Tarihi GizemlerAztlân ve Aztek Göçü Efsanesi (1.Bölüm) Zaman: İÖ 13-15. yüzyıllar Mekân: Meksika Vadisi Ülkenin sakinleri olan diğerleri gibi bu insanlar da, Aztlân adlı ve yaşadıkları yerdeki Yedi Mağaralar'dan ayrıldılar. Aztlân,
Konu ESTERGON tarafından açılmış, 67299 kişi tarafından görüntülenip, 197 yanıt almış.
|
Özel Yazılım Trojan+, güncellemeli ve garantili. Sadece 690TL! Kredi kartınıza 12 taksit kolaylığı!
|
|||||||
Tarihi Gizemler konusundaki toplam yorum: 197, okunma sayısı: 67299. |
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
#31 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Aztlân ve Aztek Göçü Efsanesi (1.Bölüm) Zaman: İÖ 13-15. yüzyıllar Mekân: Meksika Vadisi Ülkenin sakinleri olan diğerleri gibi bu insanlar da, Aztlân adlı ve yaşadıkları yerdeki Yedi Mağaralar'dan ayrıldılar. Aztlân, "Beyazlık" ya da "Balıkçılların Ülkesi" demektir. FRAY DIEGO DURAN, 16. YÜZYIL. Aztekler ve müttefikleri 15. yüzyılda ve 16. yüzyıl başlarında orta ve güney Meksika'da bir imparatorluk kurdular, imparatorluk, Hernân Cortes'in İspanyol Seferi sonunda, ancak yüz yıl yaşadıktan sonra yıkıldı. Günümüz Meksika ulusal efsanelerinde, Aztekler, kahraman yerli geçmişi ve yabancı istilasının trajedisini temsil edecek biçimde popüler hayal gücünde idealleştirilmiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Aztek başkenti Tenochtitlan'ın İspanyol sömürgesi Mexico City'ye dönüştürülmesi ve çağdaş milletin başkenti olmaya devam etmesi Aztekler'i İspanyol öncesi kolektif 3000 yıllık kültürel mirasın en önemli temsilcileri olarak diğer kızılderililerin üzerine çıkarmaktadır. Codex Boturini'den bu sayfalarda, Aztekler'in bir gölün ortasında bir ada olan Aztlân'dan göçmeleri resmedilmiştir. EFSANENİN KÖKENİ Aztekler nereden gelmişlerdir? Aztek kaynaklarına dayanılarak hazırlanan ilk sömürge tarihçeleri, resimli belgeler ve arkeolojik kazılar Aztekler'i tarihsel bir kesinlikle ancak 13. yüzyılda Meksika Vadisi'ne kadar izleyebilmiştir. Kökenlerinin coğrafi bölgesi hâlâ çözümlenmemiş bir muammadır. Aztekler'in, 13. yüzyılda kuzey çöllerinden Meksika Merkez Yaylaları'na göçen göçebe avcı ve kısmen çiftçi kabilelerden biri oldukları anlaşılmaktadır. Efsanelerde çıkış yerleri olarak kuzeyde Aztlân'dan, "Balıkçıl kuşlarının yeri"nden söz edilmektedir. Aztlân bir göldeki bir ada tepe olarak tanımlanmaktadır. Aztekler yaratılış zamanında orada topraktan ve mağaralardan çıkmışlardır. Bir gün gelmiş oradan ayrılmaya karar vermişler, kanolarına binip karaya çıkmışlar ve uzun göçlerine başlamışlardır. Çok geçmeden Meksika "ay insanları" diye bir grup kendilerine katılmıştı (ondan sonra Meksika-Aztekleri adını almışlardır). Başlarında reisleri Huitzilopochtli ("Soldaki Sinekkuşu") vardı. Bu daha sonra, rahipler tarafından taşınan kutsal bir simge olarak görülmektedir. Göç devam ederken rahipler Huitzilopochtli'nin kabilenin ne yöne gideceği hakkındaki kehanetlerini sözlü olarak ifade etmekteydiler. Huitzilopochtli'nin mucizevi doğumu, göçten önce gerçekleşmişti. Efsaneye göre yaşlı rahibe Coatlicue, Coatepetl ("Yılan Dağ") tepesinde bir tapınağı süpürürken gökten bir tüy topu düşmüş ve kendisini Huitzilopochtli'ye hamile bırakmıştı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Coatlicue'nin oğulları Centzonhuitznaua ("dört yüz" yani çok) ve büyük kızı Coyolxauhqui annelerinin hamileliğini öğrenince kızmışlar ve onu öldürmeye karar vermişlerdi. Silahlı düşman dağa tırmanmaya başlamıştı. Huitzilopochtli birden yüreklere korku salan, doğaüstü güçlü bir savaşçı olarak doğmuştu. Bir "Ateş yılanı" atarak Coyolxauhqui'yi delmiş ve başını kesmiş, gövdesini dağdan aşağı atıp parçalamıştı. Sonra Centzonhuitznaua'yı kovalamış, hiç acımadan hepsini öldürmüştü. Kabile göçe devam ederken bazı yerlerde yıllarca kaldığı oluyordu. Yine konakladıkları bir yerde muhalif bir grup kabileden koptu. Kabile, 10. yüzyıl Tolteca-Chichimecaları'nm daha önceki göç hikâyesinde de yer alan Culhuacan-Chicomoztoc Dağı'nda da durakladı. Aztekler Meksika Vadisi'ne gelince, Chapultepec pınarları yakınlarına yerleşmek istediler. Burada bir savaş daha yapıldı ve Huitzilopochtli düşman reisini öldürüp kalbini göl kıyısındaki bataklığa attırdı. Ama bataklığa atılan kalp, göçebe kabilenin daha sonra büyük piramitlerini yapıp başkentleri Tenochtitlan'ı kuracakları yere düştü. Burası efsanelerde, beyaz ardıçlarla ve söğütlerle kaplı bir alan olarak tarif edilir. Anlatılanlara göre, bir derede beyaz yılanlar, kurbağalar ve balıklar yüzüyordu. Bir başka hikâyede suları kara ve sarı renklerde olan iki dereden söz edilir. Aslında bu görüntüler Historia Tolteca-Chichimeca'da yer aldığından, daha eski kaynaklardan alınmadır. Aztekler sonunda bir kaya üzerindeki kaktüsün üstüne konmuş bir kartal gördüler. Bu, Huitzilopochtli'nin, kabilenin yerleşeceği kehanetinde bulunduğu ve uzun zamandır aradıkları noktaydı. Bu olay, Aztek takvimine göre "2 ev" yılında gerçekleşmişti ki, bu da Hıristiyan takviminde 1325'e tekabül ediyordu. |
|
|
|
|
|
#32 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Aztlân ve Aztek Göçü Efsanesi (2.Bölüm) GERÇEĞİ GERÇEK OLMAYANDAN AYIRMAK Bu efsanevi olaylardan ne anlam çıkarabiliriz? Aslında Aztekler'in Meksika Vadisindeki ilk yılları çok farklı bir tablo çizmektedir. Aristokrat bir hükümdar ailesi olmayan barbarlar olarak aşağılanan ve diğer eski kentli topluluklar tarafından yenilgiye uğratılan kabile, sazlıklar arasına kaçmak zorunda kalmıştı. Ancak dirençli ve girişimci insanlardı. 1428 yılı geldiğinde kentli hayat biçimini benimsemişler ve Tetzcoco ile Tlacopanlar'la ittifak kurmuşlardı. Güçler dengesini ustaca dengeleyerek yaptıkları fetihlerle Tenochtitlan'ı Meksika'nın en korkulan ve en zengin kentine dönüştürmeyi başardılar. Hükümdar Itzcoatl çok geçmeden yeni bir tarihi kimlik belirleme ihtiyacını gördü. Toplanan meclis karanlıkta kalmış geçmişlerini, varolan kabile göç hikâyelerini, katlanılan aşağılanmaları ve saygın ataların eksikliğini gözden geçirdi: Bütün bunlar yeni imparatorluk statüsü için kabul edilemez şeylerdi. Eski belgeler yakıldı. Çok tanınmış efsanevi olayları içeren yeni ve "resmi" bir tarih hazırlandı, Huitzilopochtli tanrılaştırılmış Aztek koruyuculuğuna yükseltildi. (Solda) Yenilgiye uğramış Coyolxauhqui: Büyük Tenochtitlan Tapınağı'nda bulunan bir heykel. (Sağda) Aztekler'i Tenochtitlan başkentlerini kurmaya götüren alamet: Bir kaya üzerindeki kaktüse tünemiş bir kartal (Codex Mendoza'dan). Bu "resmi" metinleri inceleyen araştırmacılar Aztlân'daki başlangıcın Guatemala, Meksika'nın içleri kuzeybatıdaki Michoacan ve kuzeyde New Mexico'ya yayılmış göç hikayeleriyle uyumlu olduğuna dikkat etmişlerdir. Olay uzak bir ülkede ya da kuzeyde bir gölde yeni bir çağ ile başlar. İnsanlar genellikle toprağın altından ya da sudan çıkarlar. Bir anlaşmazlık ya da savaş sonunda bir Tanrı ya da Tanrıça'nın önderliğinde göçe çıkılır. Göçen gruba başkaları katılır ve doğaüstü bir lider ya da ulak göç yolunu gösterir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Böylece resmi Aztek göç hikâyesi de varolan örnekleri yansıtmaktaydı ve Aztlân da belirli bir coğrafi mekândan çok Aztekler'in yarattığı bir efsane mekânıydı. Bu neden Aztlân'ı bulma çağdaş çabalan hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Huitzilopochtli'nin "babasız" doğumu ve düşmanlarını öldürmesi, Aztekler'in "yasal" bir aristokrat soyun eksikliğini kapamak için konulan bir efsane olarak görülmektedir. Huitzilopochtli'nin zaferini kutlamak için Büyük Tenochtitlan Piramiti, efsanevi Coatepetl Dağı'nın simgesi olarak inşa edilmiştir. En tepede Mezoamerikan tarımsal Yağmur Tanrısı Tlaloc'un tapınağının yanında Huitzilopochtli'nin tapınağı vardı, aşağıda da Coyolxauhqui'nin parçalanmış cesedinin heykeli duruyordu. Aztekler böylece cesaret, gurur ve yıkıma odaklanan savaşçı kültürleri için bir esin kaynağı yaratmışlardı. (Solda) Aztekler'in Tenochtitlan başkentlerini kurmak için çıktıkları efsanevi göç yolu. (Sağda) Çifte tapınaklarıyla Büyük Tenochtitlan Piramiti. Ancak eski Meksika'da en azından İÖ l. binyılda orta yayla havzalarının kentli insanlarıyla kuzeyin kurak bölgelerinin kavimleri arasında ilişkiler olduğu gerçeği vardır. Aztekler'in bu geniş bölgeden oldukları düşünülebilir ve Aztekler kent hayat biçimine ne kadar alışmış olsalar da, geçmişlerini tümüyle unutacak insanlar değillerdi. Bu nedenle Aztlân'ın araştırılması, bir zamanlar Birleşik Devletler'in güneybatı çölleri ile Meksika yaylaları arasında yaşayan pek çok toplum arasındaki kültür tipinin araştırması ve bu insanların eski ve çağdaş Meksika tarihine nasıl biçim verdikleri sorununun araştırılması olarak görülebilir. Düzenleyen ESTERGON : 15-10-2006 at 15:17. Sebep: Fotoğraf ekledim. |
