menejer olarak geçtiğinde babasını izledi. 1973-76 yılları arasında henüz yıldız ve genç takımlarda oynarken Brondby’nin büyükler takımının yıldızları kadar ünlüydü Laudrup. Bazıları Beckenbauer’e, bazıları Cruyff’a benzetiyorlardı. Ama aslında daha o yıllarda eşi benzeri olmayan bir stil, başlı başın ayeni bir mevki doğuyordu; Laudrup ileri uçta cezaalanına hapsedilemeyecek kadar sahanın her yerinde etkili, orta sahadaki keşmekeş fizik mücadelelerinin ortasına atılamayacak kadar zarifti. 1976’da küçük kardeş Brian Brondby’de kalırken Michael babası ile beraber o yıllarda Danimarka 1. Lig’ine damgasını vuran KB takımının yolunu tutmuş ve ilk profesyonel sözleşmesini imzalamıştı. Zaten geceleri erken yatıyor, sabahları erken kalkıyordu ama artık babasının çalıştırdığı takımda oynamanın sorumluluğu altında ezilmemek için futbol topuna daha bir dört elle sarılıyor, babası bile antrenman tesisini terk ettiğinde o hala tek başına da olsa çalışmaya devam ediyordu. Babası özellikle, oğlunu kayırmıyor, kendisini arayan Danimarka 19 yaşaltı takımı antrenörüne “Bence Danimarka’nın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu ama tabii benim oğlum o… Sen gel seyret bir… Sen karar ver” dediğinde aslında karar çoktan verilmişti: İlk defa 1981 Şubat’ında giyilen milli forma futbolu bırakana kadar asla o sırttan çıkmayacak ve o forma asla kimseye –kardeşi Brian’a bile- ona yakıştığı kadar yakışmayacaktı… 19 ve 21 yaş altı milli takımı formasıyla çıktığı 25 maçta 14 gol atan ve 14 asist yapan bu güneş yüzlü çocuk, kısa zamanda babasına layık olma sorumluluğunun altında daha 20’li yaşlara gelmeden tecrübeli yıldızların klasına ulaşmıştı bile. ![]() O sezon, 1982’de baba oğul yeniden Brondby’ye döndü… Baba Finn’in faal futbolcu olarak son sezonuydu ve o sezon Brondby uzun süre sonra 1. Lig’e geri dönerken Finn Laudrup Tanrı, Michael ise İsa’ydı Danimarka’nın en fanatik ve bir o kadar da sadık taraftarlarının gözünde… Tanrı, sahanın içinden ayrılmış, yerini tamamen İsa’ya bırakmıştı… 1. Lig’deki ilk sezonun ilk maçında Michael babasının bıraktığı boşluğu doldurmak için iki kişilik oynarken, sahanın tartışmasız tanrısıydı: Maçı 7-1 kazanmışlar, Michael 2 gol atarken geri kalan 5 golün de asistini yapmıştı. Bu kez Danimarka A Milli Takımı antrenörleri baba Finn’i aramaya gerek bile duymadılar çünkü onlar da aynı şeyi hatta daha da fazlasını düşünüyorlardı: 15 Haziran 1982’de daha 18 yaşındayken A milli olan Michael Laudrup, Danimarka’nın o zamana kadarki en büyük futbol efsanelerinden Harald Nielsen’den sonra en genç milli olan futbolcu oluyordu. Ama Harald Nielsen’den çok önemli bir farkı vardı: Daha ilk maçında takımın beyni, ruhu, gözleri her şeyi Michael’dı… uzun bir zaman da böyle devam edecekti ta ki küçük kardeş Brian büyüyüp o da milli takımda oynamaya başlayıncaya kadar… 1982 yılında orta sahanın ortasına oynamasına rğamen ligin en golcü 3. ismi olurken, açık ara farkla yılın futbolcusu seçilmiş, 1983 yılında Juventus’a satılırken o zamana kadar bir Danimarkalı futbolcuya ödenen en büyük bonservis ücreti ödenmişti. O zamanlar İtalya’da sadece 2 yabancı oyuncu oynatılmasına izin verildiği için ve Juventus’un 2 yabancısı Laudrup’tan önce Avrupa’nın en büyük 2 yıldızı Boniek ve Platini olduğu için ilk sezonunda mecburen Lazio’ya kiralanmıştı. Lazio formasıyla sahaya çıktığı ilk maç Laudrup-Lazio ilişkisinin en güzel özeti ve olacakların alameti farikasıydı: Laurdup yanına verilen 9 futbolcu kılığındaki “kasap” ve bir kaleci ile Verona’ya 4-2 yenilirken 2 golü atmış ve tüm maç neden geriye kalan 9 oyuncudan hiçbirinin hücuma kalkışmadıklarını düşünmüştü kara kara… 2. sezonunda da aynı tas aynı hamamdı: Kümede kalma mücadelesi verirken o zamanlar İtalya Milli Takımı’nın kilit sistem(sizliğ)i ile 10 kişi kapanan Lazio, tüm topları Michael’a atıyor ve ondan mucizeler yaratmasını bekliyordu. Mucizeler yaratılıyordu ne de olsa babasından sonra o Danimarka futbolunun İsa’sıydı ama o İsa gibi kurtarıcılığı değil evlerinin arka bahçesinde babası ve Brian’la oynadığı gibi kolektif futbolu yani gerçek futbolu seviyordu. Gol atmaktan çok gol attırmak onun yaşama sebeplerinden biriydi ama o Lazio takımında kime pas atabilirdi ki? Attığı tüm paslar hemen hemen tüm bir 90 dakika boyunca duvar pası şeklinde kendisine geri dönüyordu. Laudrup bazen ağlamaklı bazen daha 19 yaşında olmasına rağmen 35’lik yıldızlar gibi halsiz, elinden geleni yapıyor, Boniek ve Platini’den sonra sırasını beklerken en çok da gerçek futbol oynamayı özlüyordu. Belki de o Lazio yıllarının gönlünde doğurduğu o tarifsiz futbol özlemi, 1984’te turnuvanın “kazanan” yıldızı Platini’yi bile gölgeleyecekti Euro 84’te… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Euro 84’te Laudrup, sadece o güne kadarki en büyük Danimarkalı futbolcu değil, sanki Zico’lu, Socrates’li Brezilya takımından devşirilmiş gelmiş geçmiş en büyük futbol sanatçılarından biriydi. Soren Lerby bile “Evet, koşmuyor hiç ama o ayak içi bende olsa ben de koşmazdım, ben o ayak içi bende olmadığı için bu kadar koşuyorum”diyordu. Artık herkes Michael artık Juve forması giyer derken, o yine boynu bükük bir şekilde Lazio’ya geri dönüyordu. Ama bu kez Juve yöneticileri söz vermişlerdi: “Bu Boniek’in son sezonu, sonra sıra sana geliyor, bir sezon daha kendini geliştir!” O sezon 1985’te Lazio, çekirge misali bir kez daha sıçrayamayacak ve nihayet küme düşecekti. Laudrup’lu bir takım küme düşmüştü, artık Michael Laudrup haricindeki oyuncuların ne kadar kötü olduklarını siz düşünün! Nihayet, kabus bitmiş, güneş yeniden doğmuştu ama ne doğuş… Bir daha asla batmadı o sağ ayak içinin meşin yuvarlağa değdiği an parlayan elmas, binlerce güneşten bile daha parlak daha ihtişamlıydı… Önce Juve forması ile şampiyon olundu, sonra kıtalararası kupa kazanıldı. Ama bütün bunlar o kadar da önemli değildi. Meksika’daki Dünya Kupası’nda yine o kırmızı Viking formasını giymiş, tüm elegansı, tüm ihtişamı ile o Aztekler’den kalma tapınaklardan bozma Meksika statlarını yeni bir futbol tapınağına dönüştürmek üzereydi. Danimarka, Francescoli Uruguay’ı 6-1’le darmadağan ederken, bizler televizyonlarımızın başında böyle bir futbol nasıl oynanır diye kendi kendimize soruyor, hiçbir cevap alamıyorduk. O maçta Michael’ın ayağından tam 88 pas çıkmış ve 87’si tam isabet yerini bulurken, onun yönetiminde en tekniği kısıtlı oyuncular bile bir anda Brezilyalı futbol tanrılarına dönüşüyorlardı. Socrates bile Sezar’ın hakkı Sezar’a diyordu: “Bizi mutlak favori olarak gösteriyorlar ama bir de Laudrup bizde olsaydı, gelmiş geçmiş en büyük takım olurduk herhalde…” Eğer Maradona önce “Tanrı’nın eli” sonra da herkesi ipe dizerek o solo golü atmasaydı, bugün Laudrup’un sadece bir kişi az geçerek Uruguay’a attığı gol gelmiş geçmiş en güzel gol olarak futbolun kutsal kitabına geçecekti. Ama buna da şükürdü, biz o golü televizyonda da olsa canlı izlemiştik. ![]() Tabii ki Danimarka Dünya Kupası’nı kazanamadı ama bunun da hiçbir önemi yoktu, Danimarka’nın yarı finale bile gelemeden elenmesinin tek üzücü yanı, Laudrup’u seyredememekti tabii ki… Daha da üzücü olan Laudrup’un İtalya Ligi’ne geri dönmesiydi. Aslında sorun Lazio’da değil, İtalyan Ligi’nin mantalitesindeydi: O sezon başta Platini ve Laudrup olmak üzere birkaç göz zevkimize hitap eden yıldız ağır tekme ve kontrolsüz müdahalelerin sonucunda ağır sakatlıklar geçirecek o sezon onlardan mahrum kalacaktık. 1987’de ise Platini kronik sakatlıklar sonucu emekli olacak, tüm yük Laudrup’un omuzlarına binecekti. Liverpool’dan Rush alınmıştı Platini’nin yerine… Zaten 30 maçın tamamında oynayıp hiç gol atamayan ve tüm sezon 86 Dünya Kupası’nın aksine sürekli somurtan Laudrup’a da en iyi Rush anlayacaktı: “9 kişi geriye yığılmış, bize kamikaze toplar şişiriyorlardı. Üzülüyordum, ben topu indirsem bile Laudrup’un klasında bir oyuncu ile yan yana oynarken 2 kişi 7 kişiye hücum yapmak zorundaydık. Tabii ki olmadı, ben evime Liverpool’a geri döndüm, keşke Laudrup da benle gelseydi… En azından antrenmanlar da bile onunla oynamak Dalglish ile oynamaktan sonra hayatımda başıma gelen en güzel şeydi. Daha önce küme düşen Laudrup bu kez kovulmaktan beter edildi. Üstelik de en büyük günah keçiliğine terfi ettirilmişti bizimkiler kadar sığ ve futboldan bihaber tabloid İtalyan basını tarafından: “Ruhsuz, hiç koşmuyor, sarı kart bile görmedi… Saçı bile bozulmadan maçı tamamlıyor, Juve’de oynamak herkese nasip olmaz…”Hepsi de fena halde yanıldılar… Ama biz gerçek futbol aşıkları, platonikleri, sapkınları, dilencileri adımız gibi biliyorduk… Kabus bitmiş, güneş bu kez öyle bir doğmuştu ki bir daha hiç batmayacaktı… Önce Euro 88’de liğme liğme dökülen Danimarka’nın tek ayakta kalan, tek başına resitaller veren ama tabii ki yetmeyen elmasıydı o. Danimarka sadece 2 gol atmış, tabii ki ikisi de Michael’dan gelmişti. Ama her şey bir yana, Romeo ile Julyet’ten beri en güzel, en büyük, en tutklu aşka nikah kesilmişti: Laudrup, artık Barcelona’ya geçmişti. Socrates’e nazire yapmak lazım, o en güzel futbol rüyalarından bile daha rüya takımda bir tek Socrates eksikti! Patronu bu kez, 9 kişiyi geriye yığan ve başkana yamanmak için futbolu her gün biraz daha katleden bir memur değil, gelmiş geçmiş en büyük futbol Tanrıları’ndan Johann Cruyff’tu… Cruyff’un ilk ve son sözü şuydu Laudrup’a: “Bana taktik verilmedi hiç, sana hiç verilmez… Sen sahada bensin, ben de bütün takımım”1991, 1992, 1993, 1994… Tam 4 yıl üst üste gelmiş geçmiş en güzel futbol filmini izledik… İnanın şu andaki Messi’li, Ronaldinho’lu kadronun bile esamesi okunmaz o Barça’nın yanında… La Liga’yı yayınlayan kurum, her Barça maçına Pazar ayinini hazırlayan rahipler gibi hazırlanıyor, maçlarda yaşanan anları anlatabilecek kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. O takımı anlatmak için yeni biz sözlük oluştursak yine az kalır. Radyodan anlatılan bir maçtan örnek verelim: “Sayın dinleyiciler size ne diyebilir ki daha fazla? Pası Laudrup verdi, golü Stoichkov attı!”Bu gelmiş geçmiş en güzel futbol filminin, masalının, efsanesinin başrolünde O vardı… Yüzü yine güneş gibi gülüyor, sahanın her yerindeki gözleriyle dokunduğu yere mucizeler saçan peygamberler gibi dokunduğu her topu başlı başına bir Miro, Picasso tablosuna dönüştürüyor, o ressamlarla beraber Barcelona sanat tarihinin en büyük cildinin en güzel sayfalarına adını yazdırıyordu. 1992’de Şampiyonlar Ligi kazanılmış, Laudrup o 4 cennet yılının 2’sinde yılın oyuncusu seçilmiş, özel bir Laudrup tribünü kurulmuştu. Real Madrid’liler bile stada gelmeseler de televizyonlarının başında asla seyretmedikleri can düşmanlarının maçlarını seyrediyorlardı sadece O’nu görebilmek için. Sonra birden olmayacak şey oldu… Romario gelince 3 yabancı kontenjanında Laudrup bile Koeman-Romario-Stoichkov 3’lüsüyle beraber zaman zaman yedek soyunduruldu. Cruyff 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nde Laudrup’u seçmeyerek hayatının hatasını yaptı. Öylesine büyük bir hataydı ki finali Milan’a 4-0 kaybettiler, önce Laudrup’u Real Madrid’e kaptırdılar sonra da rüya tamamen bitti. 4 sene üst üste şampiyonluğun en büyük mimarı, bu kez rüyayı bitiren adam olacaktı. Barça o sezon Real’in çok gerisinde kalırken Laudrup La Liga’da bu kez Real forması ile olsa da en 5. kez üst üste şampiyon olacaktı. Nou Camp’a eski bir Barça’lı üstelik yeni bir Real’li olarak çıkıp ayakta alkışlanan ilk ve tek oyuncu olmak tüm kupalardan, hayattaki her şeyden daha da efsanevi bir fenomendi. Real Madrid tarihinin gelmiş geçmiş en iyi 12. oyuncusu seçilirken Barça’lı taraftarlar için Cruyff’tan sonra başlarına gelen en güzel şeydi Ronaldinho’ya kadar… Bu arada Cruyff’la ters düşerken 1992’de de Danimarka antrenörü ile ters düşecek ve kardeşi Brian’ın ldierliğinde son anda kupaya ambargo kurbanı olan Yugoslavya’nın yerine katılarak kimsenin beklemediği şekilde şampiyon olan Danimarka’nın kazandığı tek kupayı televizyondan seyredecekti. Kader işte… Real’dan sonra önce Japonya’ya oradan da efsanenin son sayfasını yazmak üzere Ajax’a giderken nihayet kardeşi ile beraber barıştığı Danimarka Milli Takımı’na dönecekti son bir kez. Euro 96’da 2 Laudrup fazla lükse gelmişti Danimarka’ya. İyilerdi ama Laudrup’lar kadar da iyi değillerdi. Yine de Michael belki de babası ve kardeşi Brian’a borçluydu. O yüzden jübilesini milli forma ile Fransa 98’de yaptı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Başlı başına harika bir filmdi, o iki kardeşi, o iki Tanrı’yı aynı takımda izlemek… Aslında Sand’lı, Gravesen’li takımın kalan oyuncuları da fena değildi. 2. turda Nijerya bozguna uğrarken biz sadece oturup izlemiştik. O maç Laudrup efsanesinin özetiydi. Sırtı dönük bile atıldığında yerini bulan paslar, her iki ayağın içinden çıkan güneş gibi parlayan elmaslar, futbolun icat edildiğine binlerce kez bizi şükrettiren o Laudrup’ların top ayaklarına geldiği her an… Sand oyuna girmiş, girer girmez tabii ki Michael’ın orta saha ders kitaplarında başlı başına bir bölüm olması gereken pasıyla Dünya Kupası tarihinin yedek oyuncular tarafından atılmış en hızlı golü atılmıştı. Ama asıl o son jübile maçı, Brezilya ile oynanan çeyrek final maçı bir futbol maçının bile çok ötesindeydi. 4-3’lük futbol bienalinde, Rivaldo’ların, Ronaldo’ların yanında en az onlar kadar Brezilyalı’ydı iki Laudrup da… Tabii ki Michael zaman zaman Rivaldo’dan bile daha Brezilyalı’ydı… Daha güzel bir maç izledim mi? Evet, bir kez rüyamda Laudrup, Beşiktaş’ta oynuyordu… Ölürken, insanın gözünün önünden geçermiş ya ömrünün tüm anları, biz futbol dilencilerinin ölüm döşeğinde onun aziz adını anacağız… Tanpınar’ın bir hikayesinde o Arabistan’dan gelen kutsal suyun adını anan kadıncağız gibi… Laudrup, Laudrup, Laudrup… Öylesine şanslı hissediyorum ki kendimi bazen… Ben Laudrup’u seyrettim, daha ne olsun, gerisi sadece ayrıntı… |
|
|
|
|
|
#94 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Marcel Desailly
“Hava döner kalpten eser, saplanır bulutlara, çünkü hayallerin kadar varsın bu zalim dünyada…”Fena şarkı sözü değil, ne dersiniz? Dinar Bandosu'nun ilk albümü "Saykodelikdeşik"te de yer alan bu sözleri efsanevi Fatsa belediye Başkanı Terzi Fikri’ye yazmıştım zamanında. Bizzat, hapishanedeki işkence günlerinde kendisini Afrikalı bir genç olarak hayal edip, futbol topunun peşinde kayıp hayallerine doğru nefes nefese koşan ve sonunda nefes darlığından ölen Fikri Sönmez’e… Terzi Fikri’ye yazmamış olsa herhalde Marcel Desailly’ye yazardım bu sözleri… 15 yılda, insan hayatının tümüyle karşılaştırınca bir kelebeğin hayatı kadar kısa bir zaman diliminde bir futbolcunun yaşayabileceği –ve hayalini kurabileceği- tüm şampiyonlukları yaşamış ender oyunculardan birine… Gana’da, tenleri de kaderleri kadar kapkara Afrika’da milyonlarca gencecik insanın kurduğu rengarenk hayalleri gerçek hayatına dönüştürmüş yetim bir çocuğa… 2002 yılında Türkçe’ye çevrilen “Kaptan” adlı biyografisinde köklerinin bulanık sularında kaybolan ama sonunda kendini bulan, saha içindeki kişiliği ile saha dışındaki yaşamı bir bozuk paranın iki yüzü gibi olan Marcel’in yetimlikten, aynı takımda oynadığı herkesin “babalı”ğına dönüşümü futbol edebiyatının yüz akı bir eser: “Başka bir yaşamda adım Odenkey olabilirdi. Fransız olmayabilirdim ama şimdi ben mavi formalıların kaptanı, kolumda kaptanlık bandı, kalbimin üzerinde bir horoz.. Sanki Gana’da değil de Nice’te doğmuşum gibi…” ![]() Zenginliğin su gibi saktığı, kimsenin çalışmadığı ama herkesin para saçtığı Nice’te değil, Nice’in tam tersi Gana’nın Akra’sında dünyaya gelir. 