|
|
|
|
|
#33 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Düş-Zamanı Anıları Zaman: Ebedi Mekân: Avustralya Avustralya Aborijin sanatı bütün dünyaya sunulmuş dünyanın son büyük sanat geleneğidir. WALLY CARAUNA, 1993 Avrupalılar 1788'de Brîtanya Birinci Filosu'nun Botany Körfezine çıkmasıyla Avustralya'yı ele geçirdiklerinde, ülkeyi kendi Avrupalı değerlerine göre biçimlendirmişlerdir. Avrupalılar kıtanın haritasını çıkarmışlar, devasa araziyi tarlalara ve çiftliklere bölmüşler, sanki boş bir toprakmış gibi doğal yerlerine İngilizce adlar vermişlerdir. Aynı kültürel gelenekten arkeologlar ise, Aborijinler'in Avustralya'ya yerleşme tarihlerini tespit için ciddi bir kaygı içinde olmuşlardır. En son tahminleri 60.000 yıl ya da daha öncesidir. Avustralya Aborijinleri'nin bazı konularda kendi görüşleri vardır. Yeryüzünün yaratılıp düzenlendiği, dere ve tepelerin yapıldığı, insanların kendi ülkelerine yerleştirildikleri Düş-Zamanı'ndan bu yana, burada olduklarını bilip söylemektedirler. Bu Aborijin kavramını ifade için kullandığımız "Düş-Zamanı", onların orijinal dillerinde kullandıkları sözcüğe göre, hiç de uygun bir çeviri değildir. "Düş", farklı ve doğru olan gerçekliğe uyanacağımız maddi olmayan bir dünyayı ima etmesiyle, elbette yanlış bir sözcüktür. " Zaman" da, geçmişte olan ve şimdiki zamandan ayrı olan belirli bir dönemi akla getirdiği için, tamamen yanlış bir sözcüktür. Düş görmenin ayrılmaz bir parçası, burada olmanın "her zamanlığı", nesnelerin oldukları ve olmaları gerektiği gibi olmalarıdır. Zaman, yani ölçülmüş kronolojik zaman, zaman içinde değişiklik -arkeolojinin ve batı ampirik biliminin bu merkezi dayanakları- Aborijinler'in kastettiği zaman kavramının içine girmez. (Solda) Düş-Yeri, her zaman değilse de, genellikle resimde görülen bu doğal kireçtaşı kayası gibi manzaranın belirgin bir noktasıdır. (Sağda) Ngalyod (Gökkuşağı Yılanı), Bruce Nabegeyo (1995). Gökkuşağı Yılanı, Düş-Zamanı hikâyelerinin başlıca unsurudur. Bu modern resimde Gökkuşağı'nın başı, yaratıkların en güçlüsü olan tuzlu su timsahının başı olarak resmedilmiştir. DÜŞ-ZAMANI SANATI Eski Avustralya Aborijinleri, eski kaya resimleri ve kaya oymalarıyla resimli bir kayıt bırakmışlardır. Resimlerdeki hayvanların ve kuşların çoğu bugün o topraklarda bulunmaktadır: Brolga ve krokodil, miğferli kakadu, Düş-Zamanı hikâyelerinde önemli olan yaratıklardır. Sık rastlanan bir motif, kimi zaman bir çalı hindisi izi kadar küçük, kimi zaman bir emu ya da daha da büyük olan kuş izleridir. Bu sonuncular büyütülmüş emu izleri midir? Kimbilir belki de daha büyük bir kuşun izidir. Aşırı büyük ve insan ayağı biçiminde izleri de vardır. Kuzey Avustralya'da Kakadu Milli Parkı ile çevresindeki bölgedeki kaya resimleri, en azından 4 bin yıllık, büyük bir olasılıkla çok daha eskidir. Daha eski resimlerde, 20. yüzyılda yalnızca Tasmanya'da kalan keseli, etobur Tasmanya kaplanlarının pek çok resmi vardır. Avustralya kıtasında bir zamanlar varolan kaplan, insanların Güneydoğu Asya'dan köpek getirmesinden bu yana kaybolmuştur. Bu köpekler vahşi dingolar olmuş ve daha orta boylu bir yırtıcı hayvan olarak kaplan soyunu tüketmiştir. Dingonun Avustralya'ya geldiği dönemde Tasmanya, Buzul Çağı sonrasında deniz düzeyinin yükselmesiyle anakaradan ayrılmış olduğundan, hayvan Tasmanya'da yaşamaya devam edebilmiştir. (Solda) Avustralya'da kaya resmi, yaşayan bir gelenektir. Kakadu Milli Parkı'ndaki bu büyük fresk l960'larda eski resimlerin üstüne yapılmıştır. (Sağda) Avustralya kayalarındaki insan ayak izleri, zamanın eskiliğini taşımaktadır. Bazılarının üzerinden daha sonra beyaz boyayla geçilmiştir. Orta Avustralya'da yakın zamanların "nokta resimleri"nin temeli, eski kaya resimleridir. ESKİ GEÇMİŞİN KAYITLARI Dingoların Kuzey Avustralya'ya 4 bin yıl önce geldiklerini tahmin ediyoruz, bu yüzden Tasmanya kaplanlarının resimleri, soyu tükenmiş bir türün resimleridir ama yalnızca o süre içinde tükenmiş olan bir soyun. Ancak Kakadu Milli Parkı'nın bile dışındaki ıssız "taş ülkesi"nin tepelerindeki bir resim, çok daha eski bir şeye işaret etmektedir. İyi tasvir edilmiş ve iyi korunmuş olan bu resimde, Tasmanya kaplanı ya da bir kanguru ya da çağdaş bir keseli türü olmadığı kesin bir yetişkin ve bir yavru yaratık vardır. Bunun küçük ön ayakları (ve keseliler gibi) eli andıran atileri vardır. Ortasında sanki gövdesinin altından sarkan iri ve sivri memeleri vardır. (Oysa keselilerin memeleri, yavrularının büyüdüğü kesenin içindedir.) Küçük ya da yavru olanda da buna benzer bir şey görünmektedir. Yoksa bu yaratık bir megafauna mıdır? Kimileri bunun yalnızca Palorchestes adı verilen ve yalnızca bulunabilmiş fosil kemiklerinden tanınan bir yaratık olduğu görüşündedirler. Ne yazık ki, bugüne kadar bu resimlerden yalnızca bir tanesini biliyoruz. Ancak yüksek kayalık bölgede daha başkaları bulunabilir. Buralarda resimlerle dolu sayısız kaya mağarası bulunmaktadır ancak bunlar fazla ziyaret edilmemiş ve kaya sanatı bakımından tam olarak araştırılmamıştır. Düş-Zamanı hikâyelerinin başlıca figürlerinden biri, ülke içinde dolaşırken yeryüzüne biçim veren ve dramatik izini kayalar ve dereler ve göller oluşturarak bırakan Gökkuşağı Yılanı'dır. Gökkuşağı Yılanı, çağdaş Avustralya pitonlarından bile daha büyük yılanların anısını mı taşımaktadır? Aborijinler'in sel ve kabaran sular hikâyeleri, Buzul Çağı'nın sonunda yükselen deniz düzeyinin insanları daha eski bir kıyı şeridinden içerilere ittiği zamanların anılarını mı korumaktadır? Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Bu konuda, denizin yükselişinin zamanının tespit edildiği Kakadu Milli Parkı'nda, yükselmenin son aşamalarından kalma bir kaya resminde, ilginç bir ipucu verilmektedir: Denizin o yükselmesi anında, "kıyı insanları"nın daha önce içerilere yerleşmiş olan "taş insanları" ile yeni ilişkilere girdiklerini ve savaştıklarını gösteren resimlerin sayısında da kesinlikle bir artış vardır. Eh, işte bu da yorumlanması gereken bir başka ipucudur. (Solda) Orta Avustralya'dan bir churinga. Düş-Zamanı'nın atalarının bu kutsal nesnelere dönüştükleri düşünülmektedir. (Sağda) Başını yukarı ve sağa çevirmiş, yavrusu sağında duran bu garip yaratık soyu çoktan tükenmiş megafauna olabilir. |
|
|
|
|
|
#34 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Dil Nasıl Gelişti? Zaman: 0,5-1 milyon yıl önce Mekân: Afrika Dil kültürel bir yapı değildir... o beyinlerimizin biyolojik yapısının belirli bir parçasıdır. STEPHEN PINKER, 1994. Birbirimizle konuşmak, bizim yapabileceğimiz en basit ve en karmaşık şeylerden biridir. Konuşmak bir zahmet gerektirmez, üstelik keyif verir. İnsan olmanın ve toplumun katılımcı bir üyesi olmanın bir parçasıdır. Biz bir tür olarak en derin duygularımızı, bilgi ve anlayışta ilerlememizi ve çoğunlukla da, günlük yaşantımızın önemsiz şeylerini iletmek için dili kullanırız. İletişim kurduğumuzda evrimin en şaşırtıcı ürünlerinden birini -dili-kullanmaktayız. Çıkardığımız seslerin pek çoğu genelde benzersizdir. Her biri sahip olduğumuzun farkına bile varmadığımız gayet karmaşık gramer kurallarına uygundur ve toplumun sıradan bir üyesinin emrindeki 60 bin kelimelik bir dağarcıktan seçilip alınır. Dilsiz bir hayatı hayal bile güçtür ve insanlar konuşamadıkları zaman sözlü kelime kadar karmaşık işaret dilleri kullanırlar. İnsanın ses kutusu ya da gırtlak, insanlarda şempanzelere oranla boyun anatomisinin daha alt kısmındadır. Bu durum şempazenin çıkarabileceği sesleri kısıtlar. Gırtlağın aşağı kayması dilin gelişmesinde önemli bir gelişme olmuştur. Evrimle ilgilenen biri için konuşulan belirli bir dil, dili konuşma yeteneği kadar ilginç değildir. Çin'de doğmuş bir çocuğu alıp İngiltere'ye yerleştirirseniz akıcı bir İngilizce konuşan biri olarak yetişecektir. Evde Çince, okulda İngilizce konuşuluyorsa, çocuk iki dilli olacaktır. Bunun nedeni bütün dillerin temelde benzerlikleri olmasıdır. Bebekler, hayatlarının ilk yıllarında karşılaştıkları dilleri öğrenmek için programlanmış beyinlerle doğarlar. Çocuk ikinci yılında günde en az on sözcük öğreniyor ve bunları, karmaşıklığı ve içeriğiyle anababasını çoğunlukla şaşırtacak cümleler içinde birleştiriyordur. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Hayvansal iletişimin başka hiçbir sisteminin, insan dili ile uzaktan yakından bir benzerliği yoktur. Kuş cıvıltısı, maymun bağırmaları ve karınca pheromone'ları çok gelişmiştir ama hiçbirinin gelecekteki ya da geçmişteki olaylara, o anın dışında olup bitenlere ya da belki yalnızca hayalde olanlara gönderme yapma olasılığı yoktur. Yaşayan en yakın akrabalarımız olan şempanzeler bile ses ve jestlerle iletişim kurarlar ve laboratuvardaki sembolleri kullanmayı öğrenebilirler. Bilimadamları yıllardır şempanzelerde insansı bir dil parıltısı görmek için uğraşmışlardır ve bunlardan çoğu da, böyle bir şeyin olmadığı sonucuna varmıştır. Şempanzelerin birkaç yüz "sözcük" ten fazlasını öğrenemedikleri ve kendi çıkardıkları seslerin "gramer" karmaşıklığının sözcüklerin çok basit bir sıralanmasından ileri gidemediği anlaşılmıştır. Beş milyon yıl önce Doğu Afrika ormanlarında yaşayan insan atalarımızın da şempanzeler kadar "dil" yetenekleri olduğu tahmin edilmektedir ki, bu da konuşma dilleri olmaması demektir. Birbirleriyle sesle ve işaretlerle iletişim kuruyor olmalılardı. Buradan insan diline geçiş, herhalde çok ağır olmuş ve bir tek "dil-benzeri" geçiş adımından çok, 130 bin yıl önce türümüz Homo sapiens'in ortaya çıkışıyla tam karmaşık modern bir dille sonuçlanan küçük adımlarla gerçekleşmiştir. (Solda) İsrail'in Kebara Mağarası'ndaki bir mezarlıkta, 1963'teiyi korunmuş bir Neanderthal iskeleti bulunmuştu. (Sağda) Sue Savage-Rumbaugh ve sözlü İngilizce'yi epey anlayan Panbanisha adlı bir bonobo. DİLİN ÖN KOŞULLARI Dilin evrimi, sesleri anlamak ve çıkarmak için gerekli sinir sürecini üstlenebilecek kadar büyük bir beyne sahip olmaya bağlıydı. Ancak ne kadar büyük bir beyin gerektiği pek kesin değildir. Örneğin, şempanzelerin ve australopithecus'ların 450 çelik beyni yetersiz görünmektedir, ancak 1,5 milyon yıl öncesinin Homo ergaster'i 900 cc'lik beyniyle yeterli beyin gücüne sahip görünmektedir. Sinir bağlantıları o sırada henüz gelişmemiş olabilirse de. Homo ergaster, dilin evrimi için iki diğer ön koşula daha sahipti: İki ayak üzerinde duruyordu ve et yiyordu. İki ayak üzerinde yürümek ve koşmak, bu tür hareketleri idare etmek için yüksek derecede denetimli bir soluma sistemi gerektiriyordu. Bu, konuşulan dilin özelliği olan, çok sayıda farklı ses üretmek için de gerekliydi. Ataları gibi çok miktarda tohum, sap ve kök yemek yerine et yiyen Homo ergaster'in dişleri de küçüktü. Bu da dile, dudaklara ve yanaklara daha çok esneklik verdiği için çok geniş bir ses yelpazesi imkânı sağlamaktaydı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Homo ergaster'in büyük beyni, iki ayaklılığı ve küçük dişleri, dil ile ilgisiz nedenlerle evrim geçirmiş olmalıdır. Ancak bütün bunlar olana kadar dil evrimi gerçekleşemezdi: Bunlar evrimin gerekli ön koşullarıydı. Sesli ve jestli iletişim bir kere yerleştikten sonra, giderek sıklıkta ve karmaşıklıkta artarak daha geniş bir sözlük ve daha gelişmiş bir gramer oluşmuş olmalıdır. Avların yerini ya da alet yapımını daha etkili olarak iletebilen bireylerin ve diğerlerinin seslerini daha iyi anlayanların avantajlı oldukları tahmin edilebilir. Ancak ilk dil, duygu iletmekte ve özellikle toplumsal ilişkiler kurmakta da kullanılmış olmalıdır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Günümüz antropologlarının bazıları, konuşmanın kökeninin dedikodu olduğuna inanır: Dil, giderek genişleyen grupların kopmalarını önleyen "tutkal" olmuştur. Bazıları dilin, bireyin zekâsıyla gösteriş yapma yolu olduğunu düşünmektedirler: Tıpkı tavuskuşlarının dişilerine parlak tüylerini göstermeleri gibi, eski erkek ve kadınlar da karşı cinse gösteriş yapmak için giderek artan ve bir dereceye kadar gereksiz sözcükler kullanmayı benimsemiş olabilirler. Dilin ana işlevlerinden biri, başkalarının zihinlerini insanın kendisi gibi düşünmeye yöneltmek olduğundan hitabet yetenekleri önemli olmalıydı. (Solda) Daha önceki insan akrabalarına kıyasla küçülmüş azı dişleriyle Homo ergoster'in alt çenesi. Dişlerdeki bu değişiklik diyetle ilişkiliydi ve bunun bir yan ürünü de çeşitli sesler çıkarabilmek olmuştur. (Sağda) Bu, boğazımızda bulunan ve ses sistemimize ilişkin yumuşak dokuların bağlı olduğu ilk dil kemiğidir. DİLİN EVRİMİ Dil için bu ayıklayıcı baskıların insan evriminin hangi aşamasında en önemli olduğu konusu da belirsizdir. İnsan anatomisinin sözlü dil yeteneğini yansıtan temel unsurları ne yazık ki yumuşak dokular ya da beyindeki sinir devreleri olup, bunlar arkeolojik bir iz bırakmazlar. Bu nedenle insan sesini şempanzeninkinden ayırt etmek için gırtlağın ne zaman boyuna indiği ya da insanın hızlı konuşma seslerini ne zaman algılayıp bunları işitilebilir farklı sözcükler halinde ayırabildiği bilinmemektedir. İnsan beyninin 600 ile 200 bin yıl arasında büyümesi ve 1200-1500 cc boyutlarına erişmesi, beyinde konuşma için yeni devreler yaratmış olabilir. Ancak dilin evrimi diğer idrak yeteneklerinden ayrı olarak gelişmiş olamaz, bilinç ve yaratıcı zekâ gibi şeyler, birbiri üstüne eklenmiş olmalıdır. Ne de olsa insan, aklındakinin ne olduğunu bilmediği takdirde düşündüklerini söylemesinin bir anlamı olmayacaktır. 90 bin yıl öncesinin kemik zıpkınları ve Güney Afrika mağaralarının 120 bin yıl önceki aşı boyaları kanıtlarının ışığında, ilk Homo sapiens'm konuşma dili olduğu kuşkusuzdur: İnsanların neyi neden yaptıkları hakkında konuşmadan, vücutlarını boyamaları ve karmaşık aletler yapmaları düşünülemez. Ancak diğer insan soyları da bazı konuşma yetenekleri geliştirmiş olmalılardır. Neanderthaller'in anatomik kanıtları onların, gelişmiş dil kullanıcıları olduğunu akla getirmektedir. İsrail'de Kebara Mağarası'nda bulunmuş (yaklaşık 63 bin yıl öncesine ait) bir dil kemiği, bizimkinden pek büyük bir farkı olmayan bir ses sitemini göstermektedir. Ancak Neanderthaller'in çağdaş insanlar kadar geniş bir sözlük ve karmaşık bir gramer geliştirip geliştirmedikleri tartışmalıdır. Böylece dilin evrimi uzun ve yavaş bir süreç olmuştur. Nihai kökleri bugün maymunlar tarafından kullanılan iletişim sistemlerinde yatmaktadır. Yerleşmek için ön koşullara, birbirleriyle ilişkisi olmayan talihli oluşumlara ve sonra da üremede avantajlı olmak için hem ses çıkaran hem de anlayan bireyler için ayıklamacı baskıların olmasına gerek vardı. Bu baskılar herhalde büyük toplumsal gruplar içinde yaşamayla, yiyecek bulma ve elde etme sorunlarıyla ve alet yapımı hakkında iletişim kurmayla ilişkiliydi. İyi bir tahminle en az 250 bin yıl öncesinin büyük beyinli insanlarının, gelişmiş avcı-toplayıcı olmasının yanı sıra ateşli birer dedikoducu olduğu da söylenebilir. EFSANELER... Eskiden, dilin tanrısal bir kökeni olduğuna inanılır ve dilin "Allah"ın insana verdiği nimetlerden" biri olduğu varsaydırdı. Tevrat'ta Âdem, Allah'ın yardımıyla yaratıkları adlandırmıştı. Hindulara göre dili Tanrı İndra, İskandinav mitolojisine göre ise rünik alfabeyi bulan Tanrı Odin yaratmıştır. Tevrat'ta, başlangıçta bütün dünyanın "dilinin bir, sözünün bir" olduğu belirtilir. Ama insanlar gökyüzüne ulaşacak bir kule (Babil Kulesi) yapmaya kalkışınca Tanrı onların dillerini böler ve böylece ortaya, birbirlerini anlamalarını önleyen çok sayıda dil çıkar. Arap inançlarında da, yazıyı ve dili Âdem'e veren Tanrı'dır. |
|
|
|
|
|
#35 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Piramitlerin Gizemleri Kahire de bulunan Keops Piramiti'nin 12 ton ağırlığında iki buçuk milyon taş bloktan oluştuğunu, günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımının 664 yıl süreceğini, piramitin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böldüğünü ve piramitin dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunduğunu, yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 verdiğini, taban alanının yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini, biliyor muydunuz? * Piramitlerin inşa edildiği taşları temin etmek için en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir. * Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir (Doğduğu ve tahta çıktığı günler). * Mumyalarda radyoaktif madde bulunuyor. Bu yüzden mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür. * Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır. * Kirletilmiş suyu, birkaç gün pramit in içine bırakırsanız suyu arıtılmış olarak bulursunuz. * Pramit in içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir. * Bitkiler pramit in içinde daha hızlı büyürler. * Pramit in içine bırakılmış su 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir. * Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku yapmadan pramit içinde mumyalaşır. * Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir pramit in içinde daha cabuk iyileşme eğilimi gösterir. *Pramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde birkaç tur attılar. Ancak içlerini göremediler. *Pramitlerin içi yazın soğuk, kışın sıcak olur. ALINTI |
|
|
|
|
|