7 Eylül 1968 sabahı, Fransa’nın kendini aradığı o 10 sene gibi süren 68 yılında beyaz bir adamın zenci bir bebeği, Fransa için bir Afrikalı doğar. Adı klasik bir Fransız ismi, Türk isimlerinde Mustafa ya da Mehmet’e karşılık gelebilecek Marcel olur. Zaten nüfus cüzdanına göre babası da annesinin babası olacak yaşta beyaz bir Fransız’dır. Uzun zaman da babası olarak bu emekli diplomat Mösyö’yü bilir Marcel. Halbuki asıl babası, aşkın tadı kaçtığında annesini karnında küçük Marcel ve diğer kardeşleriyle yalnız bırakan siyahi bir Afrikalı’dır. Ruhu melez olsa da bedeni kapkaradır Marcel’in… Ama Mösyö Desailly, Ganalı’dan çok Ganalı, Fransız’dan çok Fransız’dır tıpkı gerçek babasından çok daha fazla baba olduğu gibi: Hemen Nantes’a taşınılır, Akra her türlü sosyo-ekonomik çalkantı ile bulanmış, insanların büyük çoğunluğunun insanlık dışı şartlarda çoğu zaman yokluktan öldüğü, sadece kaçılabilinecek bir yerdir. Evde daha çok Ganaca ve İngilizce konuşulsa da Fransızlar’dan daha çok Fransız olunur: Marcel Desailly, şöyle özetler o günleri: “Biz de diğerleri gibi sanki buzdan kulübelerinde yaşayan Eskimolar gibi sokağa mümkün olduğunca az çıkar, hemen evlerimize dönerdik”Fransa’da Fransız gibi yaşasa da Desailly ailesi kökleri gibi Afrikalı’dır: Marcel’in annesi ile arasındaki yaş farkının yanı sıra, emeklilik döneminde diplomatlık dönemine göre çektiği yoksunluk Mösyö’yü derin bir çöküntünün içine sokar. Ama kendisini hiç düşünmez, varsa yoksa çocuklar düşünülür. Siyah anne, emekli bir diplomatın eşidir ama herhalde o sıralarda dünyada başkalarının evlerine gündeliğe giden tek emekli diplomat eşidir. Ama çocukların diğer çocuklardan ten renkleri hariç hiçbir farkı yoktur: Bretagne kıyılarına gidilir, denize girilir, istakoz yenir, okula gidilir. Mösyö her ne kadar daha fazlasını yapamadığı için her geçen gün biraz daha kendini yiyip bitirse de başta küçük Marcel olmak üzere çocuklardan hepsinin keyifleri yerindedir. Ama Mösyö eldeki avuçtaki bitince, onların daha zor duruma düşmesinden korktuğu için her ne kadar fazla hazzetmese de büyük kardeş Seth ve küçük kardeş Marcel’in futbol okuluna yazılmalarına razı olur. ![]() Marcel’in ilk antrenörü kolejden resim hocası Mösyö Ridel’dir. İçindeki çocuk hiç büyümeyen ve her özgür olduğunda topun peşinden kendisi ile beraber öğrencilerini de sürükleyen Mösyö Ridel sayesinde Marcel bir top delisi olur çıkar: Procé Park adlı hentbol sahasında maçın skoru tutulmadan yorgunluktan bayılıncaya kadar hiç durmadan oynanır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Ama FC Nantes okulu adı üstünde bir “okul”dur ve asla Procé Park’ta oynanan oyunla aynı şey değildir: Kurallar, koşu idmanları, kültür-fizik… Marcel orayı da sever ama futbol tek aşkı değildir daha… Aklında hala tenis vardır. Belki de tenis hocası fazla sert birisi olmasa bugün Marcel Desailly ismi Boris Becker’lerin, Ivan Lendl’ların yanında olurdu, kim bilir? Yine de hayatta örnek aldığı kişi, rol modeli abisi Seth gibi olmak ister Marcel. Nantes’ın hatta 1. ligin en önemli yıldızlarından Seth Adonkor, kendisinden 8 yaş büyük yarım kardeşi… Seth için Marcel biraz da annesinin son “vukuat”ından sonunda onun başına kalan bir derttir. Son model arabasında, son model mankenlerle takılmak yerine ufaklığı çalıştırmak zorunda olması başlı başına bir can sıkıntısıdır. Onun gibi saçlarını Bob Marley modeli yapar ama Marcel daha o yaşlarda hava toplarının tek hakimi bir savunmacı olduğundan her vuruşta saçları bozulur. Belki de o gün Seth olamayacağını daha iyi anlar Marcel. Ertesi gün Seth, Fransa’nın en büyük yıldızı Platini’ye sahayı dar eder, tüm stat “Adonkor, Adonkor, Adonkor” diye inlerken Marcel ayağa kalkıp “O benim kardeşim” diye haykırmak ister. Ama soyadları bile farklıdır zaten, haykırsa da kimse inanmaz zaten. Yolları da soyadları gibi apayrıdır. Seth, yıldızların şov maçına götürmez ufaklığı, ufaklık bagaja saklanır; bagajdan Marcel çıkınca Seth tokadı basar… Önce top toplayıcılık, sonra altyapıda sürekli yükselme… Seth’in dünyası, her şeye rağmen Marcel’i daha da fazla futbola iter. Sonunda kolejde “Ne olmak istiyorsunuz?” anketinde “Ya futbolcu ya da pastacı” yazar. Baba Mösyö Desailly ise oğlu yükseldikçe futbolcu olmasını daha da az ister. Ama artık ok yaydan çıkmıştır. ![]() Ama her şey o kadar da güzel değildir. Önce Mösyö rahmetli olur. Daha 14 yaşındayken hastane bekçisi Marcel’e “Mösyö Desailly” diye hitap eder. Dünyada kalan son “Mösyö Desailly” de ondan başkası değildir. Birkaç hafta hastanenin önünde bisikletiyle geçip binanın bacasından tüten dumanları seyredip “İşte orada, gökyüzüne uçuyor” der kendi kendine… Daha da kötüsü, alkol ve aşırı hızın birbirine karıştığı “yıldızlar”a yaraşan bir kaza da Seth’i de kaybeder. Ne Nantes kulübü, ne Seth’in en yakın arkadaşı olarak gözüken siyahi Afrikalılar, kimse yardım bile etmez anne ve kardeşe. O gece Seth’in ölümünü Afrika usulü eğlenceli bir şekilde “kutlayan” Afrikalılar’dan da, oraya gelme bile zahmetine katlanmayan Seth’in takım arkadaşlarından da tiksinir küçük Marcel: “Bu mu harika futbol dünyası Seth?” diye haykırır. Ve sanki bir gecede 10 yaş birden büyür. Bu iki ani ölümle, film hızlanır. İlk profesyonel maçında, Dünya Kupası’ndan dönen Jean Tigana’ya öyle bir müdahale yapar ki Tigana döner ve “Tamam çocuk, çok iyisin ama ben de Tigana’yım, biraz yavaş” diye bağırır. “Çocuk” sanılandan da iyidir. Havadan asla geçit vermez, fiziğine rağmen yerden hızlı, kendinden fazlasıyla emindir; sadece savunmacı değil, pasları gayet düzgün, topu fazla ayağında tutmadan oyunu okuduğu gibi kurabilen hem orta saha hem de savunmacı olarak meşhur Nantes akademisinin en verimli meyvalarından birisi… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 18 yaşında 18 bin Frank maaş, “Petrol kralıydım” der daha sonra olacaklardan habersiz… Procé Park’ın orada bir daire alır, annesi sadece kendi evinde gündelik yapar, tüm kardeşleri de eline bakar… Ama Marcel’i motive eden bambaşka bir şeydir: O hem Seth, hem de Mösyö Desailly’nin bir karışımıdır. Yetenekli ama çalışkan, arzulu ama disiplinli… Gana’ya bile gidilir, gerçek baba ile tanışılır ama asla “baba” olarak benimsenmez. Bunca yıl sonra ortaya çıkan “baba”nın tek isteği “oğlu”nun kendisine yardım etmesidir. İstemez ama eder. Bir an önce Fransa’ya dönmelidir. Artık Nantes’ın genç yıldızlığından önce Marsilya’ya oradan da Milli Takım’a terfi edilmiştir. Marcel Desailly’nin Marsilya macerası aslında onun gerçek anlamda “profesyonel futbol” ile tanışmasıdır: Karanlık, entrikacı bir başkan; sürekli değişen teknik direktörler ve her türlü dedikodu… Marsilya söz konusu olunca futbol sadece futbol, başkan da sadece başkan değildir: Maçlardan önce, maçların devre arasında, maçların sonunda, antrenman sahasında sürekli “ora”dadır başkan. Bazen elinde ne idüğü belirsiz haplar (zararsız olduğunu kanıtlamak için tüm oyuncuların önünde kendisi de içer), savrulan tehditler, çoğu zaman oyuncuların parasını ödemek için karısının 16. yüzyıldan kalma tablolarını sattığını anlatan, kalp krizi geçirme taklitleri yapan, kendini yerden yere atan, her şekilde nasıl olursa olsun başarı isteyen garip bir adam. Oyuncuların adını bile bilmez, çoğu zaman onlardan “o şey” diye bahseder. Kendisine karşı gelen herkesi kovar, bitirir… Ona göre hakemler, Paris’teki futbolu yönetenler herkes ama herkes “mazlum” Marsilya’sının karşısındadır. Ne şekilde olursa olsun bir şekilde en büyük başarılar gelir: Fransa şampiyonlukları, 1992’de Şampiyonlar Ligi Finali, 1993’te Milan’a karşı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu… Aslında hepsi de tufandan önceki sessizliktir. Neyse ki Marcel her geçen gün daha da iyi oynar. Öyle ki artık Milan kendisinin peşindedir. 1993’te Marsilya’nın açıkça şike yaptığı ispatlandığı için lig şampiyonlukları sayılmaz ve küme düşürülür. Ama zaten Marcel çoktan en üst kümeye, 90’ların ilk yarsının tartışmasız en büyüğü Milan’a kadar çıkmıştır. Şimdilerde Marsilya başkanı olan o zaman Desailly’nin menejeri Pape Diouf önce Milanlı yöneticilere “Çok teşekkürler bizi bu güzel şehre özel uçağınızla getirdiniz, ağırladınız ancak bu dediğiniz rakama kargalar bile güler. Marcel Desailly bu!” Kargaların güleceği rakam, Marcel’in Marsilya’da aldığının neredeyse 2 katıdır. O an Marcel, Pape Diouf’u öldürmeyi bile düşünür. Ama İtalya’da transferin kapanmasına sadece 20 dakika vardır. Milanlı yöneticiler 5 dakika sonra geri dönerler ve ilk tekliflerinin yaklaşık 2 katı bir ücrete imzalar atılır. Artık Capello’nun has adamı “Marcello”dur o. Önliberoda, Baresi ve Costacurta’nın önünden topu süpürüp Saviçeviç’e aktarmaktır tüm yapacağı. Bununla kalmaz tabii Marcello. 1994 finalinde bu kez Milan formasıyla asrın takımı olarak gösterilen Barcelona’yı 4-1 ile ezip geçtiklerinde sahanın asıl yıldızıdır. 2 yıl üst üste hem de ayrı takımların forması ile Şampiyonlar Ligi şampiyonu olan ilk oyuncu olur. İlerleyen yıllarda işler biraz sarpa sarsa da, Milan Milan’dır, Marcello da Marcello… Şampiyonluklar, Berlusconi ile özel yemekler, Sacchi’nin gelmesi ile asıl yeri olan savunmanın ortasına geri dönüş derken 90’lı yıllarda dünyanın en ünlü savunma oyuncusu olmuştur Marcel Desailly. Ama asıl Desailly efsanesi Fransa forması ile yeniden yazılır. Houllier’li, Cantona’lı, Ginola’lı çalkantılı yıllardan sonra Aimé Jacquet ile yeniden “takım”laşan Fransa’nın belkemiğidir Desailly… Önce 98 Dünya Kupası’nda neredeyse santrforsuz oynayarak kendilerinden çok daha iyi birçok takımı eleyerek Dünya Şampiyonu olunacaktır. Tabii ki Zidane vardır sahada ama Zidane Bordeaux’da da, Juve’de de vardır. Fransa’da ise adeta Marcel ve yakın dostu Deschamps’ın sahadaki futbol kişiliklerinde vücut bulan tam anlamıyla bir takım vardır. Euro 2000’de kral yine Fransa olur. Kısıtlı hücum silahlarına rağmen, 90 dakika tam saha pres yapan, takım haline hücuma kalkıp, takım halinde savunmaya çekilen geminin 2. kaptanı Marcel’dir. Kadim dostu Deschamps Milli Takımı bırakınca 1. kaptanlığa terfi edecektir. Thuram tarafından kırılana kadar 116 maçla en fazla Fransa Milli Takımı’nda oynama rekoru onun olacak, Milli Takımı bıraktıktan sonra ise bıraktığı boşluk asla doldurulamayacaktır. Milan’dan sonra yetmezmiş gibi bir de İngiltere Ligi’nin yolunu tutan “Kaptan”, önce Ada’daki aşırı hızlı futbola alışamaz. Ama 6 ay sonra Chelsea’nin “kayası”na dönüşüverir. Tıpkı “babası” olarak gördüğü Mösyö Desailly gibi bir su gibidir ve girdiği şişenin şeklini alır, bir gün buharlaşıp gökyüzüne karışıp tekrar yağacağı günü bekleyen, sadece hayallerinin peşinde koşan tüm insanlar gibi… İngiltere Ligi’nde sıradan bir takımlıktan büyük takım hüviyetine terfi eden Chelsea’nin bu dönüşüm sürecinde Marcel Desailly’nin oynadığı rol yadsınamaz. Zaten halen Chelsea taraftarlarının kalbinde bambaşka bir yeri vardır. Sadece şimdiki kaptan Terry’yi yetiştirmesi bile Desailly’nin futbola katkısını en güzel özetleyen örneklerden birisidir. Profesyonel futbolcu olarak son yıllarını Katar’da geçiren “Kaptan” bugünlerde kökleri ile hüzünlü hesaplaşmasına kaldığı yerden devam etmeye hazırlanıyor. Çok yakın bir zamanda Gana’nın başına teknik direktör olarak geçecek. Bugüne kadar hiç yanlışı olmadı. Stoichkov kendisine en iğrenç ırkçı hakaretlerde bulunduğunda bile olması gereken bir profesyonel gibi davrandı ve hepimize harika dersler verdi. Profesyonelliği sadece parasını almaktan ibaret zanneden birçok genç Türk futbolcusu için Marcel Desailly çok büyük bir ders niteliğinedir. Gana’da doğan, sonra Fransa’da, İtalya’da, İngiltere’de girdiği şişelerin şeklini alan ama hep kendisi olarak kalan bu futbol seli, en yakın zamanda yine kaldığı yerden yağmaya devam edecektir. Keşke herkes senin gibi olsa Marcel! |
|
|
|
|
|
#95 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Fernando Redondo
![]() Sonradan Barça’ya kaptan olan Luis Enrique dışında bir zamanlar Real Madrid formasını giyen bir oyuncu asla Madrid kralcılarının can düşmanları Barcelona’lılar tarafından bu kadar sevilmedi, sayılmadı. Futbolun yavaş yavaş güzel bir oyun olmaktan çıkıp dünyanın silah ticareti ile birlikte en büyük endüstrisine dönüşmesinin en sancılı sürecinde olacak iş değildi, ama oldu. Eğer Fernando Redondo, La Liga’nın 1991-92 ve 1992-93 sezonlarında ligin son haftasında Tenerife formasıyla Real Madrid’i iki kez yenip şampiyonluğu sol ayağında hayat bulan altın tepside Barcelona’ya hediye etmeseydi de bu kadar sevilir miydi? Sevilirdi çünkü teknik direktörü Valdano ile birlikte Madrid’in kralcılarına tarihlerinin en büyük şoklarını yaşattıktan sonra Real formasını giydiği 6 sezonda Barcelona’ya defalarca kök söktürmesine rağmen bir gün olsun diğer Real’li süper yıldızlar gibi yuhalanmadı, hatta birçok kez Barça’lılar Redondo’yu oyun kuralları dahilinde durduramayıp İtalyanvari tekmeler savurduklarında Barcelonalıların bile içi cız etti. Nasıl etmezdi ki? 1990’lı yıllarda hiçbir orta saha oyuncusu bu kadar güzel, bu kadar ateşli değildi; ondan başka hiç kimse sakatken oynayamadığı için kulübünün ödediği maaşı reddetmedi, ondan sonra hiçbir önlibero futbolu bu kadar güzelleştirmedi. Cruyff’tan dolayı babamızın hatırına Barça’lıydık. Büyüyüp Barça’nın bir futbol kulübünün çok daha ötesinde dünya düzenine karşı alınan en şık tavırlardan biri olduğunu öğrenip fanatikleştiğimizde bile Redondo’yu sevmeye devam ettik. Hala da severiz, özleriz, laf ettirmeyiz… 1991-1994 yılları arasında Cruyff’un yarattığı Barcelona gelmiş geçmiş en güzel takımsa, o yıllarda Barça’da oynamasını istediğimiz tek Real Madrid’li de Redondo’nun ta kendisidir. Yollar hiç kesişmedi, çünkü Redondo Real Madrid’i sevmişti bir kere, Figo gibi yapamaz, para için dinini değiştiremezdi. ![]() İlk defa 16 yaşındayken 17 yaş altı Güney Amerika Kupası’nda karşımıza çıktı. Nestor Rossi, Antonio Rattin, Sergio Batista’nın mihenk taşları olduğu Arjantinli 5 numara geleneğinin en büyük mirasçısıydı. Arjantin’de 5 numara stoper ya da liberolara değil, savunmanın hemen önünde Beckenbauer çağında libero, endüstriyel futbol çağında ise defansif orta saha ya da önlibero olarak tanımlanan pozisyondaki oyunculara verilirdi. Ama Arjantin’de önlibero, Avrupa’da sadece rakibin ataklarını ne pahasına olursa olsun kesip topu tekniği çok daha iyi olan 10 numaraya veren piyon vasıflı oyuncudan ibaret değildi. 5 numara, orta sahanın mutlak hakimi, iki cezaalanı arasında sürekli mekik dokuyan, atakları ateşleyen, sürekli hücumu düşünen güzel futbol anlayışının veziriydi. Redondo, henüz 16 yaşında Güney Amerika Kupası’nda Arjantin ile şampiyon olduğunda dünyanın dört bir tarafından gelen televizyonlar maçtan sonra sadece onun yüzünü yayınladılar. Ağlıyor, sesi titriyordu. O gün tüm dünyada o habere rast gelen, futbolun f’sinden bile habersiz genç kızlar bu Manet tablosunu andıran androjen yüze öyle bir vuruldular ki bir daha kayıtsız kalamadılar. 1994 Dünya Kupası’nda Arjantin kupaya erken veda ettiğinde, mahalledeki tüm kızlar yas tutacak, bir daha da Redondo oynamayacağı için hiçbir Dünya Kupası’na o günkü ilgiyi göstermeyeceklerdi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 O, Brigitte Bardot ile Alain Delon’un çocuğuymuş kadar güzel yüzdeki gözlerden bambaşka bir futbol ateşi yayılıyor, hepimizin zihnini esir alıyordu. Arjantin önce 1992 yazında Konfederasyon Kupası’nı, bir dahaki yaz da Copa America’yı kazandığında, futbolun peygamberi Hazreti Maradona, halefini gururla ilan etmişti: “Sergio Batista, mükemmel bir orta saha oyuncusuydu ama Batista bile orta sahada hem bu kadar yıkıcı hem de yapıcı oynamak bağlamında Redondo’nun gerisinde kalır. Bir anda rakip takım boğucu bir baskı kurduğunda, tek bir hareket ile o baskıyı rakip alana yıkmayı başaran, oyunun her iki yönünde de eşit biçimde bu kadar etkili olan başka bir Arjantinli görmedim. Redondo için Arjantin hücumları, rakip takım onun üzerine doğru geldiği anda başlıyor. Eğer 1990’da oynasaydı, İtalyan mafyası ve onun en büyük ortağı FIFA bile bizi durduramazdı.” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 1990’da oynasaydı… Oynayabilirdi… Kimine göre Bilardo onu Maradona’nın baskısı ile kadroya davet etmiş ama Redondo, Bilardo’nun aşırı defansif oyun anlayışına uymadığı için yedek kalacağını düşünerek İtalya’ya gelmek istememişti. Redondo’nun ailesi ise, Bilardo’nun ona açık açık yedek kalacağını belirttiği için Redondo’nun üniversite eğitimini seçtiğini ileri sürdü. Redondo ise bu konu hakkında tek söz etmedi, çünkü sonraları Arjantin formasıyla arasına öyle kara kediler girecekti ki 1990 yılının gizli gerçeği, Redondo-Arjantin tarihinde sadece bir virgülden ibaret kalacaktı. Ama 1990’da sakat sakat oynamak zorunda kalan Maradona çoğu zaman olduğu gibi haklıydı, orta sahadaki tüm yaratıcı yük onun sırtına binecek, Caniggia’nın kart cezalısı olduğu final maçında tek bir tehlikeli pozisyon bile yaratamayacaklardı. ![]() 1994 Dünya Kupası’nda Bilardo’nun halefi Basile’nin bebek yüzlü asiyi ilk 11’de oynatmaktan başka şansı yoktu çünkü ikinci kez Tenerife formasıyla son haftada Real Madrid’i yıktıktan sonra artık teknik direktörü Valdano ile beraber Madrid’e transfer olmuştu ve uzun bir aradan sonra sonsuzuncu kez yeniden doğan Maradona yanına o zamanlar dünyanın en iyi ligi olan La Liga’nın en iyi 5 numarasını istiyordu. Maradona, doping skandalından sonra kupadan ihraç edildiğinde, Redondo hayatının şokunu yaşadı. İkinci turda Maradonasız Arjantin, Romanya’ya elendiğinde kupanın en başarılı Arjantinlisi açık ara farkla Redondo’ydu. 90’lı yılların en iyi defansif orta sahası, Real Madrid’de dünyaları kazansa da Basile’den sonra bir daha Arjantin forması giyme şansını pek bulamadı. Çünkü Arjantin’i, eski bir hesap uğruna Maradona ve kalıntılarından temizlemek isteyen Passarella böyle buyurmuştu: “Hippi kılıklı, uzun saçlı, küpeli, Arjantinli erkeklere değil de Amerikalı kadınlara benzeyen uzun saçlılar bir daha asla o kutsal formayı giyemeyecekler çünkü bu formaya yakışmıyorlar” Redondo’nun cevabı son derece net ve manidardı: “Passarella, o formayı alsın, münasip bir yerine soksun!” Bu milli formayı önemsememek ya da vatan hainliği değildi, bir vatan haini varsa o da Passarella’nın ta kendisiydi. Futbolcuyken 1986 Dünya Kupası’nda Maradona’yı kıskanan ve oyuncular arasına nifak sokmaya çalışıp başaramadıktan sonra kadro dışı kalan Passarella, Arjantin’i çalıştırırken oyuncuları form durumlarına göre değil de, saçlarının uzunluğuna göre ayıracak, aslında Maradona’nın en yakın arkadaşları olan formunun zirvesindeki Caniggia ve Redondo’yu kadroya almayarak Arjantin’in ayağına kurşun sıkacaktı. Veron parlak elmas küpesi, Batistuta ise Redondo’dan çok daha uzun saçlarıyla 1998 Dünya Kupası’nda Arjantin’in en iyi isimleri olurken, sadece tükürdüğünü yalayacak ama Redondo’yu bizlerden mahrum bırakarak en başta kadınlar olmak üzere hepimizin haklı nefretini kazanacaktı. ![]() Passarella, Arjantin’i kişisel hesapları uğruna batırıp kovulduktan sonra Bielsa, Redondo’yu yeniden milli takıma çağırdı. Redondo’lu Arjantin 1999 yılında Brezilya’yı 2-0’lık net bir skorla yenerken, o gün Rivaldo’yu sahadan silen Redondo, maçın adamı seçildi. Ama artık bir kez, Arjantin formasından soğutulmuş, bir daha da ısınamamıştı. 