#36 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Neanderthaller'e Ne Oldu? (1.Bölüm) Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Neanderthal dünyasının boyutları. Varlıklarının büyük bir bölümünde kuzeybatı Avrupa buzullarla kaplıydı Zaman: 250 bin-28 bin yıl önce Mekân: Avrupa ve Batı Asya ...bunlar ne Homo erectus'un "yeni ve gelişmiş" biçimleriydi ne de Homo sapiens'in kaba prototipleri. Bunlar kendileriydi: Neanderthaller'di yani aile tarihimizi en çok zenginleştiren özel, başarılı ve şaşırtıcı insan gruplarından biri. ERICK TRINKHAUS VE PAT SHIPMAN, 1992. Neanderthaller'in başına gelen, yeryüzünde yaşayan sayısız türün çoğunun başına gelenlerden farksızdır: Soyları tükenmiştir. Bunda olağandışı bir durum yoktur ve insan evrimi hakkında daha çok bilgi elde ettiğimizde, Neanderthaller'in aynı kadere uğramış çok çeşitli insan tiplerinin ve insanın atalarının yalnızca en sonuncuları olduğunu öğrenmekteyiz. Ancak Neanderthaller hakkında şaşırtıcı ve olağandışı olan şey çok yakınlarda, yalnızca 30 bin yıl önce soylarının tükenmesi ve böylece de gezegenimizde soyumuzun tek canlısı olarak bizim türümüzü, yani Homo sapiens'i bırakmış olmasıdır. En yakın akrabalarımız şempanze ve goriller de içinde olmak üzere, bütün diğer hayvan tiplerinin en az iki türünün yaşadığı düşünülürse, bu gerçekten olağandışıdır. Ayrıca, her şey Neanderthaller'in lehlerineydi: Çağdaş insanlar kadar büyük beyinleri, Buzul Çağı ortamında yaşamaya çok uygun fizyolojileri vardı, gayet karmaşık taş aletler yapıyorlardı ve büyük hayvanları avlayabiliyorlardı. Ancak Avrupa'da ve Batı Asya'da 200 bin yıldan fazla yaşadıktan sonra nüfusları giderek azaldı ve sonunda soyları tükendi. Onların başına ne geldiği, arkeologlar ve antropologlar için hâlâ önemli bir soru olma niteliğini korumaktadır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 (Solda) İlk tanımlanan Neanderthal kafatasının çizimi. Kafatası l856'da Almanya'da Neander Vadisi'nde bulunduğundan Neanderthal adı verilmiştir. (Sağda) Homo sapiens ile Neanderthaller arasındaki anatomik ve fizyolojik farklılıklar, farklı hayat biçimlerini ve evrimsel ortamlarını yansıtmaktadır. Neanderthaller genelde daha tıknaz ve güçlü olup fizikleri yüksek enlemlerde yaşamaya elverişlidir. Çağdaş insan daha zarif olup ekvator kökenini yansıtmaktadır. Ancak her iki türde de farklılıklar vardır. Yaşasaydılar, pek çok Neanderthal günümüzde garip kaçmayacaktı. KLASİK NEANDERTALLER Homo neanderthalensis, l milyon yıl önce Avrupa'ya yerleşmiş olan Homo heidelbergensis soyundan türemiştir. Hangi fosil örneklerinin hangi türe ait olduğu antropologlar arasında tartışmalıysa da, klasik Neanderthal niteliklerinin 150 bin yıl önce geliştiği bellidir. Bunlar arasında epey iri ve uzun burunlu, kalın kaş çıkıntılı bir yüz ve çağdaş insanın yüksek ve yuvarlak kafatasıyla kıyaslandığında düz ve eğik bir kafatası vardır. Gövdeleri iri ve güçlü, göğüsleri geniş olup adaleli kol ve bacakları vardı. Kemiklerinin kalın ve ağır olması büyük fiziki faaliyet gerektiren yorucu bir hayatları olduğunu göstermektedir. Yaşadıkları mağaralarda bulunan kalıntılardan bunların büyük hayvanları avladıkları, taş uçlu mızraklarıyla at, geyik ve bizon öldürdüklerini biliyoruz. Genelde gayet sert buzul ortamlarında, açık tundra benzeri alanlarda avlanırlardı. Hayatta kalmak toplumsal işbirliğine ve vahşi güçlerini mümkün olduğunca paylaşmaya bağlıydı. Yaşadıkları süre içinde çok önemli çevre değişiklikleri meydana gelmişti. 125 bin yıl kadar önce Avrupa'da ormanlar iyice genişleyince Neanderthaller, yiyecek ve barınak, giysi ve alet yapmak için yeni kaynaklar oluşturan yeni tür bitkilere ve hayvanlara uyum sağlamışlardı. Bütün olarak ele alındığında yüksek derecede başarılı ve gelişmesini bilen bir türdüler, insanların bildiği en güç çevre koşullarında yaşıyorlar, değişime uyum sağlıyorlardı ve daha da gelişerek çağdaş dünyaya geçmeye hazır görünüyorlardı. Peki, bu evrim sırasında ne gibi bir aksilik olmuştu? Evrim açısından hiçbir aksilik olmamıştır. Olan şey, Neanderthaller'in avlandıkları alana yeni bir türün girmesi ve bunun yiyecek, mağara ve taş kaynakları konusunda onlardan üstün olmalarıdır. Ekolojinin bir kuralına göre iki farklı tür aynı "niş"! paylaşamaz. Ve Batı Asya'da 100 bin yıl, Avrupa'da 40 bin yıl önce olmaya başlayan şey de buydu. Yeni tür bizlerdik, yani Homo sapiens. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 İlk Neanderthal kalıntıları 1856 yılında Dusseldorf yakınlarındaki Neander Vadisindeki bir mağarada bulundu. On dört parçadan oluşan bu kalıntılar Johann Cari Fuhlrott adlı bir öğretmen tarafından ortaya çıkarıldı ve Alman antropolog Hermann Schaffhausen tarafından tanımlandı. Neanderthaller'in ayrıntılı bir ölü gömme uygulamalarının olduğu anlaşılmaktadır. Ölüler tek tek ya da grup halinde gömülmüştür. Gerek ölülerin belli bir biçimde yerleştirilmiş olması gerek yanlarına konan çeşitli eşya, Neanderthaller'in ölümden sonrasına ilişkin düşünceleri olduğunu göstermektedir. Bazı yerlerde eksik ve sistemli bir biçimde kırılmış insan kemiklerinin bulunması ise yamyamlık uygulamasını akla getirmektedir. Yaşadıkları yerlerdeki yanık topraklar, yanmış çalı çırpı, odun kömürü ve kül izleri, hatta ısı etkisiyle parçalanmış taşlar, ateşin Neanderthaller tarafından sürekli olarak kullanıldığını belirtir. (Solda) Fransa'daki son Neanderthaller (33 bin - 30 bin yıl önce) hayvan kemik ve dişlerinden süs takıları yapmaya başlamışlardı. Arcy sur Cure'den bir gerdanlık. (Sağda) İlk Neanderthal fosilleri bulunduğundan bu yana akademisyenler ve ressamlar onların neye benzediklerini canlandırmaya çalışmışlardır. Saç stili ve giysiler gibi pek çok şey ancak hayalgücüne dayanır. (Bir TV belgeselinden alınan bu görüntü bazıları için çok kaba olabilir.) |
|
|
|
|
|
#37 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Neanderthaller'e Ne Oldu? (2.Bölüm) NEANDERTHALLER'E KARŞI ÇAĞDAŞ İNSANLAR Yaklaşık 130 bin yıl önce Afrika'da gelişen Homo sapiens grupları çok geçmeden Asya'ya ve Avrupa'ya dağılmaya başladılar. Böyle bir yolculuğa neden gerek gördükleri bilinmemekteyse de, 60 bin yıl kadar önce artık Güneydoğu Asya'ya uzanmışlar ve Avustralya'ya geçmişlerdi. Diğer gruplar 100 bin yıl önce İsrail'e yerleşmişler ve ölülerini Kafzeh ve Skhul mağaralarına gömüyorlardı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Orada Neanderthaller'le karşılaşmış olabilirler de, olmayabilirler de. Neanderthaller 125 bin ve 63 bin yıl önce o bölgede yaşıyor idiyseler de, çağdaş insanlar geldiklerinde hâlâ orada mı oldukları, yoksa hep birden Avrupa'ya mı göçtükleri arkeologlarca bilinmemektedir. Ancak çağdaş insanların 40 bin yıl önce Avrupa'ya girip sonra hızla batıya doğru yayılmalarıyla iki türün birbirlerinin varlıklarından haberdar olduklarından kuşku yoktur. Bazı Neanderthaller'in 33 bin yıl kadar önce Güneybatı Fransa'da kemik ve boynuzlardan takı yapmaya başlamaları dışında bunların birbirleriyle doğrudan temas ettiklerinin arkeolojik belirtilen yoktur. Bu onlar için yeni bir faaliyetti ama çağdaş insan kültürünün yerleşmiş bir parçasıydı. Neanderthaller'in çağdaş insanları taklit ederek kendi tekniklerini kullanmaya ve kendi malzemelerim seçmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Bundan kısa bir süre sonra İber yarımadası dışında Neanderthaller'in Avrupa'daki bütün izleri kaybolmaktadır. Aralarında bir savaş, cinayet ya da Avrupalıların Amerika'nın ve Avustralya'nın aborijinleriyle karşılaştıklarında meydana gelen soykırım gibi bir şeyin izine rastlanılmamıştır. Ancak arkeolojik kayıtlardan çağdaş insanın Neanderthaller'inkine tıpatıp benzeyen bir hayat biçimleri olduğunu anlıyoruz. Onlar da büyük hayvanları avlıyorlar, hammadde olarak taşı kullanıyorlar, barınmak için mağaralarda yaşıyorlardı. Bir türün ötekisine yerini vermesi gerekiyordu. Bu türün Neanderthaller olması belki de şaşırtıcıdır. Ne de olsa onlar binlerce yıldır Avrupa'daydılar ve gelmekte olan çağdaş insanların aksine sert ve soğuk çevreye uygun fizyonomileri vardı. Çağdaş insanların boyları ile kol ve bacakları Kutup benzeri çevreye değil ekvator bölgelerine daha uygundu. Ancak çağdaş insanların en az bir büyük üstünlükleri olmalıydı, bu da onların kültürleri olmuş olabilir ki, o da farklı bir zekânın ya da zihnin sonucudur. Neanderthaller ile çağdaş insanların arasındaki en bariz fark ikincilerin sanatla uğraşmaları, heykelcikler oyup mağara duvarlarına resimler yapmalarıdır. Sanat, insanların sert çevrelere adapte olmalarında yardım ettiği için, bu onlara bir avantaj vermiş olabilir. Örneğin sanat, hayvan davranışları gibi konularda bir bilgi deposu olarak -kabile ansiklopedisi- kullanılabilir ve sanata ilişkin törenlerde insanlar bir araya gelip Neanderthal toplumlarında hiç olmadığı biçimde birbirleriyle bilgi alışverişinde bulunabilirler. Ancak resimlerin çoğunun, Neanderthaller Avrupa sahnesinden çekildikten sonra yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu herhalde çağdaş insanların zihinlerindeki daha büyük yaratıcılığı yansıtmaktadır: Onlar av bulmada ve bitki toplamada daha ustaydılar, daha geniş kaynakları işleyecek aletler icat etmişlerdi ve çevreden, Neanderthaller'in yapabileceğinden daha yoğun bir düzeyde yararlanabiliyorlardı. Böylece çağdaş insan nüfusu arttıkça Neanderthaller insanların henüz erişemedikleri kuytu köşeler bulmak zorunda kalarak azalmışlardır. (Solda) Lagar Velho Çocuğu, 24 bin yıl öncesinden kalmadır -son bilinen Neanderthal'den 4 bin yıl sonra- ancak Homo sapiens ile Neanderthal izleri taşıdığına inanılmaktadır. Kısa ve kalın bacaklar Neanderthal geçmişine işaret etmektedir. İki insan türü arasında birleşmenin kanıtı olabilir. Bazıları ise Lagar Velho Çocuğu'nun irice bir Homo sapiens çocuğu olduğunu iddia ederler. (Sağda) "Cebelitarık Adamı", ilk bulunan Neanderthaller'den biridir. Güney İberya, çağdaş insan Avrupa'ya yayıldıktan sonra Neanderthaller'in son sığınağı olduğundan artık onun son Neanderthaller'den biri olduğunu biliyoruz. SON AŞAMA İber yarımadası Avrupa'nın kuytu köşesi sayılmaz, ancak Neanderthaller varlıklarının son birkaç bin yılında buraya sığınmışlardır. Çağdaş insanın küresel seferini geçici olarak yarıda kesmesi ve İspanya ile Portekiz'e yalnızca 28 bin yıl önce girmesi gariptir. Bazı antropologlar, Portekiz'de Lagar Velho'da bulunan 24 bin yıllık bir iskeletin kol ve bacak oranlarının Neanderthaller'e, kafatasının ise sapien'lere benzemesi nedeniyle çağdaş insanlarla Neanderthaller'in ilişki kurduklarını iddia ederler. Ancak giderek artan kanıtlar bunun irice bir genç oğlana ait olduğunu ve onun da tümüyle çağdaş bir insan olduğunu akla getirmektedir. Ancak aralarında bir ilişki olasılığı her zaman vardır ve bu da bazılarımızda bugün bile belirli Neanderthal genleri bulunması olasılığını akla getirmektedir. Son Neanderthaller daha güneyde, en çok da Cebelitarık'ta bulunmuştur. Bunlar burada yalnızca hayvan avlamakla kalmamış, yemek için deniz kabukluları da toplamışlardır. Bulunan arkeolojik izler, çevredeki çağdaş insanların üstünlüğü nedeniyle sayılarını artıramayan küçük bir gruba ait olabilir. Ve grubun son üyesi de ölünce türün de sonu gelmiş, gezegenimizin tarihinde soyları tükenmiş milyonlara bir tanesi daha eklenmiştir. |
|
|
|
|
|
#38 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Mağara Resimlerinin Sırrı (1.Bölüm) Zaman: 20 bin-10 bin yıl önce Mekân: Batı Avrupa Ey sen, sessiz şekil, sen de şaşırtma bizi Sonsuzluk gibi. JOHNKEATS, 1819 Jean-Marıe Chauvet ile iki arkadaşı 1994 yılının Aralık ayında Fransa'nın Ardeche Bölgesi'nde mağaralarda araştırma yapmaktaydılar. İnsanlığın ilk resimlerini bulmayı umuyorlardı ama o ana kadar fazla bir başarı elde edememişlerdi. Hepsi de Üst Paleolitik Dönemin (40 bin -10 bin yıl önce) görkemli yeraltı resimlerini ve Lascaux, Niaux ve diğer ünlü yerlerin resimlerini biliyorlardı. Ancak Ardeche Irmağı'nın üzerindeki tepenin derinliklerinde bulacakları şeye hiç de hazırlıklı değillerdi. Bir yamacı tırmanınca küçük bir kaya çıkıntısına rastladılar. Arka tarafında bir moloz yığını vardı. Taşları dikkatle yoklayarak bir hava akımı aradılar. Evet, bir hava akımı hissedebiliyorlardı. Heyecanla düşmüş taş ve toprağı kaldırınca tepenin derinliklerine inen dar bir tünel gördüler. Uzun uğraşlardan sonra geniş ve parıltılı bir yeraltı odasına indiler. Gözlerine ilk çarpan şey duvardaki kırmızı bir insan eli izi oldu: Biri çok ama çok uzun zaman önce o mağarada bulunmuştu. Biraz ilerleyince at, aslan, bizon, suaygırı ve artık soyu tükenmiş olan tüylü mamut resimleriyle karşılaştılar. Bunlardan bir kısmı boyanmış, bir kısmı mağaranın çamur duvarlarına kazınmıştı. Karanlığı delen lambalarının ışığında mağara ayılarının iskeletleri, ateş yakılan ocaklar, meşalelerini duvarlara dayamış insanların bıraktıkları izler göründü. Araştırmacılar kendilerini kayıp ve belki de kutsal bir dünyaya tecavüz eden insanlar gibi hissediyorlardı. (Solda) Rouffignac'ın resimlenmiş tavanından bir bölüm. Ortada Buzul Çağı'nda batı Avrupa'da yaşayan büyük bir mamut. Ayrıca büyük ve kıvrık boynuzlu bir tür dağ keçisi olan ibex. (Sağda) Gabillou Mağarası'nda (Dordogne, Fransa) bir "büyücü". Çizilen figürün boynuzları ve kuyruğu vardır ve dans eder gibidir. Ağzından çıkan çizginin, iki dört köşe biçimle birleşmesi Lascaux'da bulunanların eşidir. CEVAPLANMAYAN SORULAR Şimdiki adıyla Chauvet Mağarasının bulunması 20. yüzyılın en büyük arkeolojik keşiflerinden biriydi. Ancak pek çok arkeolojik keşif gibi bu da yanıtlaya-bileceğinden çok soru yaratmıştı. Çıplak ayakizleri çamurda hâlâ belli olan bu insanlar bu karanlık yere ne zaman girmişlerdi? Resim yapmak için neden bu kadar derini seçmişlerdi? Bu esrarengiz yeraltı faaliyeti bugün "sanat" adım verdiğimiz şeyin kökeni miydi? Bu mağara resimleri ile Üst Paleolitik alanlardaki kazılarda çıkarılan küçük heykelcikler ve kemik, boynuz ve fildişi parçaları üzerine kazınmış figürlerle nasıl bir ilişki içindeydi? Bu sorular daha önce de sorulmuştu ama şimdi yeni bir aciliyet kazanmış oluyorlardı. Chauvet resimlerinin yaşını saptamak nispeten kolaydı. Siyah boyadan alınan karbon örnekleri radyokarbon tarihleme yöntemiyle analiz edildi. Chauvet resimleri 720 yıl yanılma payı ile 32.410 yıl öncesine aitti. Çok gelişmiş resimler olmalarına rağmen bunlar bugüne kadar bulunmuş en eski resimlerdir. Batı Avrupa'da Neanderthaller'in ardılları olan tam çağdaş insanın ilk görünmesine yakın yapılmışlardı. Bu nedenle yeni -ve şimdiye kadar yanıtlanmamış- bir soru daha çıkmıştı: "Sanat" uzun bir gelişme dönemi olmadan tam olarak biçimlenmiş ve gelişmiş olarak mı başlamıştı? Ve resimler neden derin mağaralarda yapılıyordu? Mağara resimlerinin en güzel örneklerine daha çok Avrupa'da, özellikle de Kuzey ispanya ile Güney Fransa'nın dağlık kesimlerinde rastlanmakla birlikte, Türkiye sınırları içindeki en güzel mağara resmi, Antalya yakınlarındaki Katran Dağı'nda bulunan Öküzini Mağarası'nın girişindeki kazıma boğa resmidir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 (Solda) Mamut fildişinden yapılmış bu insan başı, bir başparmak boyundadır. Arkeolojik tekniklerin bugünkü kadar ciddi olmadığı 20. yüzyıl başlarında Brassempouy'da (Landes, Fransa) bir kazıda çıkmıştır. Sonuç olarak kesin yeri bilinmediği için günümüzde gerçekliği tartışmalıdır. (Sağda) Peche-Merle'deki (Lot, Fransa) bu doğal kaya formasyonu bir at başını akla getirmiş görünmektedir. Her iki at da bir insan elinin çevresine üflenen boyalarla oluşturulmuş insan ellerinin negatifleriyle çevrilidir. Sağdaki atta yapılan radyokarbon testi 24.600 yıllık olduğunu ortaya koymuştur. |
|
|
|
|
|
#39 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Mağara Resimlerinin Sırrı (2.Bölüm) BÜYÜK "NEDEN?" SORUSU Yüz yıl önce araştırmacılar o zaman bilinen birkaç Üst Paleolitik Dönem resminin "yalnızca" sanat sanat içindir ilkesine göre yapıldığını ve resim yapmanın kaya duvarlara rastgele çiziktirmeler yapmaktan doğan bir zaman geçirme aracı olduğunu iddia etmişlerdi. Ancak insanların kırsalda gördükleri hayvanları çizmek için öyle büyük güçlüklerle emekleyerek, sürünerek ve tırmanarak mağaralarına girdiklerini düşünmek güçtü. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Sonra "sanat sanat içindir" kavramının "basit" olup olmadığı da haklı olarak sorgulanmıştı. Gerçekten de pek çok sanat tarihçisi, "sanat sanat içindir" diye bir şey olduğuna inanmıyordu. Sanat her zaman toplumsal bir çerçeve içindeydi ve bir amaca yönelikti. Bu tehlikeli yeraltı seferleri için bir açıklama gelmekte gecikmedi. Fransız araştırmacısı Salomon Reinach, bunun nedeninin "iyilikçi tılsım" olduğunu iddia etti. Ona göre insanlar avladıkları hayvanlar üzerinde üstünlük sağlamak için resim yapıyorlardı. Böyle bir faaliyetin esrara bürünmesi ve insanların yaşadıkları yerden uzakta yapılması mantıklıydı. Daha sonra aslan resimleri bulunduğunda zamanın önde gelen Fransız tarihçilerinden Abbe Henri Breuil, İnsanların bunları yırtıcı hayvanın gücünü kendilerine almak için yaptıklarını söyledi. Araştırmacılar daha sonra, bu iyilikçi tılsım açıklamasının çok basit olduğunu hissetmeye başladılar. Bu tür açıklamalar, resimlerin çeşitliliğini açıklamıyordu ve çok farklı toplum türlerinde yaşayan insanlar arasındaki zayıf benzetmelere dayanıyordu. Ayrıca gün ışığına çıkmakta olan unsurları da açıklamamaktaydı. Örneğin, resimleri yapanların resmin çizgilerini tamamlamak için kayanın biçimini kullandıkları gerçeğinin bir açıklaması yoktu. Abbe Henri Breuil'in eski bir öğrencisi olan Andre Leroi-Gourhan, 1960'lı yıllarda ortaya yepyeni bir açıklama attı. Bu antropolog