1994-2000 yılları arasında Bernabeu’da Roberto Carlosvari bir azizin mertebesindeydi ve o sadece futbol oynamak istiyordu. Sadece kendisi istediği için saçlarını kesmiş, Passarella’nın provokasyonuyla ikiye bölünen Arjantin tribünleri için tartışmalı bir isim olmaktansa kendisine tapan Bernabeu ahalisine daha fazla layık olmayı tercih ederek milli takımı bıraktı. Onun kendisini keşfeden Valdano ile beraber Tenerife’den R.Madrid’e geçmesiyle Barcelona sultası bir az olsun yıkıldı. Tenerife forması ile R.Madrid’e yaşattığı ilk şokta takımının son maçta kümede kalmasını sağlamıştı. 1993’te ise Tenerife’ye UEFA Kupası yolunu açmış, sonunda bir zamanlar Fenerbahçe’nin yaptığını yapan R.Madrid, kendisine karşı bu kadar iyi bir performans gösteren Arjantinli’yi Valdano ile beraber renklerine bağlamıştı. Redondo’dan önce Real tarihiyle eşanlamlı olan Sanchis ve Hierro değişmeli olarak önliberoda oynuyorlardı. Sanchis, oyunun savunma yönünde, Hierro ise hücum yönünde daha etkiliydi. Ama Valdano, ikisinin toplamının yaptığı işi Redondo’nun tek başına yapabileceğini bildiği için, hiç tereddüt etmeden Redondo’yu onların yerine monte etti. Bu değişiklik, Hierro ve Sanchis ikilisinin savunmanın ortasına çekilerek yeniden doğmalarını da sağlarken 1995 ve 1997’de R.Madrid nihayet Barcelona’yı geçerek şampiyon olacak, Şampiyonlar Ligi’nde de yeni bir R.Madrid efsanesi doğacaktı. Real, önce 1997-98 sezonunda sonra da 2000 yılında Şampiyonlar Ligi’nde şampiyon olurken finalde her iki takım arasındaki farkı Redondo belirliyordu. Rakipler ikişer önlibero ile orta sahada üstünlük kurmaya çalışırken, oyunun her iki yönünü de aynı ustalıkla oynayabilen Redondo 90 dakika boyunca oyunun ritmini dikte ederek, hem Roberto Carlos’un sol kanatta sonsuz hücum hünerlerini sergilemesini sağlıyor hem de Zidane’ın ikili mücadelelerde yıpranmasını engelliyordu. Valdano’dan sonra 1997’de La Liga şampiyonluğunu kazandığı teknik direktörü Capello, Redondo’yu yere göğe sığdıramıyor: “Önliberoyu Milan’dayken Deasilly’yi orta sahada savunmanın hemen önünde oynatmaya başladığım için benim icat ettiğim söylenir. Belki de doğrudur. Ama benim için sahada kırmızı çizgilerle ayrılmış alanlar yoktur. Önemli olan savunmanız ile forvet hattınız arasındaki mesafeyi kısaltmak, hatlar arasında yakın bir bağlantı kurmaktır. Milan’dayken Desailly’yi bu işi yapması için saatlerce çalıştırmıştım. Ama Real’e geldiğimde hazıra kondum. Çünkü Redondo, oyunun ritmini belirlemede, hatlar arası bağlantıyı kurmakta eşsiz bir yeteneğe sahipti. Ona hiçbir şey söylememe gerek yoktu, o zaten küçüklüğünden beri böyle oynuyordu. Sadece kendisi gibi oynadı, bu bize yetti de arttı.” 2000 yılında R.Madrid, bir kez daha Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğunda yılın en iyi oyuncusu ne Roberto Carlos ne de Zidane seçildi. Nihayet, Şampiyonlar Ligi ödüllerini verenler, yıllardır Bernabeu’dan yükselen Arjantin çığlığına kayıtsız kalmadılar. Redondo, yılın oyuncusu ödülüne layık görülürken, çeyrek finalde Manchester United karşısında yaptığı asistle tüm dünyadaki futbol severlerin kalbinde asla silinmeyecek bir iz bırakmıştı. Her iki maçta da o zamanlar dünyanın en iyi defansif orta sahası olarak görülen Roy Keane’i adeta sahadan silen Redondo, oyunun rölantide olduğu anlarda birden sol kanattan Overmars’ı andıran bir hızla ileri çıktı. Sol açıkta karşısına çıkan Berg, o ana kadar sahanın en iyi oyuncularından biriydi ama Redondo, ona öyle bir çalım attı ki bir daha Berg’den haber bile alamadık! Redondo, Berg’i karşısına aldı ve bir anda sol ayak topuğu ile topa bilardo oynanan istekalarla bile verilemeyecek bir falso verdi, Berg yukarısı dahil her yerde topu ararken, saçlarını düzelten Redondo çizgiye inmiş, topu boş kaleye yuvarlayacak Raul’un önüne al da at dercesine bırakmıştı. Bir zamanlar Barçalıların yaptığı gibi, böylesine bir futbol güzelliği karşısında Old Trafford’u tıklım tıklım dolduran Manchester United taraftarları sadece ayağa kalkıp alkışlıyorlardı. ![]() Ama daha sonradan Makelele gibi bir abideye bile aynı haksız muameleyi yapacak olan başkan Perez alkışlamıyor, birkaç hafta sonra ilk icraatı olarak “Defansif bir oyuncuyu İtalyanlara 18 Milyon Euro’ya sattım” diyerek kendince böbürleniyordu. Aynı günlerde binlerce Real Madrid’li, Bernabeu’nun çevresinde toplanıp başkanlığının henüz birinci ayındaki Perez’i istifaya davet etti. Kulübü basmakla ve Perez’in evini yakmakla tehdit eden taraftarlar, bir sabah gazeteyi açtıklarında Redondo’nun Milan formasıyla resmini gördüklerinde, Bernabeu’ya şu pankartı astılar: “Redondo’yu satan Real’i satar” Redondo gibi 90 dakika boyunca her şeylerini ortaya koyan oyuncularla gelen başarılardan sonra Perez’in parasını aklamanın en kestirme yolu olarak kurduğu “Süper Yıldızlar Topluluğu” taşa vurdukça, taraftarlar sık sık Perez’i protesto etmek için 5 numaralı Redondo formalarını tribünlere astılar. Bu maçlardan biri de 2002-03 sezonu Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında Redondo’nun Milan formasıyla, Bernabeu’ya döndüğü gündü. Milan’a gittikten sonra iki sezon boyunca sakatlığı yüzünden hiç forma giyemeyen Redondo, o gün kendisini daha İspanya’ya gelmeden önce futbola başladığı Argentinos Juniors’la sahaya çıktığı ilk günkü gibi hissediyordu: “Ayaklarım titriyordu, bayılacak gibi olmuştum. Ben artık Real Madrid’de oynamıyordum ama kafamı her kaldırdığımda tribünlerin her yerinde üstünde Redondo yazan 5 numaralı R.Madrid formasını görüyordum. Halbuki üstümde sakatlanmama rağmen benden asla umudu kesmeyen ve bir hayat borçlu olduğum Milan’ın forması vardı. Yine de ayağıma gelen bütün topları o gün rakibim olan bir zamanların en iyi arkadaşlarıma atmamak için kendimi zor tuttum. Biz zaten gruptan çıkmayı garantilemiştik, o yüzden onların kazanmasını istiyor ama bu yüzden kendimden utanıyordum” Tüm bunları hisseden Ancelotti, Redondo’yu oyundan aldığında asıl kıyamet koptu. İlk kez rakip takımda oynayan bir futbolcu için bütün Bernabeu ayağa kalkmış, kendilerine maçı kazandırmışçasına alkışlıyordu. Real Madrid’i yavaş yavaş batıran Perez, Redondo’yu para için satmıştı. Ama Redondo, Milan’a para için gitmemişti. Redondo’nun değerlerinde para Perez için olduğu gibi ilk sırada olsaydı, Milan’da sakatlanıp iki sezon boyunca hiç forma giyemediğinde kendisine ödenen maaşı reddetmezdi. Redondo’nun bu önerisi karşısında Galliani çok şaşırmış, ne yapacağını bilememişti ama Redondo’nun ısrarları karşısında bu daha önce eşine rastlanmamış teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Yine de Redondo’nun ısrarla geri vermek istediği araba ve evi geri almayı kabul etmedi. Bu eşsiz davranışı karşısında, iki yıl sonra sahalara döndükten sonra hemen sözleşmesi uzatılan ve maaşına zam yapılan Redondo, her ne kadar Real formasıyla özdeşleşse de Milan’ın da o büyük kalbinde bambaşka bir yeri oldu: “Milan, çürük Redondo’yu baş tacı yapmıştı, tabii ki o hiç hak etmediğim parayı alamazdım, onlara hayat borçluydum. Komada yatarken, bir an bile gözünü kırpmadan bekleyen bir sevgili gibi Milan”Bir başka futbolcu olsa, iki yıl boyunca sahalardan uzak kalmasına sebep olacak ağırlıkta bir sakatlıktan sonra hiç düşünmeden futbolu bırakırdı. Ama doktorlara göre bir daha oynaması imkansızken Redondo’yu futbola döndüren de Milan’a karşı hissettiği vefa duygusuydu. Başka türlü bir insandı Redondo. Saha içinde nasılsa, saha dışında da öyleydi. Onun için hayatın her anı, Bernabeu kadar devasa bir futbol sahasıydı. Diğer önliberolar gibi kimseye arkadan tekme atmadı, aynı futbol çağındaki diğer meslektaşları için futbol ne pahasına olursa olsun bir kazanma endüstrisiyken, Redondo için bir sanat biçimiydi. Beckham’ın endüstriyel, kozmetik ve plastik güzelliği, Redondo’nun dünya güzeli yüzünden sol ayağına yansıyan kozmik güzelliğinin yanında beş para etmez. Barça’lılar bir daha asla bir Real’liyi bu kadar sevemezler. Redondo’dan başka hiç kimse yıllık 5 milyon Euro’luk maaşından ölse bile kolay kolay vazgeçemez. 2006’da düzenlenmesine maddi manevi büyük katkılar sağladığı Evsizler Dünya Kupası’nda Redondo’yu izlerken, sevgilim onu unutmamıştı: “Bu o çocuk değil mi, hani senin karşı takımında oynarken tekme attıklarında ayağa kalkıp kendi takımına kızdığın bebek yüzlü çocuk?” Evet, ta kendisi, Fernando Redondo, hayatını Galatasaray Lisesi futbol takımına adayan Göksel Hoca’nın “Kız olsaydı, hemen yarın evlenirdim” dediği bir zamanların futbol dünyasının en güzel yüzü, en güzel ruhu! |
|
|
|
|
|
#96 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Ryan Giggs
![]() 1 Eylül 1989… Alex Ferguson, Manchester United devrimini daha yeni başlatmış… Manchester şehri, Beatles’ın ilk albümünden beri gelmiş geçmiş en güzel ilk albüm olan Manchester’lı Stone Roses’ın grupla aynı adı taşıyan albümünün dünyayı kasıp kavurması ile gururlu, heyecanlı… Birkaç yıl içinde Manchester dünyanın müzik ve futbol kabesi olacakmış gibi harika kızıl bir rüzgar esiyor, hafif tebessüm eden Manchester Eylülü güneşine teğet geçip Old Trafford’un çimlerini tarıyor… Birazdan başlayacak olan FA Cup Gençler maçını izlemeye gelen yüzler, o tarihin en efsanevi gecelerinden birini aydınlatan yıldızlardan bile daha parlak: Manchester United futbol devrimini yeni başlatmış olan Alex Ferguson, hemen yanında daha birkaç saat önce o zamana kadarki en pahalı savunma oyuncusu olarak Manchester United’a imza atan Gary Pallister ve Ferguson’un ısrarıyla birazdan seyretmeye başlayacakları 90’lı ve 2000’li yılların en güzel futbol filminin baş aktörünü uzun bir zaman kardeşi, oğlu gibi bağrına basacak kaptan Paul Ince… Takımlar sahaya çıktığında Ferguson, her zamanki dobra dobralığı ile “İşte o, 11 numaralı kıvırcık saçlı, melez çocuk… 1-2 sene sonra onun yanında sizin ikinizin bile esamesi okunmayacak, gözünüzü kırpmadan seyredin…” dediğinde Pallister önce biraz şaşırır… Ama maç başladığında 11 numara daha ilk 10 dakikada öyle bir resital verir ki o anda Manchester tarihinde onla tek karşılaştırılabilecek olan şeyler George Best ve Stone Roses’ın “I am the Resurrection” 45’liğidir… Pallister, hemen Ince’in kulağına eğilir: “Bu 11 numara, bu sezon A takıma çıkacaksa ben hemen gidip antrenmanlara başlayayım, yoksa herkese madara olurum…” ![]() Gecenin devamını şöyle anlatıyor Pallister: “O çocuk daha 15 yaşındaymış ve hala okula gidiyormuş. Ama ben sahada 15 yaşında bir öğrenci değil, George Best’in reenkarnasyonunu, hatta ondan bile daha hızlı bir amok koşucusu görüyordum. İnanmayacaksınız ama top onun ayağına geldiğinde, gözlerim ayaklarını yakalayamıyordu, gidip yüzümü yıkadım geldim. Ve onun A takıma geleceği güne kadar her gün herkesin 2 katı antrenman yapmaya karar verdim. En azından benle aynı takımda oynayacaktı, bir de rakibi olmak vardı ki, son sezonumda Middlesbrough’da oynarken korktuğum başıma gelecekti!”Maçın bitiminde Ince sahaya indi ve o gün 4 gol atıp 3 asist yapan melez çocuğa sanki öz kardeşine sarılıyormuş gibi sarıldı. O andan itibaren Ferguson baba, Ince de büyük abiydi 11 numaralı kızıl fırtına için. Ne de olsa babası, büyük rugby yıldızı Danny Wilson’dan her ne kadar genetik olarak hızını, dengesini ve üstün yarı zenci fiziğini almış olsa da annesini aldattığı, onları bırakıp gittiği için ondan nefret ediyor, onun soyadını bile kullanmıyordu. Annesinin kızlık soyadını taşıyan Ryan Giggs, her ne kadar küçükken okulda ırkçı hakaretlere maruz kalsa da yarı zenci ve Gallerli olmaktan hayatı boyunca gurur duydu. O zamanlar etnik kökenlere bakılmaksızın İngiltere’de okula giden herkesin formasını giyebildiği Okullar İngiltere Milli Takımı’nın kaptanıydı. Bundan da gurur duyuyordu ama Alex Ferguson’un onu kendi öz evlatlarından ayırmadan en az onlar kadar sevmesi, adeta onu evlat edinmesi hayatındaki en büyük gurur kaynağıydı ve hayatı boyunca da onun sevgi ve saygısına layık olmak için mücadele edecekti. 7 yaşındayken babası Swinton’a transfer olunca, 29 Kasım 1973’te dünyaya gözlerini açtığı Galler’in başkenti Cardiff’ten Manchester’a taşınmışlardı. Her hafta babasının maçına gider, hatta annesini dövmediği zamanlar babasını çok severdi. Bir ara onun gibi Rugby’ci olmaya kadar verdi ama babası bir gece yine annesine vurunca ilk aşkı futbola kesin dönüş yaptı. Galler’de melez teni yüzünden ırkçı hakaretlere uğrayan Ryan Giggs, Manchester’a ilk geldiğinde de okulda Galli aksanı yüzünden alay konusu olmuş, sınıfta susmuş ama o çocuklara cevabını yeşil sahada vermiş, okul turnuvasındaki diğerlerinin oynadığından binlerce ışık yılı üstün futbolu ile hepsiyle çok daha fazla alay etmişti. ![]() O maçlardan birinde Grosvenor İlkokulu’na giderken okula süt getiren bir sütçü, faturaları beklerken Giggs’i keşfeder. Bence en az Einstein kadar tarihi öneme sahip olan bu kâşif, aynı zamanda ek iş olarak sütçülük yapan Manchester City futbolcu izleme komitesinden Denis Schofield’den başkası değildir. Onu hemen tesislere getirir. İlk maçında takımı 9-1 yenilir ama Giggs maçın adamı seçilir. Manchester City yıldızlar takımı deneme maçında 6 gol birden atar ve takıma seçilen ilk oyuncu olur. Yine de daha o zamanlardan kalbinde sadece Manchester United vardır, ilk antrenmanlarında Manchester United forması giydiği için Manchester City’li antrenörleri tarafından sert bir şekilde ikaz edilir ama o Manchester City formasının içine United’ın kızıl formasını giymeye devam eder. İflah olmaz bir Mark Hughes ve Bryan Robson hayranıdır. Bir kez Robson’dan imza alambilmek için tam 3 saat kuyruğa girip bekler. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 O zamanlar Manchester City’nin pilot genç takımı olan Salford Boys formasını giyerken Manchester United’ı Giggs’in 3 gol, 1 asisti ile 4-3 yenerler. Maçın bitiminde Alex Ferguson hemen yanına gelir ve onu Manchester United’a davet eder. “Anneme sormam lazım” cevabı üzerine Ferguson ertesi gün Giggs’in evine gider. Bu pamuk yüzlü adama hemen güvenen anne Giggs, Ferguson’un Manchester United’ın büyük patronu olduğunu öğrendiğine “Çok teşekkür ederim, sayenizde bir mavi, bir kırmızı iki forma yıkamak zorunda kalmayacağım” der ve o esnada Bryan Robson posterlerini düzenleyen oğlunu yanına çağırarak, oğlunu pamuk yüzlü adama emanet eder. 1 Eylül 1989 tarihli resitalden tam 14 ay sonra, Stone Roses “Fool’s Gold” 45’liği ile tüm dünyada 1 numaraya yükseldiği anlarda, Ryan Giggs 17 yaşındayken profesyonel sözleşmeye imza atar. Sözleşme imzalandıktan hemen sonra Ferguson 2 yıl boyunca medya ile konuşmasını yasaklar. İlk antrenmanında Ferguson ona en büyük hediyesini verir ve pas çalışmasında ilahı Bryan Robson ile eşleştirir. İlk çift kale maçında, bu harika çocuğu daha 1 sene önce keşfeden Pallister bir katakulli yapıp onunla aynı takımda olur, onu tanımayan o zamanların en hızlı sağbeki Paul Parker ise doğduğuna pişman... Giggs’in o zamanki tek eksiği, kalenin dibinde olsa da Robson ile beraber diğer bir ilahı Mark Hughes’ü araması ve topu ona duyduğu korkunç saygı ve sevgiden dolayı kale yerine sürekli ona atmasıdır. O yılların İngiltere Ligi’nin en iyi bek oyuncuları Paul Parker ve Denis Irwin bir gün soyunma odasında dertleşirken “Bu çocuk neredeyse Best’ten bile daha iyi, hatta Cruyff bile onunla karşılaştırınca en fazla bizim kadar iyi dripling yapıyor”derler. O gün antrenmanı izlemeye gelenler arasında ilk defa kendisi ile karşılaştırılmaya cüret edilen Giggs’i görmeye George Best de gelmiştir: “Bu çocuk cidden benden bile daha iyi gözüküyor”Yanındaki bir başka Manchester United efsanesi Bobby Charlton da Best’e katılır: “George, bunun bir gün olabileceğine inanmazdım, kızma ama bu çocuk senden bile daha iyi…”Best son noktayı koyar: “Beni boşver de bu çocuk senden bile daha çok oynar Manchester United’da; ayrıca hepimizden çok kupa kazanır, Ferguson büyük bir dahi…” |