Claude Levi-Strauss tarafından geliştirilen felsefi tutum olan yapısalcılığa dayanıyordu. Yapısalcılık, insan beyninin yapısı nedeniyle bütün insanların ikili zıtlıklarla düşündüklerini iddia eder. Böylece düşüncemizin temelinde kültür:doğa, sıcak:soğuk, aydınlık:karanlık, kutsal: kutsal olmayan, çiğ işmiş, vahşi:evcil, biz nlar ve erkek:dişi gibi zıtlıklar vardır.Leroi-Gourhan bunlardan sonuncusu üzerinde durdu. Görüşlerini sade bir biçimde açıklamaya çalışırsak Leroi-Gourhan, Üst Paleolitik Dönem'in, bütün 20 bin yılı boyunca mağaraların erkek:dişi ilkesine göre düzenlenmiş organize sığınaklar olduğuna inanıyordu. At gibi bazı hayvanlar "erkeklik", bizon ve Avrupa bizonu gibiler "dişilik" simgesiydi. "Dişi" türler mağaraların orta kısımlarında yer alırken "erkek" türler her yana dağılmışlardı. Aslan, ayı ve diğer tehlikeli hayvanlar ise mağaraların derinliklerinde bulunuyorlardı. Araştırmacılar şimdiki kanıtların Leroi-Gour-han'ın bu iddiasını desteklemediğini iddia etmektedir: Resimler mağaralarda rastgele yerlere çizilmişlerdir. Sonuçta, Leroi-Gourhan da bu esrarı çözememiştir, (Solda) Rouffignac'taki (Dordogne, Fransa) bu at başı, mağara duvarından çıkan bir çakmak taşı üzerine resmedilmiştir. Hayvanın gövdesinin geri kalanı duvarın içinde gizli ya da ardında imiş görüntüsü verilmiştir. (Sağda) Chauvet Mağarası'nda (Ardeche, Fransa) Aslan panosu. Mağara 1994'te keşfedilmiştir. Buradaki resimlerin 30 bin yıldan eski olduğu tespit edilmiştir. Mağara duvarının yumuşak yüzeyi resimlerin yapılabilmesi için düzeltilmiş ve yine kazıyarak bazı boyanmış ayrıntıların belirginleşmesi sağlanmıştır. Bu pano mağaranın derinlikli indedir. RUHLAR DÜNYASI Günümüzde, yine insan beyninin "devrelerine" dayanan ve sorunlu ikili zıtlıkları işin içine sokmayan bir açıklama daha vardır. Bu, dünyada avcılık ve toplayıcılık yapan toplumların çoğunda, farklı türlerine rağmen, şamanizm adı verilebilecek bir inanç sistemi bulunduğu gözlemine dayanır. Şamanist bir toplum katmanlı bir kozmosa inanır: İnsanların yaşadıkları katman, altında ve üstündeki ruhların yaşadıkları dünyalar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Samanların görevi ruhlarla konuşabilmek, hastaları iyileştirmek, hayvanların hareketlerini kontrol edebilmek ve havayı değiştirmek için bu katmanlara geçmektir. Bu geçişi sağlamak için değişik bir bilinçlilik durumuna geçerler. Bu durumlar hafif uzaklaşmalardan, derin translara ve rüyalara kadar değişir. Bu farklı durumda kimi zaman kendilerine güç veren ve ruhsal dünyada rehberlik yapan bir hayvan-yardımcıyla ilişki kurarlar. Şamanist açıklamaya göre, Üst Paleolitik Dönem'de mağaralar herhalde alt dünyaya giden yollar olarak görülüyordu. Bunlara fiziksel olarak girmek, değişik bir ruhsal duruma psikolojik girişten farksız görünmüş olabilir. O öteki dünyada şamanlar hayvan-yardımcı ruhlar arayacaklardı. Meşalelerinin titrek ışığında görerek ve dokunarak, onlar için kendileriyle ürkütücü ruh dünyası arasındaki "zar" olan duvarları yoklamışlardır. Bir ruh-hayvan bulduklarına inandıklarında hayvanı zardan bu yana geçmesi için ikna etmişler, sonra da resim yapıcılar olarak hünerlerini kullanıp aslında bir görüntü olan şeyi kaya üzerinde "sabitleştirmiş"lerdir. Resim ile kaya arasındaki bu yakın ilişki, mağara duvarlarına çizilen pek çok resmin neden kaya yüzeyinin bir parçası olduğunu ya da neden kayadan çıkarmış gibi göründüğünü açıklar. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Diğer yandan bazı resimler o kadar büyük ve karmaşıktır ki, bunlar herhalde tek tek kişilerden çok gruplar tarafından yapılmış olabilir. O dönemde yaşayan insanlar bu gösterişli resimler karşısında, kendilerini mağaraların derinliklerinde bekleyen ve henüz ulaşamadıkları şeylere hazırlamış olabilirler. Şamanizm, dinamik bir inanç ve ideoloji sistemiydi ve üstelik insanlar tarafından farklı toplumsal koşullar altında değiştirilebilirdi. Alt dünyaya girildiğine inanç gibi şeyler, herhalde Üst Paleolitik Dönem'de aynı kalmıştır, ancak binyıl devam ettikçe diğer unsurlar hiç kuşkusuz değişime uğramıştır. Chauvet Mağarasının ve diğer yeraltı "galerilerinin ortaya attığı büyük soruların bazıları şamanist açıklamayla cevaplanmaktadır. Ama diğerleri, cevapsız kalmaya hâlâ devam etmektedir. Örneğin, bizon resminin anlamı atınkinden nasıl farklıdır? Bir kemik parçasına yapılan at resmi ile yeraltındaki mağaraya çizilen at resmi farklı şeyler midir? Bunları bilemiyoruz. Keats'in, Yunan Vazosu şiirinde olduğu gibi sessiz görüntüler "bizi sonsuzluk gibi şaşırtmaktadır. Yine de Chauvet'de ve diğer resimli mağaralarda elimizi uzatıp ilk "gerçek insan"ın kayıp dünyasına -hemen hemen- dokunabiliriz. Lascaux'da (Dordogne, Fransa) gayet süslü Axial Galeri. Tavana resmedilen atlar, Avrupa bizonları ve çeşitli işaretleri seyirciyi sarar gibidir. |
|
|
|
|
|
#40 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Sfenks Muamması (1.Bölüm) Zaman: İÖ yaklaşık 2500 Mekân: Gize, Mısır Tek sesli ama önce dört, sonra iki, sonra üç ayaklı, yeryüzünde ya da gökyüzünde ya da denizde bundan daha değişken bir şey yoktur. Bu şey ayakları üzerine kalktığında gücü en zayıf, yürüyüşü en yavaştır. SFENKS'İN OİDİPUS'A SORDUĞU BİLMECE. Sfenksle en çok ilişkilendirilen bilmece, Yunan efsanesinde Oidipus'un çözdüğüdür. Ancak el-Gize'deki piramitlerin yanında duran ve kötü ruhlu Yunan sfenksinin uzaktan akrabası olan Büyük Sfenks'i saran muammaların sayısı Oidipus'a sorulan bilmeceyi çocuk oyuncağı bırakacak kadar çok daha fazladır. Sfenks ne zaman yapılmıştır? Kim, kimin için yapmıştır? İçinde ya da altında gizli odalar var mıdır? Bu soruların muhtemel cevapları, arkeoloji, eski tarih ve jeoloji karışımı içindedir. (Solda) Gize'deki Vadi Tapınağı'nda yeralan Kefren heykeli. Bu firavun, büyük olasılıkla Sfenks'i yaratan kişidir. Sfenks'in başı yapılırken firavunun başı örnek alınmıştır. (Sağda) Sfenks'in Kefren piramidinin Vadi Tapınağı yanındaki yerini gösteren el-Gize krokisi. SFENKS NEDİR? Eski Yunanlılar sfenks kelimesinin "boğmak" (Sphingein) anlamına gelen kelimeden türetildiğini sanmışlarsa da, gerçek kökeninin Mısır dilindeki shesep ankh ("yaşayan görüntü") olması daha muhtemeldir. Bu deyim heykeller için ve zaman zaman da Büyük Sfenks için kullanılmıştır. Mısır'da sfenksler genellikle aslan (güneş tanrıyla özdeşleşmiş bir simgedir) gövdeli ve çoğunlukla kraliyet başlığı giymiş insan başlı olarak yapılmıştır. Aslanın ve insanın birleşmesinin, kralın güneş tanrısı Ra ile birleşmesini simgelediği kabul edilmektedir. Mısır sfenksleri ile Yunan karşıtları arasındaki önemli bir fark, en eski Mısır sfenkslerinin hep erkek olmalarıdır. Orta Krallık döneminde ise ilk kanatlı sfenksler yapılmaya başlanmıştır. (Solda) Sfenks'in pençeleri arasındaki Rüya Kitabesi. (Sağda) Sfenks'in çeşitli bölümlerindeki erozyon farklılıklarının, yontulduğu taş blokun çeşitli jeolojik katmanlarından kaynaklandığı anlaşılmıştır. BÜYÜK SFENKS'İN TARİHÇESİ Kefren piramitinin (İÖ yaklaşık 2500) geçidi yanında bulunan Büyük Sfenks 73 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğindedir. Taşocağından kalan bir kaya tepesinden yontulmuştur ve sık sık üzeri temizlenip açığa çıkarılmışsa da, genelde hemen hemen tümüyle kumlar altında kalmıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Sfenksle aynı taştan yapılma, tamamlanmamış bir tapınak, 4. Hanedan zamanında (İÖ yaklaşık 2575-2465) anıtın önünde inşa edilmiştir. Bunun güneşin üç biçimi olan sabahları Khepri'ye, öğlenleri Re'ye, ve akşamları Atum'a tapınmak için yapıldığı anlaşılmaktadır. (Bu senaryo, yukarıda verilen Yunan mitolojisinin sfenks bilmecesinde anlatılan insanın üç çağına şaşırtıcı bir paralellik göstermektedir.) Yeni Krallıkla Sfenks, belki de gömülü Sfenks'in ufuktan doğan dev bir hükümdarın başına benzediği için Horemakhet ("Ufuktaki Horus") ile özdeşleştirilmişti. Sfenksin üstünü örtmüş kumdan en ünlü temizlenişi, IV. Thutmosis (İÖ yaklaşık 1400) tarafından Sfenks'in tam önüne dikilen "Rüya Kitabesinde kayıtlıdır. Burada genç prense rüyasında, eğer Sfenks'i örten kumlardan kurtarırsa, bir sonraki kral olacağına söz verildiği yazılıdır. Daha 18. Hanedan'dan başlayarak (İÖ yaklaşık 1550-1307), Sfenks kireçtaşı ile giydirilerek onarılmaya başlanmış ve ayakları arasına ayakta duran bir hükümdar heykeli eklenmişti. Son yıllarda, burnunu yüzyıllar önce kaybeden heykelin giderek yıkılması konusundaki kaygılar artmıştır. Sfenks'in kayıp sakalının parçalan Giovanni Bat-tısta Caviglia ve daha sonraki kazıcılar tarafından toprak altından çıkarılmıştır. Sakalın parçalarından parçalar, British Museum ile Kahire'deki Mısır Müzesi'nde sergilenmektedir. Yakın zamanlarda erozyon ve yükselen yer suları bir sorun olmuştur ve bölge, bilimadamları tarafından heykelin çürümesinin nedenlerini tespit etmek üzere yakın bir ekolojik incelemeye alınmıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 (Solda) Halen büyük bir kısmı kumlara gömülü olan Sfenks, 18. yüzyıl sonlarında Napolyon'un Mısır seferine katılan ressamların taşbaskı çizimlerinde böyle resmedilmişti. (Sağda) Sfenks'in bilgisayarla tamamlanmış durumu. Yeni Krallık heykeli, Sfenks'in pençeleri arasında. |
|
|
|
|
|
#41 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
Sfenks Muamması (2.Bölüm) SFENKS KAÇ YAŞINDADIR? Sfenksin çevresi 4. Hanedan hükümdar piramitleri ve kraliyet memurlarının mastaba-mezarlarıyla sarılı olduğundan, onun da aynı tarihte yapılmış olacağı varsayılmıştır. Auguste Mariette'in 1853'te, yakınlardaki 4. Hanedan hükümdarı Kefren'in Vadi Tapınağı'nı ortaya çıkarması, heykelin yaratıcısının o firavun ve Sfenks başının onun yüzü olduğu iddialarının ortaya atılmasına neden oldu. 18. Hanedan Rüya Kitabesi'ndeki yazıda Kefren'e bir atıfta bulunulmuş olabilir. Sfenks başının çeşitli unsurları, başlığı ve genel fizyonomisi 4. Hanedanın kraliyet heykelleriyle kıyaslanabilir şeylerdir. Ancak arkeoloji ve sanat tarihine dayanan bu inandırıcı tarih belirleme kanıtları, 1992'de Amerikalı jeolog Robert Schoch'un, Sfenks kayası ile çevresinin 4. Hanedan'dan en az 2500 yıl önce yağmur suları nedeniyle erozyona uğramış olduğunu gösteren kanıtlar bulduğunu söylemesiyle geçici bir süre sarsılmıştı. Schoch bu erozyonun Sfenks'in gövdesi yontulduktan sonra gerçekleştiğini söylemiş, sonra böyle bir şeyi yaratacak yağmurların ancak Neolitik Dönem'de, ÎÖ 7000 ile 5000 yılları arasında gerçekleşebileceğini ve üçüncü olarak da heykel ile tapınağının iki aşamada yapıldığını iddia etmişti. Sanat tarihi açısından başın daha genç olmasına da bir 4. Hanedan hükümdarı tarafından yaptırıldığı ya da yeniden yontulduğu açıklamasını getirmiştir. Sfenks'in geleneksel Mısırbilim tarihlemesine destek, başka bir Amerikan jeologu olan James Harrell'den gelmiştir. Harrell, erozyonun Nil'in taşan sularının getirdiği ıslak kumlarla oluşabileceğini ve ayrıca arazinin topograf isinin, yağmur sularının Sfenks'e doğru akmasına neden olacağını, böylece Eski Krallık zamanındaki yağışların Schoch'un gözlemlediği erozyon etkilerini yaratabileceğini iddia etmiştir. 1980'li yıllarda Sfenks'in gayet zahmetli bir iş olan fotogrametrik bir taramasını yapmış olan Mark Lehner, Schoch'un iddialarının bazılarını ve bu arada Sfenks'in ve tapınakların iki aşamada inşa edildiği iddiasını reddetmiş, bunun eski Mısırlıların bilinen inşaat yöntemlerine tümüyle aykırı olacağını belirtmiştir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Sfenks'in batı ucundaki bir bölmede tipik bir 4. Hanedan çömleği ile üzerinde bakır izleri olan taş çekiçler bulunmuştur. Bundan da, İÖ 4. binyıldan önce Mısır' da bulunmayan bu tür aletlerin anıtı yontmak için kullanıldığı sonucu çıkarılmıştır. Bunun dışında 4. Hanedan çömleklerinin bulunduğu katmanın hemen üstünde, tamamlanmamış Sfenks tapınağı için hazırlanmış büyük bir taş blok bulunmuştur. Lehner, son olarak Kefren piramitinden çıkarılan büyük boyutlu çok sayıda heykelin de, Sfenks'in yaratıcısının o olduğunu gösterdiğini iddia etmektedir. (Solda) Mısır'ı hiç ziyaret etmemiş 17. yüzyıl cizviti Athanasius Kircher'in hayalindeki, Klasik biçimli sfenks. (Sağda) Sfenks'in modern fotogrametrik taraması heykelin bütün ayrıntılarının krokisini çıkartmıştır. SFENKS'İN İÇİNDE GİZLİ ODALAR VAR MI? Orta Çağdan başlayarak Sfenks'in altındaki gizli odalar hakkında hikâyeler anlatılmaya başlanmıştır. İki Arap yazarı (el-Makrizi ve el-Hüdai) Sfenks'in altında her biri üç piramitten birine giden üç geçidin bulunduğu bir odayı tarif etmişlerdir. Bu hikâyeleri duyan ilk Avrupalı gezginlerden Johannes Helferich (1579), başa kadar giden bir tünel olduğunu anlatınca, eski rahiplerin, tapınanları bu yolla Sfenks'in sözlü kehanetlerde bulunduğuna inandırdıkları söylenmiştir. Ancak Helferich'in anlatımına eşlik eden tahta basmadaki çizimde Sfenks'in sanki Yunan Sfenks'inin dişisiymiş gibi memeli olarak gösterilmesi bu gezginin güvenilirliğini zedelemiştir. Caviglia (1816), Gaston Maspero (1881-1914), Emile Baraize (1926-34) ve Selim Hasan'ın (1936-8) arkeolojik araştırmaları, Sfenks'in ne altında ne de tapınaklarında gizli odalar olmadığını ortaya çıkarmıştı. Heykel ile gizli bilgilerin bulunduğu toprak altında gömülü bir oda arasında ilişki 1930'larda Amerikalı medyum Edgar Cayce tarafından bir kere daha ortaya atıldı. Cayce, Atlantis'in bilgeliğinin Sfenksle ilişkili bir yeraltı belgeler salonuna yerleştirildiğini ve bunun 20. yüzyılda yeniden keşfinin büyük bir felaket getireceğini iddia etmişti. 1977-8 ve 1992-3'te yapılan dirençlilik araştırmalarında Sfenks civarında anormallikler (belki de boşluklar nedeniyle elektrik direncinde oynamalar) ortaya çıkmışsa da, daha sonraki elektromanyetik taramalarda bu anormalliklerin doğal çatlaklar ve boşluklar olduğu ortaya çıkmıştır. Mark Lehner'in Sfenks araştırmaları, çeşitli inşaat aşamalarının ve heykelin eski ve çağdaş restorasyonlarının daha kapsamlı olarak anlaşılmasını sağlamıştır. Lehner, Sfenks'le ilişkili üç geçit olduğunu saptamıştır. Bunlardan biri, başın hemen arkasına, boynun üst kısmına Albay Richard Vyse tarafından 19. yüzyılda delinmiş küçük bir baca deliğidir. Diğer ikisinin tarihleri bilinmemektedir ve bunlarda herhangi bir insan yapısı eşyaya ya da yazıta, rastlanılmamıştır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Böylece kanıtlar Sfenks'in ne Neolitik bir anıt ne de Atlantis'le ilgili bir dosya dolabı olmadığını göstermiştir. Ancak onun neden ve kimin kim için yaptırdığı ile Eski Krallık kayıtlarında neden bir kayda rastlamadığımız muammalarını çözene kadar Mısır heykellerinin bu en büyüğünü saran esrar havası devam edecektir. Eski Yunan'da sfenks İÖ 1600 dolayında ortaya çıktı. Yunanistan'a sfenks Asya'dan gelmişti ama görünümü daha değişikti. İÖ 1200'den sonra 400 yıl boyunca Yunanistan'da hiçbir yerde rastlanmayan sfenksler, Asya'da, Tunç Çağı'ndakilere benzer biçim ve pozlarda varlıklarını sürdürdü. 8. yüzyıl sonunda sfenks kavramı, Eski Yunan sanatında yeniden ortaya çıktı ve 6. yüzyılın sonuna değin yaygınlığını korudu. Çoğu zaman doğu özellikleri taşıyan bu sfenkslerin doğu kaynaklı olduğu açıktı, Tunç Çağı'ndakilerin devamı olamazdı. |
|
|
|
|
|
#42 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Sep 2005
Üye numarası: #34559 Yer: ιм ѕσкαкℓαя
Mesaj sayısı: 1,741
Karma etkisi: 1359
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 135192
|
ELine koluna saglık vallaha çok dehşet bi paylaşım olmuş +Karma
|
|
|
|
|
|
#43 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2006
Üye numarası: #55471
Mesaj sayısı: 10,872
Karma etkisi: 20514
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 2049777
|
konularını bir belgesel gibi takip ediyorum ...ellerine sağlık
|
|
|
|
|
|
#44 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
İlk Avustralyalılar Kimlerdi? (1.Bölüm) Zaman: 40.000, 60.000 yıl önce? Mekân: Avustralya Uzun zaman önce... Kaptan Cook'tan önce, Macassanlar'ı görüyoruz Gelmişler Bana ile (kuzeybatı rüzgârı) Gelmişler Bulunu ile (güneydoğu rüzgârı) JAMES BARRIPANG, 1994. Avustralya'nın yerli halkının ataları, bazı geleneksel inanışlarına göre hem doğanın hem de insanların oluşturulduğu Düş-Zamanı'nda yaratılmışlardır. Bu nedenle onlar için kökenleri bir muamma değildir. Oldum olası hep oradadırlar. Kökenlerinin zamanı da önemli değildir. Çünkü Düş-Zamanı geçmişi, günü ve geleceği, kronolojiyi önemsiz bir kavram yapacak biçimde birleştirir. Ancak bilimadamları için ilk Avustralyalıların gelişlerinin yeri ve zamanlaması 200 yıldır çözülmeyi bekleyen bir esrardır. İlk Avustralyalılar kimlerdi? Nereden gelmişlerdi? Buraya nasıl varmışlardı? Ne zaman gelmişlerdi? insan evriminin küresel tarihindeki yerleri neydi? Bu sorular her yeni model yeni kuramlarla, kanıtlarla ve tarihlendirme teknikleriyle karşılaştıkça çözümlenmeden kalmaktadır. (Solda) Güneydoğu Asya'nın Homo erectus'u, ilk Avustralyalılarda benzerlikler gösteriyor. (Ortada) Wadjak iskeleti, iki büyük kara kütlesi sınırında ve bölgedeki tarımın kökenlerinin yakınında bulunmuştur. Bu insan, kuzeydeki Asyalılar'la güneydeki Aborijinler arasında bir halkadır. (Sağda) Nacutrie'den bir kafatası: Yüksek ve geniş alınları ve iri yapılarıyla Murray Nehri'nin Kow Bataklığı-Coobol bölgesinin insanları, en iriyarı ve güçlü Avustralyalılar'dı. İLK AVUSTRALYALILAR NEREDEN GELDİLER? Avustralya, Güneydoğu Asya kütlesinden, bugün Endonezya ve Malezya olarak bilinen yerlerden iskân edilmiştir. 