|
|
|
|
|
#97 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Claudio Taffarel
![]() Tek bir sorum hakkım vardı o kısacık anda… Koluna dokundum hafifçe, bana baktı yanında beraber futbol oynadıkları küçük oğlundan bile daha muzip gözlerle… “Sor bakalım genç!” dedi. “Neden diğer kalecilerin aksine penaltılarda tek elinle en köşeye kadar uzanıyorsun, diğer elini hiç kullanmadan?” dedim. Topu uzaklara, havalara dikti; sonra oğluna “Hadi bakalım dripling çalış, bütün ağaçlar rakibin, bak o en büyük olan Bülent tamam mı? Hepsini geç ve sonra bizim yanımıza gel… Maracana’da, Sami Yen’de oynar gibi… Hadi göreyim seni…” dedi ve yanıma oturdu: “Bak şimdi, kalecilerin aşil tendonu, penaltılardır. Dünyanın en iyi kalecileri Lev Yaşin, Meier, Fillol bile kendilerini dünyanın en zavallı insanı gibi hissederler rakip penaltı için topun başına gelirken… Eskiden, futbolcular penaltıları kalenin ortasına vururlardı. Çünkü kaleciler daha topa vurulmadan bir köşeye doğru Allah ne verdiyse atlarlardı. Şansları yarı yarıyaydı. Şansı tutan kahraman, tutmayan ters köşeye yatan aptal olurdu. Sonradan penaltı atışlarının önemi artınca kalecilere penaltı çalıştırılmaya başlandı, büyük turnuvalardan önce. Uzun süre çalıştım ve oyuncuların %90’ının penaltıları yerden köşeye attıklarını tespit ettim. Ben aslında çok yetenekli bir kaleci değilim ama çok çalışıyorum. Penaltılarda da yaptığım çalışmalar sonucu öyle atlamaya karar verdim” O sırada, çocuk geri geldi… Ne kadar da babasına benziyordu, cin gibi gözleri ve ele avuca sığmaz elleriyle… Sürekli babasının şortunu çekiştiriyordu… Taffarel, “Biz gidiyoruz, çalışmamız lazım” dedi ve hızla gözden kayboldu… Tamamen büyük bir tesadüfün eseri olarak oradaydım… Motorum bozulmuştu, iyi ki de bozulmuştu… Çok güzel bir tesadüftü… Onu orada görmek, hatta onunla konuşmak, saha içindeki gibi dünyalar iyisi bir adam olduğunu yakından görmek… Bütün tesadüfler gibi güzeldi… ![]() Ama Taffarel’in başarısı kısacık konuşmamızda da altını çizdiği gibi hiç mi hiç tesadüf değil… Efsanevi kaleci antrenörü Datcu, Taffarel için “Onun kadar çalışan bir kaleci daha görmedim” diyor… Maradona ise Taffarel’in kaleciler bazında tarihsel önemini belirtmek için “1982 ve 1986’daki Brezilya takımı, 1994’te Dünya Şampiyonu olan takıma 5 çekerdi, 5! Tabii eğer Taffarel 80’lerde Brezilya’nın kalesini korusaydı, her maçta herkese 5 çekerlerdi o ayrı…” diye yazıyor… Bence de Maradona yerden göğe kadar haklı… Çünkü biz Türkiye’nin İngiltere’den 8 yediği yıllarda Dünya Kupaları’nda kendi milli takımımız gibi desteklediğimiz Brezilya, hiçbir şeyden çekmemişti, kalecilerden çektiği kadar… 1982’de adını bile hatırlamak istemediğim eldivenli felaket ve daha sonradan Türkiye’ye Malatya’ya transfer olan Carlos, sadece sahada en kötü futbol oynayan oyuncular olduğu için mahalle maçında kaleye atılmış kabiliyetsiz çocuklar gibilerdi. 1966 yılında Cláudio André Mergen Taffarel adıyla doğan, Taffarel, diğer Brezilyalı çocuklar gibi o anda forma giyenler arasında en kabiliyetsizi olduğu için kaleci eldivenlerine mahkum olmamıştı. Onunkisi pekâlâ bilinçli bir tercihti… İstese, savunma ya da orta sahada da oynayıp yine milli takıma seçilebilirdi. Ama yıllardır kaleci kabızlığı yaşanan bu dünyanın en büyük futbolcu fabrikasında iyi bir kaleci demek, bulunmayan Hint kumaşı demekti. ![]() Aslen Alman ve İtalyan melezi olan Taffarel, kaleci olmaya karar verdiğinde diğer futbolcularla çift kale antrenmanı yaparken orta saha ve savunmada oynamaya devam etti. Bunun sebebi, ona göre bir kaleciyi vazgeçilmez yapacak en önemli özelliğinin oyunu okuma kapasitesi olduğuna inanmasıydı. “Bir kaleci nasıl olmalı?”nın tarifi yapılırken Taffarel’i tarif ediyoruz aslında: Her şeyden önce sahanın en soğukkanlı, en dengeli oyuncusu; aynı zamanda takımın gizli oyun kurucusu ve maçın kaderini belirleyecek anlarda minimum hata ile oynaması gereken en önemli oyuncu… Oynadığı tüm takımlarda bu modern kaleci tarifinin olmazsa olmaz özelliklerini sahaya yansıtırken, üst üste 3 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın banko kalecisi olmuş, 1994’te 24 yıl sonra gelen şampiyonluğun en büyük mimarlarından birisi olmuştu. Brezilya Milli Takımı tarihinin 2. en çok milli olan kalecisi ilk olaran Taffarel hayatımıza 1990 Dünya Kupası’nda girdi. Dünyanın gelmiş geçmiş en futbol fakiri olan kupasında Brezilya, savunma ağırlıklı bir oyun sergileyerek herkesi hüsrana uğratırken Careca ve Rai ile beraber takımın en çok göze hitap eden oyuncusuydu. Geriden eliyle oyun kurması, sürekli geriye yaslanan, Brezilya forması giymiş ama İtalya gibi oynamaya çalışan takımın geriden oyunu sabırla kuran beyniydi. Bir anlık Maradona-Caniggia mucizesi sonucu 2. turda Arjantin’e elendiklerinde Brezilya basını kupanın onlar açısından tek olumlu yönünün nihayet bir kaleciye sahip oldukları olduğunu yazmışlar, tarihinin en kötü Brezilyası’nın tek kazancı olarak onu övmüşlerdi. ![]() 1994 Dünya Kupası’na kadar bu övgülere layık olmak için kendisini daha da fazla geliştiren Taffarel, ilk tur grubunda sadece bir gol yemiş, finale kadar da kalesinde sadece 2 gol daha görmüştü. Dünya Kupaları’nın penaltılar sonucu şampiyonu belirlediği tek finalinde İtalya karşısında, sahanın tartışmasız yıldızıydı. Baggio, Baresi gibi penaltı ustaları Taffarel’in karşısında topu avuta yollamışlar, penaltı ustası Massaro’nun vuruşu ise yazının başında bana anlattığı gibi plonjon yapan Taffarel’in elinde eriyip gitmişti. Daha sonra 1998 Dünya Kupası’nda Fransa’da yarı final karşılaşmasında Hollanda’nın en önemi penaltı ustası Cocu’nun atışını yine aynı şekilde kurtarmış, takımını finale taşımıştı. 1989 ve 1997’deki Copa America şampiyonluklarında da yine başroldeydi. Pele’nin belirlediği Gelmiş Geçmiş En İyi 125 futbolcu listesindeki 9 kaleciden birisi olan ve o 9 kaleci arasındaki tek Brezilyalı olan Taffarel ile olan asıl büyük aşkımız ise onun 1998’de Galatasaray’a transfer olmasıyla başladı. Daha önce 1984-90 yılları arasında Internacional, 1990-93 yılları arasında Parma, 1993-94 yılları arasında Reggiana, 1994-97 yılları arasında Atlético Mineiro formaları ile başarılı bir kulüp kariyerinin altına imza attıktan sonra Türkiye’yi seçmesi birçok futbol otoritesini şaşırtmıştı. Ama kaleciliğin ne kadar nankör bir meslek olduğunu onun kadar bilen çok az insan olduğu için o bu tercihi fazlasıyla isteyerek ve bilinçli bir şekilde yapmıştı. ![]() Çok güzeldi Taffarel’in Türkiye macerası, 2001 yılına kadar formasını giydiği Galatasaray ile çok büyük başarıların altına imza attı. O olmasa Galatasaray UEFA Kupası’nı kazanabilir miydi? Hagi’ye rağmen kazanamazdı çünkü o yıl en az Cruyff’lu Barça, Dalglish’li Liverpool gibi kaleden en ileri uca kadar mükemmel bir orkestra gibi futbol icra eden Galatasaray’ın en arkadaki oyun kurucusuydu, en kritik anların en soğukkanlı adamıydı. O en zor pozisyonda bile çok rahat kurtarışlar yaptığı için “Panter Kaleci”, “maçı kurtaran adam” olarak pek anılmadı çünkü biz ona hemen alışmıştık. O mesela en efsane kalecilerden Meier, Dassaev ya da Bonner gibi direkler arasında kanatlanmış panterler gibi uçmazdı. Neredeyse bütün şutlar kucağına gelir, en sert toplar bile ellerinin arasında erir giderdi. Topun gideceği yeri sanki direklere konan melekler sürekli kulaklarına fısıldıyormuş gibi hep doğru tahmin eder, her zaman üç direk arasında olunabilecek en doğru zamanda en doğru yerde olurdu. Her degajı bir asist ya da ölümcül bir kontratak başlangıcı niteliğindeydi. Top tekniği, beraber oynadığı savunma oyuncularının Popescu hariç hepsinden çok çok daha iyiydi. O harika teknikle pekala Türkiye’de ya da dünyada birçok takımda orta saha oyuncusu olarak da oynayabilirdi. Galatasaray’a gelmeden önce 3 yabancı sınırlaması yüzünden İtalya’da kadroya giremediği dönemlerde Rahipler Ligi’nde santrafor olarak gol kralı olmuş, Galatasaray antrenmanlarında attığı jenerik gollerle akşam spor haberlerinin en önemli malzemesi olmuştu. Bir Adanaspor maçında Okan Buruk’a yaptığı mükemmel asisti bir de Hagi yapabilirdi sadece… Her şey bir yana saha içinde o gelmiş geçmiş en güzel Galatasaray takımının Hagi ile birlikte en büyük orkestra şefiydi. Aslında en zayıf yönü yan toplarıydı ama savunmasını öyle bir yerleştiriyor ve öylesine ustalıkla yer tutuyordu ki sanki bütün toplar rakip takımın santraforuymuş gibi ona geliyordu. UEFA Finali’nde Maçın Adamı seçilecek, daha önce Dünya Kupası’nı kazanmış olmasına rağmen en çok sevinen oyuncu olacaktı. Çünkü her daim içindeki hiç yaşlanmayan çocuk sürekli gözlerinde, sözlerinde pırıl pırıl parlıyor, en başta Galatasaraylılar olmak üzere hemen herkese yaşama sevinci aşılıyordu. ![]() Çok sevdiği iki çocuğunun yanı sıra 40 kadar çocuğu da evlatlık edinen bu çocuk yürekli adam, Florya’ya bisikleti ile herkesten önce geliyor, UEFA’yı kazanıp şampiyonluğu garantiledikleri dönemlerde bile herkesten çok çalışıyor, yine bisikleti ile en son evine dönen oyuncu o oluyordu. Buralardan ayrılana kadar ne kaleci ne de insani refleksleri bir nebze olsun zayıflamadı. Kendisine verilen tüm riskli geri paslarda bir an bile telaşa kapılmadı, en zor durumda bile harika bir ayak içi ile rakip ceza alanının önündeymiş gibi atılabilecek en stil pasla oyunu baştan kurdu. Galatasaray’da kurduğu ilişkilerde de en az oyun kurmasındaki kadar zarif ve ustaydı. 100. yıl maçı için geç saatlerde geldiği otelde “Oyuncular dinlensin, ben rahatsız etmeyeyim” diyerek iki çocuğu ile beraber yandaki 2 yıldızlı otelde kalmayı tercih etti. Onun için yıldız olmak, çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Bir gün televizyonda söyledikleri kariyer hırsı ile hayatlarını mahveden milyonlara ders olacak nitelikteydi: “İyi bir futbolcu muyum? Bilmiyorum, çok da önemsemiyorum… Ama iyi bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Tabii ki öyle hatırlayacaktık onu, onun istediği gibi, gördüğümüz en zarif gönüllü insan olarak… Ondan başka kim 1994’te Dünya Şampiyonu olduktan sonra profesyonel futbola ara verir, kimsesiz çocuklara karşılıksız futbol dersi verirdi ki başka? Bizler “Kalede Taffarel var, gerisi önemli değil” diyip saha içiyle yetinirken o topları kurtarmaktansa dünyayı kurtarmanın çok daha önemli olduğunu gösteriyordu bize… Brezilya’da Milli Kahraman olan tek kaleciydi, İtalya Serie A’da forma giyen ilk yabancı kaleciydi. UEFA Finali’nde Henry’nin kurtarılması imkânsız kafasını kurtardıktan sonra sadece “Tanrı’nın eli” demişti. 1985 Ümit Milli Takımlar Güney Amerika Şampiyonluğu, 1985 Ümit Milli Takımlar Dünya Şampiyonluğu, 1987’de Pan Amerikan Oyunları’nda altın madalya, 1988 Seul Olimpiyatları’nda gümüş madalya, 1989 Amerika Kupası Şampiyonluğu, 1992 İtalya Kupası Şampiyonluğu, 1993 Avrupa Kupa Galipleri Kupası Şampiyonluğu, 1994 Dünya Kupası Şampiyonluğu, 1995 Amerika Kupası İkinciliği, 1997 Amerika Kupası Şampiyonluğu, 1997 Conmebol Şampiyonluğu, 1998 Dünya Kupası İkinciliği, 1999 ve 2000 Türkiye Ligi Şampiyonluğu, 2000 Türkiye Kupası Şampiyonluğu’nu, dünyaları kazanmıştı. Ama onun için Galatasaray ile Maçın Adamı seçildiği 2000 Uefa Kupası Şampiyonluğu’nun kelimelerin ötesinde apayrı bir anlamı vardı. “Hayatımın en güzel gecesiydi. Bu dünyaya sağlıklı bir şekilde gelmiş, tek aşkımla evlenmiş, iki çocuk babası olmuştum – bir de Galatasaray ile UEFA Şampiyonu…” demişti, üstelik de bizdeki reyting saplantılı aptal kutusundaki kanallardan birine değil, hayatını anlattığı Brezilalı papaza… Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Galatasaray’dan sonra ikinci kez formasını giydiği Parma’da oynarken, Empoli’den iyi bir teklif almıştı. Empoli’ye giderken yolsa arabası bozulmuş ve kendi başına tamir etmeye uğraşırken uzun uzadıya düşünmüştü: “Artık bırakmalı mıyım? Arabanın bozulması bir işaret olabilir mi?” Arabasını tamir ettirdi ama görüşmeye gitmedi, dönüşte Parma’da manastırın hemen yanında bir restoran açtı, peynirleri İstanbul’dan getirtti. İstanbul’u, Galatasaray’ı hiç unutmadı; çocuklarını anadili Türkçe olan bir okula vermiş, Alman-İtalyan kökenleri ve Brezilyalı kimliğinin üstüne bir de Türkiyeliliği eklemişti. En iyi telaffuz ettiği kelime hep “Çok güzel, çok güzel” oldu… Asıl bizim için o çok güzeldi, her şey onun “çok güzelliği”ydi… Duyuyor musunuz? Yine çok uzaklardan eliyle topu, bize doğru atıyor… Acele edip yakalamamız gerek… Sadece bir futbol topu değil Taffarel’in buralara kadar gönderdiği o meşin yuvarlak… İçinde insanlığın, insancıllığın yüz akı saklı… Tüm sınırların, dinlerin, cinslerin, fikirlerin ötesinde çok çok sıcak bir yüz… Çocuklar gibi muzip gözlerde hiç batmayacakmış gibi ışıldayan bir Nisan güneşi, üzerinde Taffarel yazıyor… Kaderin bu topraklara en güzel, en ebedi hediyelerinden birisi… Düzeltip ona geri yolluyoruz, çünkü en çok onun eline yakışıyor kurtarmak… |
|
|
|
|
|
#98 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Pascal Nouma
![]() Pascal Nouma’nın her anı bir festival, her hareketi gökkuşağının başka bir büyülü rengiydi. Onu yaratan Tanrı’nın gerçeküstücülüğü keşfettiği o delilik ile dahiliğin düşman ikizler kesildiği anlarda, Nouma isimli gökkuşağının tüm renkleri iç içe geçtiğinde, siyah-beyaz’ın en güzel hali olan sonsuz bir tayf bahşedildi bizlere… Onu İnönü’de, sokakta ya da televizyonda her gördüğümüz an en iyi arkadaşımızı, rahmetli babamızı görmüş gibi hissettik hep… Pascal Nouma, bizim tribünden, bizim mahalleden, bizim ailedendi… O “biz”dik, hepimiz Zenci’ydik… Futbolcuların, parası olanların elinde kölece yaşatıldığı, birer otomatik portakala dönüştürüldükleri sanal bir cennette, her kahraman gibi “psikopat” olarak addedildi. Leeds maçında dünyanın en tiksinç ırkçılarından Faşist Cephe üyesi Danny Mills’e attığı Osmanlı tokadının ya da kazanmak için her yolu mübah sayan yerel Materazzi taklidi Gençlerbirliğili Tomas’a attığı kafanın Zidane’ın insan müsveddesi Materazzi’ye attığı kafadan ne farkı var Allah aşkına? O en doğal insani tepkinin, olabilecek en çılgınca dışavurulduğu andaki psikoloji ile Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’un tefeci kadını öldürdüğü andaki psikolojisinin birbirlerine olan ikiz kardeşler misali benzerliği, tam da 21. Yüzyılın şizoid insanı değil mi? ![]() Hem de ta kendisi… Baudelaire’in çok önceden müjdelediği gibi “bir can sıkıntısı çölündeki dehşet vahası” Pascal Nouma… Asiliğin, asaletin ta kendisi olduğunu, yeşil sahalarda en yüksek sesle haykıran katıksız hayata susamışlığın ta kendisi! O Osmanlı tokadı ve Abdülcanbaz kafasından sonra “kötü adam”, “psikopat” dediler. Evet, “kötü adam”dı çünkü “kötü adam” zencilerin argosunda beyazlara isyan ederek, zencilerin sonsuz saygısını kazanan adam demekti zaten. Baba Hakkı’dan beri kim bu kadar sevildi, kim bu kadar sayıldı Beşiktaş mitolojisinde? Pascal Nouma! Çünkü Pascal Nouma, yıllardır üst üste gelen saha içi ve masa başındaki yenilgilere, ezilmişliğe, haksızlığa atılan en güzel, en siyah-beyaz tokattı. Nouma, İnönü’ye adımını her attığında o ve onu sevenler o anda kendilerini dünyadaki tüm dağları devirecek kadar güçlü hissettiler. “Psikopat” dediler ona… Bizzat kendisi de Beşiktaş’la olan sonsuz aşkının ikinci cildine başlarken “Beşiktaş taraftarını çok özledim, onları çok seviyorum… Onlar da benim gibi psikopat, sadece onlara layık olmaya çalışacağım” demişti. Biz de “onun gibi psikopat”tık, doğru. Beyaz Zenci'de ne demişti Norman Mailer: “Modern çağda psikopat diye nitelenen kişi, hakiki anlamda özgür olan insandır sadece”Başta parasından başka hiçbir özelliği olmayan plastik başkanlar ve hakem eskisi televizyon yıldızları olmak üzere tüm maskeli balocuların anti-tezidir Pascal Nouma. Ve biz onu bu kadar sevip, diğerlerinden bu kadar nefret ettiysek, biz Türkler olarak Avrupa’nın zencileri olduğumuz içindir her şeyden önce. Türkiye tarihinde, ülkemize gelen Avrupa Birliği vatandaşlarından sadece Pascal Nouma, “Ben Türküm” diyerek pasaport gişesinde sefil kuyrukların olduğu Türk Vatandaşları Gişesi’nden giriş yapmıştır. Çünkü bizzat Beşiktaş ile Leeds deplasmanına gittiğinde görmüştür, Türklere nasıl da zenci muamelesi yapıldığını… O da her zoraki göçmen zenci gibi, sadece çok iyi futbol oynadığı için asla kendisine bahşedilen pasaportunda yazan ülkeye kendisini ait hissetmemiştir. Havalimanına iner inmez İstanbul toprağını öptüğü 2005’te, Cezayirliler Paris’in gettolarını yaktığında ne demişti bize: “O mahallelerde ya Zidane olursunuz ya da arabaları yakarsınız. Ben de insanların kümesteki hayvanlar gibi yaşadığı o mahallelerde yaşarken o arabalardan yakmıştım” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Yaptığı en büyük “psikopatlık” olarak nitelenen ve kendisini ait hissettiği yerden kovulmasına sebep olan elini şortuna sokma olayında da herhangi bir Türk’ten farklı davranmamıştı ki! Biz Türkler, sokakta, evde, kahvede, her yerde tombala çekmiyor muyuz? O da öyle demişti zaten: “Sokakta herkesin yaptığı bir hareketi yaptım” Sadece kendisini kovma cüretini gösteren maskeli balocular, yani tüm aşağılık kompleksleriyle davrananlar dışarıda yapmaz o hareketi – yatak odalarında çocuğu yaşındaki kızlara yaparlar sadece… Zaten uzun bir süre bu hareketi “Antrenmandaki Sinan Engin taklidi” olarak yorumladı bazıları… Belki de hem çok daha güzel ve çok daha erkek olduğu, hem de yaşı yaşına daha çok uyduğu için sözde şeref tribününde oturan plastik başkan yerine kendisini seçen kız meselesine gönderme yaptı o kadar… O ağzından puro eksik olmayanlara, bize “psikopat” diyenlere göre, onların adi kurallarıyla oynamayan herkes psikopattır, gangsterdir. “Büyükler”in sahte cenneti ile bir türlü uzlaşamayan, yani onların bakarkör gözünde asla büyümeyen bir çocuk olan “psikopat”ın temel dürtüsü çocukluk fantezilerini yaşamaktır. Pascal Nouma, İnönü Stadı’ndaki her saniyesinde o çocukluk fantezilerinden ibarettir. Çocuklar mahallede top oynadıklarında arkadan tekme sallamazlar… Tüm uyarılarına rağmen arkadan tekme atanlar, önce tokadı yerler, sonra da bir daha o oyuna katılamazlar. ![]() O anda Mills değersiz bir böcekti çünkü karşısında rakibi olan Avrupa’nın zencileri Türkleri aşağılıyordu… Tomas da en az Mills kadar değersizdi o kafayı suratına yediğinde, hakemin görmediği anlarda rakibin anasına sövmek, arkasından diz kapağına tekme sallamak ile Ku Klux Klan’ın farkını söylesenize! Muhammed Ali’ye kadar tüm siyah boksörler özel hayatlarında birer sözleşmeli köle, halkın karşısında bir kraldı. Bunu ilk Muhammed Ali tersine döndürdü. İnönü Stadı’nda ise Pascal Nouma bu kaderi ölümsüzleştirdi. Hatırlasanıza, asker eskisi kendini beğenmiş hakem, o günlerde ilerideki muhtemel televizyon yıldızlığına yatırım yaparken nasıl da kaçırmıştı ağzından: “Beşiktaş’ın zenci futbolcusu….” Zavallı bilmiyordu ki James Brown’un harika şarkısındaki gibi en yüksek sesle biz hepimiz zenciydik ve bunla gurur duyuyorduk! Pascal, asla hakemleri tanımadı çünkü sahaya hakim oldukları ölçüde hakkaniyetten yoksundular kara gömlekli beyaz adamlar. Sahi söylesenize, neredeyse nüfusunun dörtte biri siyahi olan koskoca Avrupa’da neden nüfusun milyonda birisi kadar siyah hakem yok? O zaman tabii “psikopat”a dönüşür Pascal Nouma… Deniz Gezmiş, maaşını Amerikalılar’dan alan mahkemeyi tanımamıştı, o da “psikopat”tı. Beyaz Türklerin siyah Türklerden gaspettiği paraları gömdükleri bankaları soydu, kendi ülkesini yönetmeye çalışan Amerikan askerlerini kaçırdı, hem psikopat, hem de gangsterdi o zaman! O bağlamdaki “gangster”, modern zamanlarda kahramanın, kralın muadilidir. Asılmadan hemen önce pekala özür dileyebilir, hatta ileride bazı arkadaşları gibi o devletin vekili bile olabilirdi. Ama kendi idam sehpasını kendisi tekmeledi. O tekme kölelik ettiği sahte cennete atılan tekmeydi, gözlerini kapadı, nefesi kesildiğinde diğerlerinin cehennem sandığı cennette sonsuz hükümran oldu. Nouma da pekala, Mills’e tokadı atıp 6 maç ceza almayabilir, sonraki maçlarda yeteneğinin yarısını kullanarak bir çok gol atıp İngiltere’nin, İtalya’nın en iyi takımlarına gidebilirdi. Yıllarca bir sürü yabancı futbolcu geldi gitti ülkemize. İyi bir performans sergileyenler, hemen daha büyük paralara Beyaz Avrupa’ya geçtiler. Çoğu parasını aldıkça yüzümüze güldü, arkamızdan salladı durdu. Bizi hakir gördü, dilimizi bir tek kelimesi bile öğrenilmeye değmez bir kabile dili gibi aşağıladı, kültürümüzü anlama zahmetine bile girişmedi. Ama Pascal ne demişti bize: “Futbolcu olmasaydım, gangster olur, hapislerde çürürdüm” Futbolu bıraktığında da bizim gibi “gangster” oldu zaten ama zihnimizdeki hapishanede asla çürümedi. Yaşamlarının her anını sınırlardan ibaret bir “düzen” adlı hapishanede yaşayan ve bu sınırları ancak kendi aralarında ihlal edebilen bir halka seslenen bir sınırsızlık fantezisiydi. Beyaz bir düzenin biz siyahlara layık gördüğü köşeleri sıradanlık, boyun eğme ve unutmak olan şeytan üçgeni şeklindeki kaderden kaçarken, bizi de oradan kaçırdı, bir daha geri dönmeyecek şekilde özgürleştirdi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Buraları hiç terk etmek istemedi… Katar’a sürgüne gittiğinde attığı gollerin bir videosunu Lucescu’ya yolladı, filmin son karesinde sadece kendisi vardı, “Beni yuvama geri al” diye yalvarıyordu. Tüm siyahlar gibi her zaman kendisine bir yuva aradı, Nouma’nın yuvası İnönü’ydü. Öldüğünde bile oraya gömülmek istiyordu. Bir gün geri dönüp İnönü’nün çimlerini yiyecek, kendisini görünce avazı çıktığı kadar “Fransa’da doğdu, Beşiktaşlı oldu, helal olsun sana, Pascal Nouma” diye bağıran insanlar, içindeki asla büyümeyecek çocuğu ilk doğduğu günkü gibi ağlatacaktı. Televizyondaki aynı derebeyleri “Şov” dediler. Allah aşkına, her şeyi paraya tahvil edilebilecek bir şov uğruna yapsaydı, zar zor iş bulduğu başka bir takımda, Livingston’da oynarken “Ölene kadar siyah-beyaz” der miydi hiç? O derebeyleri, herkesi kendileri gibi sanıyordu sadece… Çünkü hiçbirisi şişkin cüzdanlarından bir zırnık bile ayırıp bizim gibi depremden çok çeken Pakistan’a ayırmazdı, o paralarla anlaşmalı maçlara bahis oynayıp kazandıklarında susarlar, kaybettiklerinde de “Türkiye’de futbol şaibeli” diye avazları çıktığı kadar bağırırlardı. Tabii ki Kızılay’ın Pakistan’a yolladığı 30 çelik evden birkaçının parasını cebinden hiç düşünmeden çıkaran Pascal Nouma’yı sevmiyorlardı çünkü o gittikten sonra Türkiye’de bize futbol diye yutturulmaya çalışılan pisliği deşifre etmişti. Sevmesinlerdi zaten… Biz de onları sevmiyorduk hiç! Ölseler üzülürdük belki ama kesinlikle ağlamazdık. Bizim Pascal ile olan aşkımız Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’indeki katıksız aşkla karşılaştırılabilirdi ancak: “Bir anı bile binlerce ömre değerdi” Pascal bize “Bir dakika daha siyah-beyaz formayı giymek için ölürüm” demişti. Onun ölüsü bile bizi diriltmeye yeter! Ona yazdığımız 2000’li yılların en güzel şarkısı “Fransa’da doğdu” diye başlıyordu. … ![]() Nüfuz cüzdanında yazana göre de 6 Ocak 1972’de Fransa’da Epinay-sur-Seine’de doğmuştu. Paris Saint Germain altyapısının en büyük yeteneğiydi. 1988-1992 arasında 37 maçta forma giydi. 1992-93 sezonunda Lille’de, 1993-94 sezonunda Caen’de kiralık olarak oynadı. Caen’de oynadığı sezon 32 maçta 7 gol atınca PSG’ye geri döndü. 1996’ya kadar PSG formasını giydi. 1996-1998 yılları arasında Strasbourg’da 57 maçta 22 gol atınca, Fransa Milli Takımı teknik direktörü Aimé Jacquet tarafından kadroya alınmak istedi ama Pascal Nouma kendini yeteri kadar Fransız hissetmediğinden olsa gerek Jacquet’ye çok sıcak yaklaşmadı. O zamanlar 1998 Dünya Kupası’nda Zidane’ın doğaüstü yetenekleri sayesinde şampiyon olan Fransa, <span style="font-weight:bold;">neredeyse bütün turnuva santrforsuz oynamıştı. Jacquet, kupanın ilk maçlarında Nouma’yı kadroya almadığı için eleştirilmiş ama Fransa’nın Dünya Kupası tarihinde kazandığı ilk ve tek şampiyonluğun harala gürelesinde her şey unutulmuştu. Ama Nouma’nın 1998-2000 yılları arasında Lens forması ile gösterdiği muhteşem performanstan sonra tartışma bir kez daha ateşlenmişti. Sonunda Jacquet, Pascal’ı tam kadroya alacakken, bizimkisi bir maçtan sonra Nouma’lığını yapmış, Jacquet “Çok iyi bir oyuncu ama aşırı hırçın” diyerek son anda onu kadro dışı bırakmıştı. Jacquet’nin “aşırı hırçınlık” olarak nitelediği olay ligde oynanan bir Lens maçından sonra yaşanmıştı: Maç esnasında kendi takımında 5 siyahi oyuncu oynamasına rağmen rakip oyunculardan birisi Nouma’ya “Pis zenci, bok rengi aşağılık köpek” demiş, adeta eceli gelen köpek gibi cami duvarına işemişti. O zamanlar Beşiktaş taraftarı ile henüz tanışmamış olan Nouma, kafası attığında rakibe kafa atmak için maç sonlarını bekliyordu. O gece de maçın sonunu beklemiş ama maç biter bitmez soluğu rakip soyunma odasında almıştı. “Nereye gidiyorsun?” diye soran çoğu siyahi birçok takım arkadaşına “Bize bok rengi diyen herifi öldürmeye” demiş ama kimse yardımına gelmeyince tek başına rakipten 16 futbolcu, 5 yönetici ve 6 teknik heyet mensubunun olduğu odaya ringe dalan Muhammed Ali gibi dalmıştı. Önce diplomatik yolu denedi: “Bana kim bok rengi dediyse öne çıksın, onu öldüreceğim sadece… Diğerlerinin korkmasına gerek yok” Ama saniyeler ilerledikçe, kendisine “bok rengi” diyen böcek bir türlü ortaya çıkmadı. Üstelik rakibin siyahi oyuncuları da bu duruma hiçbir tepki göstermemişlerdi. O anda Nouma “Fransa Milli Takımı’na da, Jacquet’ye de, Fransa’ya da, anasına da…” diyerek tam 27 kişiye saldırdı. O esnada, ırkçı böceğin korkaklığının kurbanı olan diğer oyuncular, kurunun yanındaki yaş dallar gibi Nouma yangınında yanıp kül oldular… Soyunma odasından 8 polis tarafından güç bela çıkarıldığında, her yer kan revan içinde kalmıştı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Bu maçtan sonra Nouma zaten Lens’te kalamazdı, büyük bir ceza alacağı için Fransa Ligi’nde başka takımda da oynayamazdı. İyi ki de orada oynamadı! Zaten, o ırkçı böcek yerine kendisine ceza verenlerin yönettiği bir ligde bir daha oynamak istemiyordu. Pasaportunda vatandaşı olduğu ülkenin Milli Takımı’nda oynasa da asla “Fransız” olmayacağını çok daha iyi anlamıştı. Tam da o günlerde Fransa, neredeyse 11’i siyahlardan oluşan bir takımla Avrupa Şampiyonu olup sonradan başkanlık seçimlerinde tulum çıkaracak Le Pen tarafından fazla “zenci” ve az “Fransız” olarak nitelendiği günlerde ilk kez Beşiktaş’ın adını duydu. Bu Türk takımının renkleri tam da onun ruhunu yansıtıyordu. İnönü’ye adımını attığı ilk anda Beşiktaş seyircisi ona, o da Beşiktaş seyircisine aşık oldu. O aşk her geçen saniye daha da büyüdü. İlk Nouma’lığı, sürekli Beşiktaş aleyhine haber yapan, gazetesi Beşiktaş tribünlerinde tuvalet kâğıdı muamelesi gören kanalın magazin muhabirine tekme tokat dalmak oldu. Geceyi karakolda geçirdi. Ama nedense bütün Beşiktaş taraftarları kendisini destekledi. Aynı hareketi Nouma’dan önceki gözbebeğimiz, “Seba gitsin” Ahmet Dursun bile yapsa kızardık aslında. Ne olursa olsun, Beşiktaş futbolcusuna yakışmayan bir hareketti Süleyman Seba değerleriyle yeşermiş gönlümüzde. Ama Seba gitmiş, Playboy’lar hükümdar olmuştu. Kaybolan yıllar içimizde birikmiş, her an patlamaya hazır bir volkana dönüşmüştü. Nouma, magazincilere attığı uçan tekmede o volkanın ta kendisiydi sadece… Kesinlikle profesyonel bir futbolcu gibi davranmıyor, tekmeye kafa sokuyor, hiç durmadan koşuyor, yenilgiyi asla kabullenmiyordu. Zaten ülkemizde profesyonellikten anlaşılan ahlaksızlığın en katıksız, en tiksinç haliydi. O önümüzü dahi göremediğimiz puslu havada, tünelin dibinde parlayıp içimizdeki çocuğun gözlerine yansıyan ışık gibiydi. Ne yaparsa yapsın yüzümüz gülüyor, Serdar Topraktepe’lerin, Alpay’ların binbir çabasına rağmen öldüremediği siyah beyaz ruhun vücut bulmuş haliydi. Biz ki bizim bir aylık maaşlarımızı bir gecede en adi mekanlarda bitiren gece alemcisi futbolculardan ölümüne tiksinmiştik, bir gün Nouma’ya “Diskoya götür bizi” diye tezahürat bile yapmıştık. Ben de oradaydım, sanki her an Nouma tellerden atlayıp “Hadi gidiyoruz” diyecek gibi bakıyordu bize, o her daim mahzun, dünyanın en güzel, en muzip çocuğu gözleriyle…. O gün olmasa da, diskoya olmasa da, bir gün gelecek, hepimizi Beşiktaşlıların efsanevi Kazan Meyhanesi’ne götürecekti! ![]() İlk sezonun sonunda, Tomas’a attığı kafayı bahane ederek önce onu sonra da hepimizi ağlata ağlata uzaklaştırmışlardı Beşiktaş’tan… Daha önce neler neler yapmıştı, Tomas’a attığı kafa, daha sonradan yapacaklarının yanında bardağı taşıran bir damladan bile küçüktü… Asıl neden, Seba’dan sonra “biz her şeyi biliyoruz” diye ortaya çıkan başkan ve yönetimin Süleyman Seba’nın zamanında evini ipotek ettirerek Beşiktaş’a kazandırdıklarını bir sezonda çarçur etmesiydi. Yıllardır binbir emek ile kulübün kasasına girmiş paralar, önce bir günde “beyin hastası” olduğunu keşfettikleri Nevio Scala’nın tazminatına, sonra da Fazlı, Erman gibi asla Beşiktaş formasına yakışmayan beşinci sınıf futbolcu taklitlerinin şişirme bonservislerine harcamışlardı. Nouma da sadece o yıl kendisiyle birlikte takımın en iyi oyuncuları olan Karhan, Munch gibi daha fazla maaş ödenmemek için yok pahasına satılmıştı. Nouma, 2000-2001 sezonunu Marsilya’da geçirdi ama “Fransa’nın zencileri” olarak bilinen göçmen takımı bile 24 maçta 18 gol atıp sayısız asist yaptığı Beşiktaş’tan sonra onu kesmedi, sadece 10 maçta forma giyip tek bir gole imza attı. Velodrome’da, asla İnönü’de olduğu gibi üst direğin iki kafa yukarısına zıplamadı, bir tek saniye bile savunmaya yardım etmedi. 100. yılda Beşiktaş’a dönüşü, kesinlikle bir yıl önce kendisini satanların son kozuydu çünkü 100. yıl olmasına rağmen her geçen gün artan borç batağından kurtulmanın tek çaresi olan kombineler satılmamıştı. Nouma, Atatürk Havalimanı’na üzerinde Beşiktaş forması ile inmeden bir saat önce ise neredeyse bütün kombineler tükenmişti. O sezonun başında Lucescu ile konuştuğumda Nouma için çok da istekli gözükmüyordu ama her zamanki “İnsanları ne olursa olsun kazanmaya yönelik” tavrı ve kişiliği ile bambaşka bir Nouma doğuracaktı. Ne de olsa sadece Luce, Sergen’den bile “futbol yıldızı” olarak yararlanabilmişti. İlk maçında oyuna girer girmez kendisinden “Zenci futbolcu” olarak bahseden Ali Aydın tarafından anında oyundan atılacak, bir sonraki hafta İnönü’nün her yerinde “Hepimiz Zenciyiz” pankartları açılacaktı. Ne olursa olsun biz de, o da çok mutluyduk… O sene şampiyon olmasak bile yine dünyanın en mutlu taraftarı olurduk… Şükürler olsun ki en büyük aşkımızla baş başaydık… O sezonun ortalarında bir kez daha anladık ki Lucescu yüzlerce litre Passiflora’dan, Prozac’tan daha da etkili bir sakinleştiriciydi. Nouma neredeyse hiç kart görmedi… Hatta attığı bir golden sonra gidip “ilacı”nın, Luce’nin elini öptü… Dünyanın en güzel aşk filminde bile bu kadar duygusal bir an olamazdı! İnönü’deki Dinamo Kiev maçı başladığında ise uzun bir zamandır ilk kez bir Beşiktaş maçına gitmiştim. Top Nouma’nın ayağına her geldiğinde, bütün stat aynı anda ayağa kalkıyor ve avazı çıktığı kadar en güzel aşk şarkımızı söylüyordu: “Fransa’da doğdu, Beşiktaşlı oldu, helal olsun sana, Pascal Nouma…” İkinci devrenin başlarında, Nouma’nın o olağanüstü aşırma golünü atacağı kaleye hücum ediyorduk. Nouma yine sahanın her santimetrekaresinde olağanüstü bir savaş veriyordu. Top Beşiktaş’ın sol kanadından dışarı çıkmıştı, normal şartlarda tacı atması gereken İbrahim Üzülmez her zamanki verimliliği ile gayreti ters orantılı kanat bindirmelerini yapa yapa çok yorulmuştu. Birden Nouma, Kiev cezaalanından oraya kadar geldi ve tacı atmak için topu eline aldı. O anda herkes bir daha ayağa kalktı, herkes dünyanın en ateşli sevgilileri gibi avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İlk kez bir İrlanda ya da İskoçya maçı dışında dünyanın başka bir yerinde birileri “sadece” tacı atan adamı avuçları patlarcasına alkışlıyorlardı. Yaklaşık beş dakika sonra Nouma da aşkımıza verilebilecek en güzel cevabı verdi: Aslında sadece çok yorulmuştu ve o orta saha ile ceza alanı yayı arasında aldığı topu daha fazla sürmeyip son bir can havliyle aşırtma bir vuruşla kaleye yollamıştı. Ama olanlar oldu, top İnönü’de Nouma’nın ayağına geldiğinde bir anda Hagi’ye bile dönüşebilirdi… Oldu da… Beşiktaş, daha önce yine Nouma’nın muhteşem performansı ile yendiği cihan pehlivanı Barcelona’dan sonra başka bir dünya devini, Dinamo Kiev’i yenerek elemişti. Yine o vardı! Ama zaten ona o kadar aşıktık ki, o golü atmasa bile hiçbir şey değişmezdi… Bu ruh halinin de dünyanın başka hiçbir stadında bir eşi benzeri yoktu, olmadı da… ![]() Hiç gerek yok, Pascal’ın tek tek yaptıklarını anlatmaya… Bütün o anların toplamında ortaya çıkan binlerce niteleme sıfatı ve Ahmet Hamdi Tanpınar kelimesinden kat be kat üstün ruh hali, sonsuzluğun ta kendisi. Yoksa “tombala”dan önce Fenerbahçe’ye attığı gol de herhangi bir futbolcunun ve taraftarın hayatında başlı başına bir resitaldi… Ama Nouma-Beşiktaş aşkında sadece bir noktaydı… Keşke o golü hiç atmasa, gol sevinci niyetine tombala çekmeseydi… Ya da o zamanlar Beşiktaş’ın başında olanlar Nouma’nın binde biri kadar cesur olup onu anında kombine bir biletmiş gibi satmasalardı. Bu ülkede neler neler olmuştu, oluyordu, olacaktı da… Susurluk mafyasının eski metresi kendilerini bizden daha fazla Müslüman gören “hep kendine Müslümanlar”ın gecesinde konser verip yılın annesi seçilmişti. Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en değerli insanlarından Abdi İpekçi’yi öldürenler serbest bırakılmış, hatta onlarla gurur duyulmuştu. Sokağın ortasında bir güvercin kadar savunmasız Hırant Dink’in ensesine kurşun sıkanlar baş tacı edilmiş, Dink’in cesedi bir hayvan cesedi gibi sadece bir gazete parçası ile örtülmüştü. Amerikalı bir çavuş, bir Türk subayının kafasına çuval geçirmiş, içtimalarda kendi evlatlarına kan kusturan paşalar kıllarını bile kıpırdatmamışlardı. Yetimhane çocukları, insan kılığındaki hayvanların tecavüz fantezilerinden ibaretti. Polisler suçlular, suçlular da polis olmuştu. Neler neler olmuştu, daha neler neler olacaktı! Artık kimse hiçbir şeye şaşırmıyordu. Türkiye’nin ana haber gündemindeki her olay büyük bir şaka gibiydi… Nouma’nın tombalası da en fazla hepsine göre son derece zararsız bir şakaydı. Ama Pascal’dan başka hiç kimse bu ülkeden kovulmadı. Her şey unutuldu, bir tek Nouma’nın tombalası unutulmadı. Onu sevmek için Beşiktaşlı olmaya bile gerek yoktu. Hatta birçok Beşiktaşlı için Nouma’dan sonra Beşiktaş’ı eskisi kadar sevmeye de gerek yoktu. Kulübün anlı şanlı adı şikelere, mafyaların yurt dışına firar etme maceralarına bulaştı. İnönü’ye nifak sokup küfürlerle Seba’yı yollatanlar, Nouma’nın Mills’e attığı tokat gibi tarihin affı olmayan tokadını yiyip o küfürlerin çok daha fazlasına maruz kaldılar ve Nouma olayında olduğu gibi hemen kaçtılar çocukları yaşındaki kızlara sığındılar. Beşiktaş kulübü kurulduğundan beri son<span style="font-weight:bold;"> anda kümede kaldığı yıllar dahil asla böylesine bir borç batağına saplanmamıştı. Kulüp çalışanlarına ödenemeyen maaşları Pascal Nouma’nın ödemesi ne kadar da manidar! Bizimle Kazan’da içmeye geldiğinde kendisine “Ahmet Dursun’la olmak için mi geldiniz? Yoksa İstanbul’da size hayran olan kadınlardan birisinin mi yanına gidiyorsunuz?” diye soran salaklara “Hepiniz Gay’siniz” demesi yetmezmiş gibi bir de “Galatasaray sizi istiyor, gidecek misiniz?” sorusu karşısında midesi bulanmış gibi “öğğğ” yapması! Ne desek boş! Pascal’ın midesini bulandıran Galatasaray değildi asla, Beşiktaş’ta bu kadar sevilen, böylesine sembol olmuş bir adamın ezeli rakibine transfer olma düşüncesi(zliği)ydi. Nouma’nın kitabındaki ahlaksızlığa, profesyonellik diyorlardı buralarda… Ama 10 puan öndeyken karşılıklı katakullilerle sadece şampiyonluğu değil, kulübün ruhunu satanlar profesyoneldi! Kulübün antetli kağıtlarını mafyaların hizmetine sunanlar profesyoneldi. Nouma değildi, Nouma bizim tribünden, bizim mahalleden, hepimizin en yakın arkadaşıydı. 2005-06’da Port Vale’de, 2007’de Katar’da ve Burundi’de oynarken de Beşiktaşlıydı Nouma… Nouma Beşiktaş, Beşiktaş da Nouma görmesini, hissetmesini bilene… Hepimiz Nouma’yız, Beşiktaş’ız… Onu gönderip geri almayanlar sadece Beşiktaş’ı parası ile gasp edenler, gelene paşam gidene ağam diyenler… Beşiktaş asla onlara kalmayacak, hep bizim olacak… Ölünce bizi de İnönü’ye gömün, Pascal Nouma’nın yanı başına… |
|
|
|
|
|
#99 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Recep Çetin
Yıllardan 1990… 12 Eylül darbesinden sonra bir Tanrı’ya bir de Beşiktaş’a inanmakla yetinen bir baba, siyah-beyaz özenle yetiştirdiği oğlunu ilk kez deplasmana götürür… Hem de Bolu’ya… Futboldan hazzetmese de eşinin kendisinden sonraki en büyük aşkını sevmeye çalışan, zaten başka bir şansı olmayan anne de “Bolu güzel yer zaten” deyip peşlerine takılır… Zaten o yıllarda Metin vardır, Feyyaz vardır, Ali Gültiken vardır… O zamanlar moda kolej takımıdır, mafya menajer takımı değil! Güzel yüzlü, okumuş, nesli tükenmekte olan eski İstanbul beyefendilerinden Süleyman Seba’nın öz oğullarıymış gibi davranan 11 pırıl pırıl genç ve daha 10 sene önce kümede zar zor kalan bir takımın önlenemez yükselişi… O zamanların en gözde televizyon dizisi “Kartallar Yüksek Uçar”… O haftasonu Bolu deplasmanına gidilmez de ne yapılır ki Kenan Evren’lerin 10 metrekareye indirgediği yaşamda? Anne, Metin’le, Feyyaz’la tanışmak istemektedir. Beşiktaş’ın kamp yaptığı otele gidilir. O zamanlar televoleler, magazin sapkınlıkları zihinlerimizi iyiden iyiye iğdiş etmemiştir. Şampiyon olan takım o sezonun sonunda olacağı gibi Layla’ya, Reyna’ya para saçmaya gitmez, TRT 1’e çıkıp oturduğu yerden el çırparak “Civelek” türküsünü söyleyerek kutlama yapar… Süleyman Seba’nın İngitere’den gelen kayınbiraderiymiş gibi kişiliği ve yöneticiliği ile kendisine benzediği Gordon Milne, tatlı sert bir disiplin anlayışı uygulamaktadır. Maçtan önce oyuncular, eşleri, arkadaşları ile otelin çevresindeki ormanlık alanda turlamaktadırlar. O hayata en güzel siyah beyaz gözlüklerle bakan baba ve peşinde sürüklediği anne gibi birkaç aile daha oyuncularla hatıra fotoğrafları çektirmek için otelin çevresinde mevzilenmişlerdir. Beklemekten sıkılan ve oyunculardan sadece Metin ve Feyyaz’ı bilen anne, babanın ceketini çekiştirir: “Gel bak, şuradaki takunyalı komiye soralım oyuncular nerede?” Baba kafayı kaldırır ve takunyalı komiyi görünce hemen ceketini düzeltir ve eşinin kulağına eğilir: “Ne diyorsun sen ya? Ne komisi, Recep o Recep Çetin, savunmanın belkemiği” “Takoz Recep mi?” Tabii ki Takoz Recep! Ben şimdi diyeceğim ki Beşiktaş savunmasında bıraktığı boşluk asla doldurulamadı. Bazılarınız bana diyecek ki “Bırak Allah aşkına, orta yapardı gol olurdu, ne boşluğu?” Hem de öyle bir boşluk ki anlatabilecek kelimeleri bulmak, cümleleri kurmak en az Recep Çetin’in karşısında sol açık ya da santrfor oynamak kadar zor! Ne demişti Lineker 8-0 rezaletinin rövanşı 0-0 bitince: “Beni dünyanın en çirkin adamı tuttu. Öyle bir tuttu ki bir tekme bile atmadı, bir dirseğe bile yeltenmedi sadece beni marke etti. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.” Ah, o dünyanın en çirkin adamı sağ kanattan ayrıldığından beri de biz uzun süre kendimizi o kadar çaresiz hissettik ki, bir bilsen Lineker! Dünyada ondan başka yere düştüğü zaman, ellerinin üstünde koşmaya devam eden ikinci bir futbolcu daha yoktur. Ondan başka hangi yıldız futbolcuya “takoz” diye hitap ederseniz size Goikoetxea’nın Maradona’ya, Massing’in Caniggia’ya, İtalyan savunmacıların Ronaldo’ya yaptıklarını yapar… Ama söz konusu “takoz” Recep Çetin ise, bir pazartesi günü antrenmandan sonra oto sanayi sitesine gidip, kendisinden daha büyük bir takozun üstüne yatıp gülümseyerek poz verir. 90’ların vahşi neo-liberalizminin arabesk versiyonu Özalizm’in en insafsız yaşam şartları altında dilencinin aldığı sadakadan az paraya çalıştırılan tornacılara cebinde ne kadar para varsa dağıtır, üstelik onlar da kendisine “Takoz Abi” diye hitap ederler ama o değil kızmak daha da fazla gülümser… “Recep sana çirkin diyorlar?” sorusuna cevabı daha da anlamlıdır: “Ben kendi çapımda yakışıklıyım. Ayrıca Fenerli Ümit yakışıklıysa ben Alain Delon’um!” ![]() Bence de Recep kendi çapında son derece “yakışıklıdır”. Ondan başka (imza verirken gözüne kalem girip antrenmanda bir hafta sadece düz koşu yapması hariç) asla sakatlanmamış ikinci bir savunma oyuncusu var mıdır allah aşkına? Ya da orta diye yaptığı top çataldan döndüğünde başlayan kontra atakta kendisinden 30 metre ilerideki rakip forveti kendi ceza alanına girmeden yakalayabilen ikinci bir canlı var mıdır? Bence gayet “yakışıklı” adamdır Recep Çetin… Bir kez olsun ne herhangi bir takım arkadaşı ne teknik direktörü ne de herhangi bir rakibi ile en ufak bir tartışma yaşamamış onun tipinde ikinci bir oyuncu gelmiş midir bu dünyaya? En fazla kafası kızdığında maçın bitiminde Kosice-Beşiktaş maçından sonra olduğu gibi hakeme elini uzatır, hakem de elini uzattığında aniden elini çeker ve saçını tarar: “Zıttt Erenköy!” Futbolun yarısı savunma, savunmanın da yarısı kademeye girmekse o zaman Recep Çetin derim ben size… Recep Çetin varken bilirsiniz bir de Naumoski vardı Efes Pilsen’de… Kimse ama kimse, her türlü ikili üçlü sıkıştırma ile bile durduramazdı Naumoski’yi… Bir gün bir Efes Pilsen-Beşiktaş maçında Naumoski yine basketbol sanatının tüm hünerlerini sergilerken, arkadan birisi bağırmıştı, sonra basket sahalarında adına tezahürat yapılan ilk futbolcu olmuştu Recep Çetin: “Vereceksin Recep’i başına, ne Naumoski kalır ne Efes!” Hatta sevgili Vedat Okyar bir keresinde yine çakırkeyif maç yorumlarken Recep’in kademeye girme yeteneği hakkındaki en unutulmaz yorumu yapmıştı: “Recep bugün Gökhan’ın, Ulvi’nin hatta sol bekteki Kadir’in bile kademesine girdi. Hatta zaman zaman oyundan düşen, aşırı baskıdan bunalan önlibero Zeki’yi bile rahatlattı kademeleriyle. Beşiktaş taraftarı kalbini ferah tutsun: Bizim Recep icabında tribünlerdeki taraftarın bile kademesine girer başları sıkıştığında…”1965 yılında Sakarya’da dünyaya gelmiş, futbola Sakaryaspor altyapısında başlamıştı. Boluspor’da hızı ve markaj yeteneği ile dikkat çektikten sonra 1988-89 sezonunda Beşiktaş’a gelmişti. Geliş o geliş, 10 yıl hiç durmadan Beşiktaş formasını giydi. 4 Lig, 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 Başbakanlık Kupası ve 5 TSYD Kupası şampiyonluğu yaşadı. 274 lig maçında sadece 4 gol attı. Ama attığı her gol jeneriklerin değişilmezlerine girdi. En fanatik Beşiktaşlılar, Feyyaz ve Ali’nin toplam 4 golünü ancak hatırlarlar ama Recep’in 4 golünü de asla unutamazlar. Hele bir tanesi vardı ki, dünyada bir tek o atabilirdi. O yıllarda Beşiktaş’ın en büyük kâbusu Bursaspor’du… Tüm sezon herkesi alaşağı eden Beşiktaş, Bursa karşısında nedense hep çok zorlanırdı. Ama bir gün bu zor günler öyle bir golle bitti ki bir daha Bursaspor uzun zaman kendine gelemedi. Maçın sonlarına yaklaşıyorduk, Beşiktaş şampiyonluk potasından düşmemek için mutlaka gol atmalıydı. Gordon Milne gibi tutucu bir teknik adam bile Bursa kilidini açmak için her türlü fanteziyi denemiş, Feyyaz ile Ali bütün bir maç hiç durmadan çapraz koşular yapmış, Rıza Çalımbay en az 20 tane eşsiz lezzetteki muz ortalarından açmıştı. Hatta Şifo Mehmet’i, Zeki’si kaleyi her gördüklerinde tüm sezon atmadıkları kadar harika şutlar çıkarmışlar ama yine de kilit kırılmamıştı. Artık herkes doldur boşalt’ın kısır döngüsüne sıkışmış maçın son düdüğünü bekliyordu. Tam o esnada, herkesin umutlarının tamamen tükendiği anlarda Recep aniden orta sahanın biraz ilerisinde topla buluşmuş, top Recep’in ayağına geldiğinde birçok Beşiktaşlı çoktan maçın bittiğine inanmıştı. Ne de olsa ne zaman top rakip sahanın sağ kanadında Recep’in ayağına gelse spikerlerin söyleyeceklerini herkes biliyordu: “Recep çok hızlı, kimse tutamıyor, Recep hızla ilerliyor, kimse karşısında duramıyor, Recep şut ve taç!” Ama bu kez Recep topu fazla sürmedi, her zamanki gibi aniden binlerce ışık hızı yılı hızlanmadı da… Birden topu sadece yürümek için kullandığı sol ayağına alıverdi. O anda o toptan gol çıkma şansı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme şansından bile daha azdı. Ama bir anda Salvador Dali’den beri gelmiş geçmiş en gerçeküstücü tablo ortaya çıktı. Tribündeki ve televizyonların başındaki herkese göre “takoz” orta yapmıştı ama Recep kendinden son derece emindi: “Kalecinin diğer köşede olduğunu gördüm, ben de vurdum, sol ayağımla mı, sağ ayağımla mı attım hatırlamıyorum, o ayrı!” ![]() Belki sahiden de kaleye vurmuştu, kim bilir? Ya da her attığı golde olduğu gibi orta yapmıştı ama 1991-92 sezonunda Samsunspor’a attığı golü bir yıl evvel o zamanların en klas golcüsü Romario bile atamazdı. Bu golü sadece bizler görebilmiştik, akılla kavranabilecek bir şey değildi, sadece gol olduğuna ve Recep’in attığına inanmakla yetindik. Ama 5 kez Ümit, 1 kez Genç, 7 kez Olimpiyat olmak üzere toplamda 69 kez giydiği Türkiye Milli Takımı formasıyla attığı sadece 1 gole tüm dünya tanıklık etme şansını yaşadı. O gün 14 Aralık 1994, Euro 96 elemeleri maçı, kendi sahamızda İsviçre’yi ağırlıyoruz. Müzmin olduğu ölçüde sadece Hababam Sınıfı beden maçlarında yapılacak komiklikteki savunma hataları ile 2-0 yenik duruma düşmüşüz. O zamanların modası 3-5-2. Bizim orta beşlinin sağında da Recep oynuyor (bir karşılaştırma için not düşelim Almanya’da Reuter, İngiltere’de Anderton, Brezilya’da Cafu kendi orta beşlilerinde Recep’le aynı pozisyonda oynamaktalar). Maçtan önce Sabancı, İsviçre’ye gol atan ilk oyuncumuza Toyota vereceğini açıkladığından mı artık, yoksa Recep’in maçtan sonra dediği gibi “Bizim forvetlere kızdım, kaleye vurdum” dediğinden mi bilemiyoruz. Ama tek hatırladığım Recep orta sahanın çok az ilerisinden o efsane vuruşunu yapmadan önce eliyle diğer oyunculara “İçeri girin” işareti yapmış olması. Belki de sahiden de içinden “Bakın şimdi takozlar, gol nasıl atılır, görün öğrenin” demişti. Bu kez sağ ayağı ile klasik falsosuz, hatta bu sefer futbol biliminde yeri olmayan yarı ters falsolu bir vuruşu yaptığında, radyodaki yorumculardan birisi “Ama böyle emanet mandaya vurur gibi vurulmaz ki” demişti. Ama o anda o vuruş nedense bana Commodore 64’ün efsanevi oyunu Emyln Hughes Soccer’daki joystick’i hafif geriye ve yana çekerek yapılan, kalecinin kurtarması imkansız olan vuruşları hatırlatmıştı. Sonuç da tıpkı Emyln Hughes Soccer’daki gibiydi, top filelerde milyonlarca Türk ayaktaydı. Topu her kaleye vurmaya çalıştığında “Atma Recep, din kardeşiyiz” diye onla alay edenler bile küçük dillerini yutmak üzereydiler. O gün 2-1 yenilecektik, çünkü Recep ikinci kez öyle bir vuruş yapmayacaktı! O gol, Eurosport tarafından o hafta elemelerinin golü seçilecekti. Tabii ki Recep’i pek de yakından tanımıyorlardı. Ama onu en yakından tanıyanlar da adı kadar eminlerdi o golü sadece Recep Çetin atabilirdi, bir başkası değil. Yıllar sonra geçtiğimiz sezon Liverpool’lu Alonso benzer bir gol attı, ama o gol bile Recep’in bu efsanevi golünü jeneriklerden silemedi. Tamam kabul ediyorum, boş kaleye bile olsa, Recep’in ayağına o noktada topu verseniz bir gol daha olması biz Türklerin uzaya insan göndermesi kadar zor bir şey! Ama belki de o uzay mekiklerine Recep Çetin vursaydı, bugün Amerika’yla Rusya ile aşık atıyorduk uzay konusunda! O yılların vazgeçilmez esprisiydi İnönü’nün: “Aman arabayı stattan uzağa bıraktın değil mi? Recep orta falan yapar, araba tuzla buz olur!” Sahiden de her maç o efsanevi sıfır falso ortalardan mutlaka birisi stadın dışına gider, her Beşiktaş maçında mutlaka top değiştirilirdi. Ama mutlaka o ortalardan bir diğeri de kaleyi bulur, ya kaleci son anda kornere çelerdi, ya da top çataldan dönerdi. Böyle böyle Türk futbol literatürüne yeni bir vuruş çeşidi, yeni bir kavram kazandırdı Recep Çetin: “Orta şut karışımı vuruş” Recep Çetin’in eşi benzeri asla olmayacak olan olağanüstü markaj, kademe, orta şut karımı vuruşlarının yanı sıra bir başka özelliği de Türk futbol literatürüne geçmiştir. Adeta kendisine “takoz” diyenlere gününü göstermek, aslında savunmada oynamak zorunda olduğu için vuruş tekniklerini fazla gösteremediğini ispatlamak istermiş gibi her maçta bir röveşatası vardı Recep Çetin’in. Normalde kafa ile uzaklaştırabileceği bir uzun topu aniden röveşata ile kapalının hemen önünden taça yollar, her maç sanki önceden söz vermiş gibi tekrarladığı bu hareketi ile tüm tribünler tarafından ayakta alkışlanırdı. Skora en ufak katkısı yokmuş gibi gözüken bu hareketler aslında hem tribünleri hem de takımı ateşler, en kötüsü aşırı baskı altında oynanan bir maçta hem oynayanların hem de seyredenlerin rahatlamasını, oyundan zevk almasını sağlardı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Yine böyle bir gün, 19 Eylül 1990 akşamı, Recep unutulması imkansız bir vuruşla yine olağanüstü bir gole imza atacaktı. Beşiktaş, Malmö deplasmanında o yılların en iyi takımlarından olan İsveç temsilcisine kök söktürüp maçı 2-2’ye taşımışken, son 10 dakikada adeta kendi sahasına hapsolmuştu. O yılların Recep-Kadir-Ulvi-Gökhan dörtlüsü Türkiye’nin en iyi savunması olsa da her klasik Türk savunması gibi yan toplarda Avrupa’nın diğer takımlarına göre olağanüstü bir zaaf yaşıyordu. Bunu bilen Malmö sürekli kanatlardan yükleniyordu. Ancak savunmanın sağında Recep olduğu için onlar sol açık yerine sağ açıktan kanat organizasyonları yapmayı tercih ediyorlardı. Son 3-4 topta Recep birkaç kez topu kafa ile uzaklaştırmıştı. Bu maçta henüz o meşhur röveşatalarından birini atmamıştı. Malmö’nün 1.90’lık ikiz kuleleri karşısında hava toplarında Recep bile zorlanmaya başlamıştı ve artık röveşata zamanıydı! Sağdan gelen ortaya Recep öyle bir yükseldi ki ve topa öyle bir röveşata-vole karışımı vuruş yaptı ki o top Beşiktaş kalesine değil de Malmö kalesine girmiş olsaydı Maradona’dan sonra asrın golü olurdu! O topa kaleci Engin Yörükoğlu olağanüstü bir planjon yapmıştı ama yetmemişti. Maçtan sonra dönüş uçağında Recep’in Engin’e söyledikleri ise en az o gol kadar unutulmazdı: “Yahu Engin alem adamsın! Bir de topu çıkaracakmışsın gibi doksana atlıyorsun, sen benim şutumu çıkarabilir misin Allah aşkına?” Çıkaramazdı! O topu Engin değil, Schmeichel hatta Ümit Aktanca söylersek “Bütün Maykıllar gelse” çıkaramazdı. Belki Recep o golü kendi kalesine atmasaydı, Beşiktaş rövanşta 2-0 öne geçip 2-2 berabere kalarak elenmezdi. Ama olsun, hiç kimse o zaman Recep’e kızmadı, şimdi de kızmıyor. Hatta gülümseyerek, neşe ile hatırlıyoruz. Eğer hata ise hataydı, ama asla bu yüzden Recep Çetin’e kızamazdı. Sadece o maçta o ana kadar savunmada gösterdiği insanüstü performans ile Beşiktaş’ı maça ortak etmiş, Teknik kapasitesi o sahadaki tüm İsveçliler’den yüksek olsa da rakiplerinin yarı hızında olan libero Gökhan Keskin’in zorlandığı anlarda yaptığı kademe hamleleri ile dört yıldızlık oynamıştı. O zamanlar kendi kalesine attığı gol yüzünden gazeteler bir yıldızını silseler de şimdi o maç için ona beşinci bir yıldızı vermek gerek. Dünyada kendi kalesine gol atıp, taraftarları tarafından hedef tahtası olmayan başka hangi oyuncu vardır ki? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Tabii ki bir tane daha yok, olmayacak da! Bizler normal hayatımızda, futbolcu olmamamıza rağmen dizimizin ön çapraz bağı sakatlandığında aylarca yataktan kalkmaz en az 6 ay değneklerle dolaşırken, o tam 6 sezon kopuk çapraz bağ ile oynamış, bir gün bile halinden şikayet etmemiş, tek antrenmanı kaçırmamıştı. Televole saçmalıklarında, “Futbolcular Hükümeti” yapmışlar, ona da akılları sıra çok esprili bir şekilde “Orman Bakanlığı”nı layık görmüşlerdi. Bir de bize sorsanıza, Recep Çetin ne bakanı olur, ne olmaz! Bizim için Recep Çetin demek emek demektir… O Beşiktaş formasına öyle bir ter döktü ki kimse o 2 numaranın sırtından emeğin ölümsüz sıcaklığını çıkartamaz asla! Onu en son Beşiktaş PAF Takımı’na olağanüstü başarılar yaşatıp anlamsız bir şekilde görevden alındıktan sonra gördüm. BJK TV’ye çıkmıştı, kimseye kırgın değildi, arka fonda o efsanevi 11’in resmi vardır, şimdi Türkiye Ligi’nde herkesin içselleştirdiği değer(sizlik) yargılarıyla bakılınca o resim, Salvador Dali tablolarından bile daha gerçeküstücüydü. O tablonun hemen altında, Recep Çetin konuşuyordu, “emekli takoz”un söyledikleri insan kılığına girmiş milyonlarca takozun televizyonlarda gevelediklerinin yanında Orhan Veli şiiri gibi kalıyordu: “Bir şekilde futboldan koptum ama iyi oldu aslında. Artık çocuklarım için yaşıyorum. İyi eğitim almaları, örnek insanlar olmaları için çabalıyorum. Futbolculuk ve teknik adamlık dönemlerimde bu işleri boşlamışız, onu fark ettim. Bambaşka bir dünya var kitap sayfalarında saklı. Zamanında okumam gereken ama okuyamadığım kitapları okuyorum. Şiiri çok seviyorum, en çok da Nazım Hikmet’i okumaktan eşsiz bir mutluluk duyuyorum.” Sonra bir Nazım Hikmet şiiri okuyor, hem de ezberden; benim gözlerim doluyor… Sen onları boşver Recep, sen hepsinden güzel adamsın, bütün insanlar senin gibi bir “takoz” olsalar keşke… |
|
|
|
|
|
#100 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Carles Puyol
![]() Türkiye’de futbolun, global standartlara göre Malta seviyesinde olduğu yıllardan, Nihat Kahveci’nin olmadığı yerde Selçuk Yula’ya Thierry Henry dendiği zamanlardan kalma bir futbolcu eskisi, Türk Milli Takımı’nın son anda zar zor Avrupa finalleri biletini almasının nedenini şöyle açıklıyor: “Efendim, Türkiye’de doğru dürüst savunma oyuncusu yok.” Bugüne kadar, mensubu olduğu camianın başkanını, takımın kaptanı olan milli kaleciyi dövdürttüğünde bile savunan, baş tacı eden, böylece yıllardır futbol maçlarından daha uzun süren yorum programlarında kendisine sürekli iş bulan futbol dahisi (!) şöyle devam ediyor: “Gökhan Zan, porselen bebek gibi, yere düştü mü hemen bir yeri kırılıyor, 2 ay oynayamıyor. İbrahim Toraman, Barbaros Bulvarı’ndaki trafik polisi gibi, gelene ağan gidene paşam diyerek herkese yol veriyor. Servet, kafa toplarında Allah vergisi boyunu kullanıp idare ediyor ama top yerden geldiğinde kokainmanlar gibi burnunu çekiyor, yanından geçen adamı göremiyor. Emre Aşık, 35 yaşında topa hala bomba muamelesi yapıyor… Halbuki Real Madrid’de Pungol var, o yıllardır tek başına savunma yapıyor… Bize de bir Pungol lazım” Yerden göğe kadar haklı, bize bir Pungol (!) lazım; futbolu yorumlayacak… Türk futbolunu müthiş potansiyeline rağmen gündelik manşetler uğruna Malta seviyesine indirmeye çalışan yöneticilere yalakalık yapıp televizyon yıldızlığına soyunmayacak… Çok eleştirdiği hakemler gibi gördüğünü, zihnini esir alan güç dengelerinin eyyamına kurban etmeyecek… Futbolu sadece sarı-lacivert, sarı-kırmızı ya da siyah-beyaz ne pahasına olursa olsun kazanılacak bir maç gibi değil de tüm renklerin bir araya geldiği gökkuşağı gibi bir oyun olduğunu inkar etmeyecek… İşte o zaman bizim savunma oyuncuları da Barcelona’lı Puyol gibi olacak… Şu anda dünyanın faal en büyük savunma oyuncusu olarak gösterilen Carles Puyol da Gökhan Zan, İbrahim Toraman ya da Servet gibi doğar doğmaz emeklemeye başladı, Zlatan İbrahimoviç’i marke etmeye değil… Futbola kesinlikle en fazla Servet ya da Emre Aşık kadar yetenekliydi. Ama onu büyüten futbol ülkesi Barcelona’ya asla hiç kimse sadece diğerlerinden daha çok parası var diye başkan olmadı, futbol yorumcuları da asla o başkanın paralı askeri olmadılar. Uzun vadeli, planlı, dünya standartlarını belirleyen bir fiziksel ve ruhsal gelişim süreci sonucunda Carles Puyol önce dünyanın en iyi savunma oyuncusu, sonra da Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldıran ilk Katalan kaptanı olmayı başardı. Puyol’un başarısı, taraftarıyla, yorumcusuyla, başkanıyla Barcelona’nın başarısının ta kendisi. Bugün Türk savunma oyuncularının Puyol kadar başarılı olamamalarının ana nedeni de futbolcularımızın ondan daha az yetenekli olmaları değil… 8-0’lık Liverpool hezimetinde Toraman’ın yanından geçip ağlarımıza giren her top aslında siyah-beyazlı savunma oyuncusundan çok Sinan Engin’in, Yıldırım Demirören’in, Adnan Aybaba’nın, onları seçenlerin, seçtirenlerin bacaklarının arasından geçip gitti, tarihi bir hezimet olarak filelerimizle buluştu. Tarih madalyonunun diğer yüzünde Nadal, Guardiola, Abelardo, Sergi, Ferrer gibi dünya çapında savunmacılar yetiştiren Barcelona’nın “güzel futbol” bayrağını dünyanın kalbine dikerken, bu kalibrede savunma oyuncularını ve onların en gelişmiş modeli olan Puyol’u çıkarmasından daha doğal bir şey olamaz. Nasıl dünyanın en büyük Rock yıldızları ailelerinin çocuklarına ilk doğum günü hediyesi olarak gitar aldıkları Britanya’dan, en iyi kanat oyuncuları her sokağında bir futbol okulu olan Hollanda’dan çıkıyorsa Puyol’un dünyanın halen top koşturan en büyük savunma oyuncusu olarak Barcelona’lı olması da toplumsal değerleri ve dinamikleri Türkiye’dekinden en az başka bir gezegen kadar farklı olan bir yaşam dizaynının ürünü. 13 Nisan 1978’de Katalanya’nın La Pobla de Segur şehrinde dünyaya gelen Carles Puyol Saforcada, hayatının en büyük ideali Barcelona’da oynamak olan ama asla hiçbir profesyonel futbol takımında kendisine şans bulamayan ve kulübe olan sonsuz aşkından asla vazgeçmeyen bir babanın oğlu. Baba Puyol, Cruyff’un Barcelona’ya gelişinden sonra ilk olarak futbol sahalarında sona eren Franco diktatörlüğü, henüz sosyo-kültürel alanda devam ederken, yeni doğan oğluna Barcelona’yı kuran 11 sporcudan birinin adını vererek ona parlak bir gelecek belirliyor. Şimdilerin en iyi savunmacısı Puyol’a o zaman adını veren Carles Puyol da 29 Kasım 1899’da Joan Gamper’le beraber FC Barcelona’nın kuruluşunun temellerini atan bir savunma oyuncusu. ![]() Ama küçük Carles Puyol, futbola doğduğu kasabanın takımı olan La Pobla de Segur’da kaleci olarak başlıyor. Henüz 15 yaşındayken omzundan geçirdiği sakatlıktan dolayı futbol hayatı başlamadan bitme noktasına gelmesine rağmen, o günlerde babasıyla arasında geçen diyalog hayatının kalanında yaşayacaklarının da özeti gibi: “Oğlum, ben istiyorum diye değil, eğer sen de çok istiyorsan her şeye rağmen Barcelona’da oynama hayalini gerçekleştirebilirsin.”Kaleci oynamasını engelleyen omuz, hayat boyu iyileşmeyecek olmasına rağmen, Puyol ertesi gün antrenmana gider ve forvet oynamaya başlar. Antrenörleri, Puyol’u zaman zaman orta sahada, kanatlarda ve savunmada da görevlendirir. Tam da o günlerden birinde Barcelona Oyuncu İzleme Komitesi’nden Joan Martinez Vilaseca’nın geldiği maçta hem sağ kanatta, hem de savunmanın ortasında futbol hayatının kalanında da yapacağı gibi her tekmeye kafa sokup döktürdüğünde Barcelona’ya seçilen ilk oyuncu oluyor. Barcelona Akademisi La Masia’daki ilk antrenmanda, antrenörler savunma oyuncularının bir adım öne çıkmasını istediğinde, ilk öne çıkan Puyol olur. Daha sonra orta saha oyuncularının öne çıkması istenir. Puyol yine en önde, antrenörünün karşısına dikilir. Forvet oyuncularının öne çıkmasını istediğinde yine Puyol’u gören teknik direktörleri peki sen tam olarak nerede oynuyorsun diye sorduklarında Puyol hiç düşünmeden cevabını yapıştırır: “FC Barcelona’da!” 1999’a kadar Barcelona B takımında, sahanın her yerinde aynı başarıyla forma giyerken, yaz sonunda Barcelona patronu Van Gaal, altyapı hocalarına bir sağbek, bir stoper bir de önliberoya ihtiyacı olduğunu söylediğinde antrenörlerü hiç düşünmeden “O zaman size hemen Puyol’u verelim, bir taşla üç kuş vurursunuz” dedi ve 21. yüzyılın en güzel Barcelona’sının tohumları Nou Camp’ın çimenlerine ekildi. 2 Ekim 1999’da Puyol, ilk kez Valladolid’e karşı Barcelona formasını giydi. İlk maçından itibaren Nou Camp’ın ve Van Gaal’in gözdesi olan Puyol, o sezon takımın direkt oyuncularından birisi olduğunda başta kendisi ve Van Gaal olmak üzere hiç kimse onun hangi mevkide oynadığını bilmiyordu. Uzun zaman savunmanın ortasında tek bir oyuncuya yer vererek Ajax’taki 3-1-3-3 sistemini Barcelona’ya yerleştirmeye çalışan, bu yüzden de zaman zaman sert biçimde eleştirilen Van Gaal’ın imdadına Puyol yetişir: “Guardiola gördüğüm en teknik Katalan oyuncuydu, Puyol teknik açıdan onun yanında en fazla bir İtalyan ya da Alman kadar teknikti ama Puyol futbolu savunma ve hücum olarak birbirinden kesin çizgilerle ayırmıyordu. O yüzden ilk 11’i kurarken ilk olarak onun ve Luis Enrique’nin adını yazıyordum. Çünkü sadece o ikisi savunmanın top rakip kaleciye geçtiği anda başlayıp, hücumun rakip takım kalemize yaklaştığında başladığını biliyordu. Şimdi dönüp bakıyorum da Puyol Barça ile eş anlamlı” 1999’daki El Classico’da Real Madrid karşısında sergilediği oyunla sadece Nou Camp tarafından değil tüm Katalanya ve İspanya futbol dünyası tarafından baş tacı edilen Puyol, 2000 Sydney Olimpiyatları’nda İspanya Milli Takımı ile gümüş madalya kazandı. Bunun üzerine başta Manchester United’lı Alex Ferguson ve Arsenalli Arsene Wenger olmak üzere tüm dünya çapındaki genç yetenek avcıları, Puyol’u takımlarına transfer etmek istediler. Barça yönetimi Manchester United’dan o zaman için tam 50 Milyon Euro talep ettiğinde Ferguson küplere bindi. Bugün ise Puyol’un başka bir takıma gitmesi için tam 150 Milyon Euro’luk bir tazminat bedeli talep ediliyor. O zaman Barça yönetiminin Ferguson’a verdiği cevap halen Nou Camp’taki bayraklarda yankılanmaya devam ediyor: “Puyol’u satmak, Barcelona’yı satmaktır” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() 2001’de İspanya U-21 takımı ile Avrupa 3.’lüğünü kazandığında da Barcelona geleceğini satmamaya inat etti. 1999-2004 yılları arasında tarihinin en başarısız günlerini yaşayan Barça’da Rivaldo, Cocu, Figo gibi efsanevi yıldızlar bile satılsa da “Türk yorumcuların altı üstü bir sağbek” olarak nitelediği Puyol, Barcelona ile eş anlama geldi. Bu aynı zamanda gündelik başarılar yerine istikrarlı bir geleceği hedefleyen bir kulüpten, bir anonim şirketten çok daha fazlası olan futbol takımının geleceğin en büyük takımının temellerini atmasını sağladı. Puyol, biz Türklerin hayatına 2002 Dünya Kupası esnasında girdi. Efsanevi spikerimiz Orhan Ayhan’ın anlatmakla görevli olduğu tüm İspanya maçlarını Puyol sayesinde bambaşka bir gözle izledik. 2. turdaki İspanya-İrlanda maçı Orhan Ayhan’ın açıkça tuttuğu takımı açıklamasıyla başladı: “Sayın Ahmet Üründür, ben İspanya’yı tutuyorum çünkü Puyol var, ya siz?” Neyse ki Ömer Üründül futbolun en güzel hali olan Dünya Kupası’nı izlemek isteyenlerin yüreğine su serpti: “Puyol, henüz 24 yaşında olmasına rağmen İspanya takımının ruhu… Aslında boyu 1.78 ama hava toplarında 2 metrelik birçok stoperden daha başarılı. Sürekli ayağa pas yapan, bloklar arası bağlantıyı kuran, takım arkadaşlarının kademesine girerek hatalarını örten İspanya’nın dinamosu” Puyol’u ilk kez izleyenler, bir savunma oyuncusunun nasıl takımın dinamosu olabileceğini en başta anlamadılar. Ama Puyol sadece o gün değil, izlediğimiz tüm maçlarda da takımının dinamosuydu, ruhuydu. O maçta Puyol önce karşısında oynayan İrlanda’nın en büyük kanat silahı Damien Duff’ın diğer kanada çekilmesini sağladı, sonra da bocalayan Hierro’nun yanına ortaya geldi ve 1.78’lik boyuyla gelmiş geçmiş en büyük hava topu silahlarından 2 metrelik Niall Quinn’e kafa tuttu. İspanya 10 kişi oynadığı uzatmalardan sonra maçı penaltılara taşıyıp turu geçtiğinde tüm İspanyollar Puyol’un etrafında kenetlendiler. Maçın bitiminde Orhan Ayhan’ın “Yaşasın sayın Mehmet Ürünzür, Puyol’u izlemeye devam edeceğiz” derkenki çocuksu sevincine ayrı bir anlam yüklenmiş oldu. Van Gaal’den sonraki teknik direktörler için de Puyol bir sağbek ya da stoperden çok daha fazlasını ifade etmeye devam etti. Rijkaard, Barça’nın başına geçtiğinde ilk olarak Puyol’a neyin eksik olduğunu sordu. Aldığı cevap bir dahaki sezondan itibaren oynanacak muhteşem futbolun parolasıydı: “Hiçbir eksiğimiz yok, biz Barcelona’yız. Sadece Barcelona olduğumuzu yani dünyanın en güzel taraftarlarına dünyanın en güzel futbolunu sergilemek zorunda olduğumuzun bilincine varmamız yeterli” Rijkaard ilk olarak takımda birçok harika forvet oyuncusu olduğu için yedek kulübesine mahkum kalan Iniesta’ya Puyol örneğini göstererek ondan yepyeni bir orta saha oyuncusu yarattı. 2004 yılının ikinci devresinde küme düşme hattının hemen üstündeyken birden şahlanan takım bambaşka bir futbol oynamaya başlamıştı. Bu Barcelona, Cruyff’un yönetimindeki Stoichkov’lu, Romario’lu Barça’dan bile daha güzeldi. 3’lü forvetin arkasına orta sahada Iniesta ve Deco gibi daha önceleri forvet oynayan isimleri yerleştirerek 21. yüzyıl futbolunda kimsenin cesaret bile edemeyeceği bir şeyi gerçekleştiren Rijkaard’a göre bunun sırrı yine Puyol’du: “2000 yılında Hollanda’yı çalıştırırken de benzer bir oyun tarzını benimsemiştim. Ama o kadronun takım savunması bağlamında önemli bir eksiği vardı. Barça’da ise geride Puyol’un varlığı, bizim savunma ve hücum arasındaki keskin ayrımı yok etmemizi sağlıyor. Puyol, savunmadan top çıkartırken Beckenbauer gibi sakin, birçok maçta onun başlattığı akınlarda 2 pasla gol buluyoruz. Top rakibe geçtiğinde ise savunmanın ortasında ya da sağında olsun Puyol’un varlığı bile bir kişi fazla olmamızı sağlıyor.” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() 2004-05 sezonunda Barcelona uzun yıllardır özlediği La Liga şampiyonluğunu kazanırken Puyol sadece 4 maçta forma giymedi. Bunların ikisinde kart cezalısıydı. Diğer ikisinde ise Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi’ndeki kritik mücadelelerinden önce olduğu için Rijkaard tarafından dinlendirildi. Puyol’lu Barça, 2005-6’da La Liga’da yine şampiyon olurken Şampiyonlar Ligi’nde de şampiyon olmayı başardı. Cocu’nun PSV’ye dönmesi ve Luis Enrique’nin futbolu bırakmasından sonra sadece 5 yıldır Barçalı olmasına rağmen henüz 25 yaşındayken Barcelona kaptanı olmuştu. Oyuncular arasında yapılan oylamada dünyanın en ünlü futbolcusu Ronaldinho’yu bile geçmiş, hatta bizzat Ronaldinho’nun verdiği oy farkıyla kaptan olmuştu: “Ben Ronaldinho olarak dünyanın en ünlü futbolcusu olabilirim. Ama biz Barcelona’yız ve birçok kişi için Barcelona Ronaldinho demek olsa da bizim için Barcelona demek Puyol demek” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 Barcelona taraftarı da Ronaldinho ile aynı fikirdeydi. Brezilyalı süper yeteneği bir futbol mucizesi olarak gören Barça’lılar için futbolun sonsuzluğu Puyol’du. Kaleci Valdes’in yine akıl almaz bir hatasından sonra tam gol oldu diye herkes ayağa kalkmışken herkes bir anda bütün vücudunu topun önüne atan ve topu çizgiden çevirdikten sonra kafasını direğe çarpan Puyol’un kanayan kafasını gördüler. Nou Camp’taki 100.000 kişi ayakta ruhlarının ete kemiğe büründüğü kaptanlarını alkışlıyorlardı. Ama Puyol kalkar kalkmaz, Valdes’in yanına geldi ve onu alkışlamaya başladı, o anda Nou Camp’tan “Valdes, Valdes” sesleri yükseldi. Valdes’in hemen Puyol’a açtığı top Barça hücumuna dönüştü, Puyol sıfıra inip ortasını yaptığında Eto’o Barça’nın golünü atmıştı bile. Puyol bu kez Eto’o’nun yanına koştu, önce Puyol sonra da tüm Nou Camp, Kamerunlu yıldızı alkışlıyordu. Puyol yerine döndü ve maç yeniden başladı. Puyol’un alkışlanmaya ihtiyacı yoktu çünkü o zaten Nou Camp’ın ta kendisiydi! Maç bitip Barça 5-0 kazandığında Puyol, dizlerinin üstüne çökmüş tribünleri alkışlıyordu. Maçtan hemen sonra duşunu aldı ve galibiyet primini Sokak Köpeklerini Koruma Derneği’ne bağışladı: “Barcelona bana hiç para ödemese de ben yine ölene kadar bu formayı giyerim. Bu takımda futbol oynamak bir insanın başına gelebilecek en güzel şey.” ![]() |
|
|
|
|
|
#101 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,151
Karma etkisi: 3284
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Michael Owen
![]() Gol attığında, futbol hayatımızın en şenlikli mevsimlerinden birisi olan Michael Owen kadar masumane gülümseyen kaç kişi kaldı? 1990’ların ortasından itibaren daha çok uzun boylu, geniş kaslı adamların fizik kondisyonlarının kör dövüşüne dönüşen endüstriyel futbol çağında, ayağına değdiği top altına dönüşen kaç gerçek yıldız var? Owen sayesinde Liverpool’a bir sezonda en çok kupa kazanan teknik direktörü olarak tarihe geçen Houllier yerden göğe kadar haklı: “Eğer bir sezonda 90 maç oynamanız gerekirse, Owen 91’inde oynamak ister ve hepsini de son maçıymış gibi oynar”. Belki 1970’lerin ünlü oyuncusu Terry Owen’ın oğlu olduğu için doymak bilmeyen bir futbol oynama iştahıyla dolu Michael Owen... Belki de kendisinin söylediği gibi elinden başka hiçbir iş gelmediği ve başka hiçbir şeyden zevk almadığı için: “Sahada attığım gollere bakarak herkes benim çok zeki bir insan olduğumu sanıyor. Belki saha içinde gerçekten de becerikliyim ama saha dışında çay yapmayı bile beceremem. Babam helikopter ehliyeti almak istediğimi söylediğimde ‘Sen gol atmaktan başka hiçbir şeyi beceremezsin’ deyip bana saatlerce gülmüştü” Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 İngiltere Milli Takımı’ndaki eski teknik direktörü Eriksson’un sözleriyle “Michael Owen gol atmak için” doğmuştu. 14 Aralık 1979’da, Galler sınırındaki Chester’da… Bir zamanlar Everton’da oynamış olan futbol yıldızı Terry Owen’ın beş çocuğundan dördüncüsüydü… Ama en çok o babasının oğluydu! Michael doğduğunda Ada’nın kalburüstü orta saha oyuncularından birisi olarak 300 maçta 70 gole imza atmış olan Terry Owen futbol hayatının sonbaharını yaşıyordu. Kariyerindeki beşinci ve son profesyonel takımı olan Rochdale’de oynamasına rağmen halen ilk takımı olan Everton’ı tutuyor, çocuklarını da fanatik birer Everton’lı olarak yetiştiriyordu. Tıpkı Liverpool tarihinin en efsanevi yıldızlarından McManaman, Fowler ve Rush gibi Michael Owen da doğuştan bir Everton fanatiği olarak büyüdü. ![]() O zamanlar Lineker, Liverpool’la beraber şampiyonluğun en güçlü adayı olan Everton’ın ve İngiltere’nin tartışmasız en büyük golcüsüydü. Yedi yaşına kadar futboldan çok boksla ilgilenen ve yaz tatillerini Hawarden boks kulübünde geçiren Michael Owen babasına “Ben büyüyünce Gary Lineker olmak istiyorum” dediğinde Terry Owen, oğlunun ilk kez “baba” dediği günkü kadar mutlu oldu. İlk maçlarını Chester’ın uçsuz bucaksız futbol parklarında oynayan Michael Owen, bütün maçlarda Lineker oluyor, babasının yakın arkadaşı olan antrenör Howard Roberts’tan özel dersler alıyordu. Michael Owen, henüz sekiz yaşındayken Roberts ve Terry Owen, belgelerde sahtekarlık yaparak onun Mold Alexandra’nın on yaşındaki çocuklardan oluşan minik takımında oynamasını sağladılar. İlk sezonunda 24 maçta 34 gole imza atan Owen, bir maçın ilk 20 dakikasına tam 9 gol sığdırdığında, tüm Chester gazetelerine manşet oldu: “Terry Owen’ın oğlu, babasının izinde” Roberts’a göre Michael Owen’ın diğer çocuklardan en büyük farkı zekasıydı: “Diğer çocuklar, yaşlarının da verdiği heyecanla hücumda gol için cezaalanının içine balıklama dalarken, Michael sanki profesyonel bir futbolcuymuş gibi hep doğru zamanı bekleyerek pozisyon alıyor, topla en doğru zamanda buluşuyordu” ![]() Owen 11 yaşına geldiğinde tam 97 gole imza atmış, Ada’nın en ünlü çocuk yıldızlarından birisine dönüşmüştü. O zamanlar şimdilerde Beşiktaşlı Muhammed’in yaptığı gibi sık sık gazetelere röportajlar veriyor, kameralar karşısında top sektiriyordu. Tam da o günlerde eğer kanunlar izin verseydi, Michael Owen bir Liverpool efsanesi yerine Manchester United efsanesi olabilirdi. Ferguson’un uzun süre yardımcılığını yapan Brian Kidd, bir maçın ikinci devresinde Owen’ın attığı 6 golü izlediğinde onu transfer etmek istedi. Ama o zamanlar başta İngiltere olmak üzere, her yerde çocuk futbolcu ticareti yasaktı. Yine de Owen, başta United ve Arsenal olmak üzere birçok büyük kulübün tesislerine konuk oldu, hatta o zamanlar fanatikçe tuttuğu Everton’la birkaç antrenmana bile çıktı. Ama geleceğin en büyük yıldızını 14 yaşına geldiğinde renklerine bağlayan, her hafta sonu ailesine bedava maç biletleri yollayan Liverpool oldu. Uzun zamandır kendisini izleyen ve Liverpool altyapısının Ajax kalibresinde olduğu günlerde takımın başında olan Heighway, Michael’a son model kramponlardan hediye ettiğinde Everton delisi baba Terry Owen bile Michael’ın geleceğinin Liverpool’da olduğunu kabullenecekti. Owen’ın Liverpool’a geldiği ilk günlerde kendisini ilk keşfeden bir zamanlar Kırmızıların Rush ile beraber en ünlü golcüsü olan John Aldridge oldu: “Ben Tranmere’de oynarken eski arkadaşlarımla hasret gidermek için bizim rezerv takımın Liverpool’un rezervleriyle Anfield’da oynadığı maça gitmiştim. Maçın sonlarına doğru oyuna 16 yaşında bir çocuk girdi ve top ayağına ilk değdiği anda tam 30 metreden o sahadaki en büyük yıldızın bile hayatı boyunca atamayacağı bir gol attı. Owen adını daha önce duymuştum ama ilk kez bu yaşta böyle bir yetenek görmüştüm!” ![]() Aldridge’in gördüğü sadece bir başlangıçtı. 1996 yılında Liverpool’un genç takımı ilk kez Gençler Federasyon Kupası’nı kazanırken, Owen adeta başlı başına bir takım oldu. Aynı yılın Aralık ayında, doğum gününden tam 4 gün sonra “o zamana kadar aldığım en güzel hediye” olarak nitelediği Liverpool’un sunduğu profesyonel sözleşmeyi imzaladı. 5 ay sonra Wimbledon maçında ilk kez oyuna girdikten 10 dakika sonra ilk golünü attı. Liverpool o sezonu büyük bir hayalkırıklığıyla bitirse de Owen’ı görüp büyülenen taraftarlar için yepyeni bir çağ başlıyordu: “Owen Çağı” Henüz 18’inde olmasına rağmen ilk 11’e ismi yazılan ilk oyuncu olduğu 1997-98 sezonundan Real Madrid’e transfer olduğu 2004’e kadar Owen her sezon Liverpool’un en golcü oyuncusu oldu. 1997-98 sezonuna Liverpool’un Fowler ile beraber en büyük gol umudu olarak başlayan Almanların ünlü santrforu Riedle, Owen’ı ilk gördüğü zamanı şöyle hatırlıyor: “Teknik direktörümüz Roy Evans, bana ‘Bak Karl, bu bizim genç yeteneğimiz Owen, geleceğin en büyük golcüsü’ demişti. Owen’la ilk antrenmanımdan sonra Evans’ın halt ettiğini düşündüm. Owen, geleceğin falan değil, o yılın en büyük golcüsüydü. Hayatımda ilk kez yedek kaldım” ![]() Owen’ın 23 golüne rağmen savunması bugünlerin Beşiktaş’ına ikizi gibi benzeyen Liverpool, bir kez daha şampiyonluğu kaptırdı. Michael Owen, Sutton ve Dublin’le aynı sayıda gol atarak ligin en çok gol atan üç oyuncusundan birisi oldu. Yılın En İyi Genç Oyuncusu ödülünü aldığında artık “Terry Owen’ın oğlu” değil, Terry Owen “Michael Owen’ın babası”ydı! O yaz olacaklar ise, kışın yaşananların yanında hiçbir şey değildi! 1998 Dünya Kupası’nda her zaman olduğu gibi penaltılarla elenen İngiltere, turnuvaya damgasını Owen ile vurdu. Glenn Hoddle, ilk maçlarda Owen’ı oynatmamış, Romanya maçında başı sıkıştığında 18 yaşındaki gol sanatçısını oyuna sürmüştü. Owen kısa sürede bir gol atıp bir kez de direğe takıldı, İngiltere’nin yenilmesini engelleyemese de performansıyla o kupanın en efsanevi maçı olan Arjantin-İngiltere arasındaki ikinci tur maçında kendisine ilk 11’de yer buldu. ![]() O güne kadar Arjantin-İngiltere rekabeti çoğu zaman Arjantin lehine bücür dehaların ya da Tanrı’ların elleriyle biterdi. Kazanan yine bir şekilde Beckham’ın bir anlık aptallığı sayesinde Arjantin olsa da ilk kez dünyanın geri kalanı “Owen’a yazık oldu” diyerek İngiltere’nin elenişine üzülecekti. Maçın ilk devresinde Owen’ın tüm Arjantin savunmasını peşine takarak attığı mükemmel gol, Maradona’dan beri Arjantin-İngiltere maçlarında atılan en efsanevi gol olmasının yanı sıra 98 Dünya Kupası’nın da en güzel golü seçildi. Owen, dünyaca ünlü bir futbol fenomenine dönüşürken, Maradona ile beraber dünya futbol tarihinin en büyük yıldızı olan Pele adeta büyülenmişti: “Owen, Maradona’dan beri izlerken eşsiz bir zevk aldığım en büyük yetenek!”Dünya Kupası dönüşünde, 1998-99 sezonunda Owen da Liverpool da eski tas eski hamamdı. Owen yine 23 gole imza atarak takımın en golcü oyuncusu olurken, Liverpool bir sezon önceki Kemal Sunal filmlerindeki maçlardakileri andıran savunma hatalarını tekrar ederek ligi yedinci sırada bitirebildi. Bir sonraki sezon Owen, sezonun büyük bir kısmını sakat geçirmesine rağmen attığı gollerle Liverpool’un UEFA Kupası’na katılmasını sağladı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() 2000-2001 sezonunda Liverpool yıllar sonra ilk kez Avrupa’nın zirvesine geri dönerken, sadece UEFA Kupası’nı değil, Lig Kupası, FA Cup ve Süper Kupa’yı da müzesine götürdü. Owen, tüm kupaların kazanılmasında başrolde olurken, Cardiff’te oynanan FA Cup finali tarihe “Michael Owen Kupası” olarak geçecekti. Maçın son on dakikasına Arsenal karşısında 1-0 yenik giren Liverpool’un 80 dakika boyunca sahaya koyduğu performansa göre skoru değiştirmesi imkansız gibiydi. Ama 80. dakikada Liverpool’a özgü futbol mucizelerinden birisi yaşandı. Önce Liverpool taraftarları, maçın skorunu umursamıyorlarmış gibi avazları çıktığı kadar “You’ll Never Walk Alone”u söylemeye başladı. Sonra kameralar gözleri dolarak koşmaya başlayan Owen’ı gösterdi. Maç bittiğinde Owen kısacık bir süreye sığdırdığı iki gollük resitalle kupayı Liverpool’a getirmiş, taraftarlara haykırıyordu: “Asla yalnız yürümeyeceksiniz” ![]() 2001-02 sezonun başında Liverpool, Owen’ın golleriyle önce lig ve kupa şampiyonlarının karşılaştığı Charity Shield’ı, sonra da Avrupa Süper Kupası’nı kazandı. Kızıllar, İngiltere tarihinin bir sezonda 5 kupa kazanan ilk takımı olurken, Owen Süper Kupa Finali’nde dize getirdiği o zamanların en iyi kalecisi Bayern’li Kahn’ı tam bir hafta sonra kaleci olduğuna pişman edecekti. İngiltere, yıllardır bir türlü yenemediği Almanya’yı hem de Münih’te 5-1’lik tarihi bir hezimete uğratırken, sahada hat-trick yapan Owen’ın gol bienali vardı. Yıl sonunda Michael Owen, o zamanlar Hamburg’da oynayan Keegan’dan tam 20 yıl sonra Avrupa’da Yılın Futbolcusu seçilen ilk İngiliz olurken, aynı zamanda bu ödülü alan ilk Liverpool’lu futbolcu oldu. Ama Owen’a rağmen, Liverpool bir türlü özlediği Altın Çağı’na dönemedi. Houllier, Owen’la beraber en güzel futbol rüyalarının ideal forvet ikilisini oluşturan Fowler’ı satarak tarihi bir futbol günah işleyecek ve oynattığı aşırı defansif futbolla beklentilerin çok uzağında bir Liverpool izlettirecekti. 2004’te Owen, Liverpool’dan ayrılıp R.Madrid’e transfer olduğunda bazı taraftarlar duygusallıklarına yenilip Owen’ı ihanetle suçlasalar da Owen’ın Liverpool’dan kopmasına sebep olan süreçte Houllier çok daha fazla suçluydu. Takım birçok maçta 10 kişi geriye kapanıp, hızına ve zekasına fütursuzca güvendiği Owen’a kamikaze toplar atarken, son yıllarda kırmızı formayı şereflendiren en büyük futbol sanatçısının üstünde akıl almaz bir baskı yarattı. Bu oyun tarzında etkisizleşen ve rakip savunmaların insafına terk edilen Owen’ın belki de bir yerden sonra futbol oynama iştahını kaçırdı. ![]() Aldridge’in de altını çizdiği gibi Owen, Liverpool’dan para için ayrılmamıştı. Ama Real Madrid, Owen’ı sadece daha fazla forma satmak ve transfer şampiyonu unvanını korumak için almıştı. Owen, neredeyse Real formasıyla oynadığı her maçta gol attı. Raul ve Ronaldo’yu sadece formalarının arkasında yazan isimlerinde görürken Owen’ı sürekli gol atarken görüyor, iflah olmaz Barçalılar olsak da içten içe mutlu oluyorduk. Ama R.Madrid, Owen’ı satışa çıkardığında pusuda içten içe hissettiğimiz daha acı bir şey vardı: Bir daha asla hiçbir şey 1998 yazındaki gibi olmayacak, Owen Liverpool’dan başka hiçbir yerde özlenen Owen olamayacaktı. O yazdan 7 yıl sonra 2005 yılında Owen “mecburen” Newcastle’a imza attığında, daha önce Liverpool’a dönmek istediğini açık açık söylemişti. Ama R. Madrid’e 8 Milyon Euro’ya sattığı eski oyuncusunu tam iki katına geri almak istemeyen Liverpool yönetimi, gözlerimizin içine baka baka İspanyol takımına 16 Milyon Euro ödeyen Newcastle United’a gitmesine göz yumdu. Kazanan bir kez daha Real Madrid, kaybeden de futboldu! ![]() Söz konusu Owen olduğunda form geçici, klas daimiydi. Ama Newcastle’daki futbol kaosu daha da daimiydi. İlk maçlarında üst üste hat-trick’ler yapan ama sonra sakatlıkların da etkisiyle bekleneni veremeyen Owen, başka bir formayla Anfield’a çıktığında ne yuhalandı, ne de alkışlandı. Liverpool kırmızısı gözlerle olsa bile yine de Owen’ı goller atarken görmek çok güzeldi. Üst üste sakatlığında, taraflı tarafsız tüm futbol yüreklerinin içi cızladı. Newcastle, İngiltere Milli Takımı’na davalar açacak, daha önce masal gibi gollerle eşanlamlı olan Owen, “milli takım mı kulüp mü” tartışmalarının ortasında kalacaktı. Youtube’de yayınlanan videolardan birinde, Liverpool taraftarları Newcastle başkanından Owen’ı geri istiyorlardı. Başkan Sheppard sinirden kıpkırmızı olup “İsterseniz onu sırtımda Anfield’a kadar götürürüm, yeter ki müşteri çıksın” diyor, Owen’ın menejerinin tanıdığı en paragöz adam olduğundan yakınıyordu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=146574 ![]() Bize göre Owen, Liverpool’dan sonra kimseye yar olamadı. Belki de üst üste yaşadığı sakatlıklar bir nevi Anfield lanetiydi. Yine de her seferinde düzelip gollerini atmaya başladığında, kalbimizdeki futbol aşığı çocuğa 1998 yazındaki gibi göz kırpıyor, kimseye söylemesek de onu gol atarken görünce o yazki kadar olmasa da mutlu oluyorduk. Liverpool 2005 yazında İstanbul’daki gelmiş geçmiş en güzel Şampiyonlar Ligi Finali’ni kazandığında Owen, R.Madrid’in yedek kulübesinde oturmuş boynu bükük bize bakıyordu. Ama hepimiz de biliyorduk ki Liverpool, Owen’dan sonra bir kez bile İngiltere’de şampiyonluğa oynayamamıştı. Bir yerden sonra boynu büküklük karşılıklıydı. “Her şeye rağmen mutluyum” diyordu, “Neredeyse bir yıl sahalardan ayrı kaldıktan sonra sakatlığımı atlattım. Keegan’la işlerin düzeleceğine inanıyorum. Capello beni yedek bıraktı ama herhalde beni tanıdığı ve başka oyuncuları görmek istediği için böyle yaptı… Helikopter ehliyeti de aldım. Antrenmanlara helikopterle gidiyorum, hatta babamı da götürüyorum” ![]() Büyük ihtimalle mutluydu, ona inanıyorduk; You’ll never walk alone” söylendiğinde gözü dolan adamdan bir an bile şüphe duymadık. Ne de olsa her hafta dünyanın en güzel kadınlarından biriyle olabilecekken, ilkokul aşkı Louise ile evlenmiş, bir sürü çocuk yapmıştı. Değil bira, kahve içerken bile görülmüş değildi. Pro Evolution Soccer’ın son kapağında yine sıcak sıcak gülümsüyordu. Ama onu dünya gözüyle bir kez daha Liverpool formasıyla göremedikten sonra biz onun kadar mutlu olamayacağız. Bunu en iyi onun bildiği Anfield’daki son maçında tribünlere bakışından okunuyor. Ve o da biliyor ki Newcastle başkanına gerek yok, biz onu Newcastle’dan Anfield’a kadar sırtımızda taşırız. Yeter ki geri dönsün! Brad Friedel’ın dediği gibi top Anfield’da Owen’ın ayağına değdiğinde altına dönüşür. ![]() |
|
|
|
|
|
#102 |
|
Cool Çırak
![]() Kayıt Tarihi: Nov 2009
Üye numarası: #391136 Yer: Fяσм HєLL
Mesaj sayısı: 43
Karma etkisi: 0
![]() Karma: 10
|
Stefano ve Zidane Madrid efsaneleri..
|
|
|
|
|
|
#103 |
|
Daimi Üye
![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jun 2010
Üye numarası: #460749
Mesaj sayısı: 419
Karma etkisi: 3653
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 365112
|
Türkiyeden Çıkmamış Bi tane Dünyaca Ünlü Birisi Gerçekten Çok acı ...
|
|
|
|
|
|
#104 |
|
Administrator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Dec 2004
Üye numarası: #1
Mesaj sayısı: 6,011
Karma etkisi: 9649
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 963591
|
Akın Sel'in Beşiktaş idmanlarına çıkması ile ilgili başka kaynaktan alıntı yapılmış olan paragraf Akın Sel tarafından yalanlanmış olup silinmiştir.
|
|
|
|
|
|
#105 |
|
Cool Üye
![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jul 2011
Üye numarası: #551066 Yer: heryer
Mesaj sayısı: 112
Karma etkisi: 1
![]() Karma: 10
|
Ryan giggs tek geçerim küçük bir ülkeden öyle yıldız olmak kolay değil
|
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| davidbrownfootball, davidbrownnostalji |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