19. yüzyılda Eugene Dubois tarafından Cava'da bulunan Homo erectus fosillerinin ilk Avustralyalıların ataları olabilecekleri iddia edilir. Araştırmalar Homo erectus'un Cava'da 1,74 milyon yıl önce bulunduğunu saptamıştır. Güneydoğu Asya'daki 100.000 yıldan eski iskeletler pek azdır. Cava'dan Wadjak, Sarawak'tan Niah ve Palawan'dan Tabon hep 10.000 yaşındadırlar. Küresel buzullaşma ve erimeyle bin yıl içinde deniz düzeyleri değiştikçe, Avustralya, kimi zaman Tasmanya ve Yeni Gine'yle birleşerek Sahul olarak bilinen kara parçasını oluşturmuştur. Ancak denizin en çok çekildiği düzeylerde bile Sahul, Güneydoğu Asya'dan ayrıydı. Şu halde Avustralya'ya ancak kayıkla ve kanoyla gidilebilirdi ve anatomik olarak modern olan, düşünce ve yetenek olarak bizlere benzer insanların, yapraklardan örme yelkenli bambu sallar inşa etmiş olmalarım hayal etmek pek güç değildir. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Bölgenin rüzgârları ve akıntıları yolculuğun sonunda karaya ulaşılmasını âdeta garanti eder ve ufkun hemen ötesinde karanın olduğu göçmen kuşların uçuş yollarından ve kurak mevsim yangınlarının dumanlarından da anlaşılır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Avustralya'ya ilk gidenler herhalde deniz kıyısındaki balıkçı köyleri gruplarıydı ve bunlar sonunda Timor Denizi'nin güney kıyılarına yerleşmiş olmalılardır. Kıyı şeridinin çok uzun olması düzinelerce grubun birbirlerinin alanlarına tecavüz etmeden aynı anda yerleşmiş olmalarım mümkün kılmış olacaktır. Eğer bu doğruysa, o zaman ilk Avustralyalılar'ın sayıları binleri bulmuş olmalıdır. Ayrıca Avrupalılar geldiklerinde yerliler denizci değilse de, 10.000 yıl önceki deniz düzeyindeki son yükselmeyle tamamen yalıtılmış olduklarım düşünmek yanlıştır. Son birkaç yüzyıldır Macassanlar'ın balıkçılık seferleri gayet iyi belgelenmiştir ve evcil bir köpek türü olan dingonun 4000 yıl önce gelmiş olması da sürekli bir trafik olduğunun diğer bir kanıtıdır. (Solda) Aborijin tarihi, bir yalıtım tarihi değildir. James Barripang, bir Endonezya prau'su (tekne) resmi gösteriyor. (Sağda) Güneydoğu Avustralya'da belki de 60.000 yıl önce Mungo Gölü kıyısında gömülmüş olan Mungo 3'ün Avustralya ailesi içinden olan ve Afrika soyundan ayrı olan bir mitokondriyal DNA taşıdığı (kadın soyundan devralınmaktadır) saptanmıştır. |
|
|
|
|
|
#45 |
|
Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #47801 Yer: im KALBİN
Mesaj sayısı: 9,815
Karma etkisi: 44090
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4407476
|
İlk Avustralyalılar Kimlerdi? (2.Bölüm) İNSAN, AVUSTRALYA'YA İLK KEZ NE ZAMAN GELDİ? Arkeologlar 20. yüzyılın ortasına kadar Avustralya'ya ilk göçün son buzullaşma sırasında (25.000 ile 13.000 yıl önce), deniz düzeyinin en son alçak olduğu sırada gerçekleştiğine inanıyorlardı. Ancak 1970'lerin başlarında ilk Avustralyalıların bundan çok önce geldikleri artık anlaşılmıştır. Yeni keşfedilen tarih belirleme yöntemleriyle, Avustralya'nın iskânının araştırılması da birlikte gelişmiştir. 1961'de radyo-karbon testleriyle 9000 yıl öncesi ölçülürken, 198l'de bu tarih 38.000 yıl geriye götürülebilmiştir. Malakunanja, Jinmium ve Mugo gibi yerlerde belirlenen tarihler şimdi bir kısım arkeologların ilk iskânı 60.000 yıl, hatta daha da geriye götürmelerine yol açmıştır. Ancak tarihleme yöntemleri ve sonuçların yorumu konularında hâlâ önemli tartışmalar vardır. Bazıları 40.000-45.000 yıl önce inandırıcı bir iskân belirtisi olmadığını iddia ederken, diğerleri 60.000 yılın muhafazakâr bir tahmin olduğunu söylemektedirler. Kazı stratejileri, örnekleme yöntemleri ve tarih saptama teknikleri soruşturuldukça tartışmalar da şiddetlenmektedir. Bir başka sorun da son 10.000 yılda deniz düzeyinin yükselmesiyle eski çağ kalıntılarının büyük bir kısmının kıyı boyunca 100 metre su altında kalmış olmasıdır. Ancak insanların 40.000 yıl önce bütün kıtaya yayıldıklarını bilmekteyiz. Şimdi Tasmanya'da Warreen'de, Nullarbor ovasında Allen's Mağarası'nda, güneybatı Batı Avustralya'da Upper Swan'da, Murray ve Darling nehirleri yakınında Willandra Gölleri'nde, Yeni Gine'de Huon yarımadasında ve New Ireland'da Matenkupkum'da 35.000 yıldan eski tarihler vardır. Aborijinler çölün ortasını en az 22.000 yıl önce yurtları yapmışlardır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Bu ilk Avustralyalılar değişen iklimlerle ve farklı ortamlarla karşılaşmış olmalıdırlar. Deniz düzeyinin alçak ve Tasmanya ile Yeni Gine'nin Avustralya'ya bağlı olduğu dönemlerde, güneydeki sıradağların ve Tasmanya'nın yüksek doruklarının üzerinde küçük buzullar vardı. Baharlarda eriyen buzların taşırdığı nehirler şimdikilerin dokuz katı fazla suya sahiptiler. Willandra Creek'in de aralarında olduğu bu eski nehirler çok daha kuru, soğuk ve rüzgârlı bir arazide akmaktaydılar. Mungo 3 adıyla bilinen insan böyle bir zamanda gömülmüştü. O günden sonra pek çoğunda görüldüğü gibi yüzü Mungo Gölü'ne, ayakları doğuya bakıyordu. Yakın zamanda bunun 60.000 yıl öncesine ait olduğu belirlenmiştir ve gömülme tarihî üzerinde hâlâ tartışmalar sürüyorsa da, kendisi bilinen en eski Avustralyalı'dır. İLK AVUSTRALYALILAR KİMLERDİ? Çağdaş yerli Avustralyalılar, tıpkı Avrupalılar ya da herhangi bir kıta grubu gibi bölgeden bölgeye fiziki değişiklikler gösterir. Bu farklılık için iki temel açıklama vardır. Göç modelleri çoklu köken ve farklı ata gruplarının varlığını gözönüne alırken, evrimsel modeller ise biyolojik çeşitliliği farklı ortamlardaki ayıklama süreçlerinde ve sosyal ve coğrafi sınırları aşan evlilik kalıplarında araştırırlar. Bu durumda, görülen biyolojik çeşitlilik insanların yeni ülkenin çevre farklılıklarına uymalarından mı, yoksa farklı iskân gruplarının gelişleri ve aralarındaki evlenmelerden mi kaynaklanmıştır? 20. yüzyılın büyük bir bölümünde fiziki farklılığı açıklamak için göç modelleri kullanılmıştı. 1941'de, radyokarbonla tarih saptama icat edilmeden önce, Joseph Birdsell gözlemlenen farklılıkların farklı grupların üç göç dalgasından doğduğunu ileri sürmüştü. Alan Thorne 1970lerin başında ikili bir göç modeli ileri sürmüştür. Onun Kow Bataklığı'ndaki keşifleri, güneydoğu Avustralya'da Murray Nehri kıyılarında iri yarı, güçlü kuvvetli insanların yaşadığının kanıtlarını ortaya koymuştu. Kow Bataklığı'ndan daha eski olan Mungo Gölü'ndeki kalıntılar daha narin yapılıydı. Thorne, kalıntılar arasındaki bu farklılığı onları kuzeydeki eski fosillerle ilişkilendirerek açıkladı. Daha iri ve daha güçlü grubun ataları Cava'daki Homo erectus'tan, daha narin olanlar ise daha yukarıdaki Çin7 den gelmişlerdi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 ilk iskânın tarihleri geriledikçe yerli halk arasındaki fiziki çeşitlilikler için evrimsel açıklamalar da önem kazanmıştır. On binlerce yıl çöl ortamında yaşayan insanlar, daha uzun kol ve bacaklarla daha ince bir görünüm kazanırlar. Willandra Gölleri'nin halkı buzul çağında çöllerde yaşıyorlardı. Yine bunun gibi Murray Nehri gibi kaynak bakımından zengin bölgelerde yaşamış olanların iri yapıları da yöreye uyum sağlamalarıyla açıklanabilir. Avustralya'da, 10.000 yıldan eski 90 kadar iskelet bulunmuştur. Bunların çoğu parça parçadır. Genellikle Willandra Gölleri'nden, Coobol Creek'ten ve Kow Bataklığından gelmektedirler. Son ikisi Murray Nehri'nin kıyısında aralarında 50 kilometre olan iki farklı yerde bulunmuştur ve ikisi de, tarihte Baraparapa kabilesi bölgesi olarak bilinen alan içindedir. Araştırmalar günümüzden 10.000 yıl öncesinde yaşamış olan bu insanların daha iri ve kalın yapılı olduklarını ortaya koymuştur. Bunlardan en iyi bilinenleri -Cohuna, Nacurrie, Kow Bataklığı ve Coobol Creek- Murray Nehri'nin herkese açık olmayan bir bölgesinden gelmiştir. Bunlar herhangi bir insan grubunun rastlanmış en iri dişlerine, geriye yatık bir alna ve gelişmiş kaş çıkıntılarına sahiptirler. Keilor ve Willandra Gölleri iskeletlerinin çoğu ise daha az kaba yapılı olup, çağdaş Aborijin insanına fiziki olarak daha da yakındır. İLK AVUSTRALYALILARDIN ATALARI KİMLERDİ? Anatomik bakımdan çağdaş insanların ve bunların dünyaya yayılmalarının kökenlerini arama araştırmaları iki model halinde kutuplaşmıştır: Bölgesel Devamlılık Modeli ve Afrika'dan Çıkış Modeli. Bölgesel Devamlılık modelinde, Homo erectus Afrika'dan Avrasya'ya yayılmış ve 1,74 milyon yıl önce Cava'ya varmıştır. Eski Dünya'da Homo erectus'tan evrim toplulukların evlilik yoluyla birleşmesiyle olmuştur. Çağdaş Homo sapiens 130.000 yıl önce ortaya çıkmıştır. Bu modele göre Solo'da ve Ngandong'da bulunan Homo erectus fosilleri Avustralya Aborijinlerinin atalarıdır. Pek çok araştırmacı 10.000 yıl öncesinin Avustralyalılarımla Cava fosilleri arasında kesintisiz devam eden bir soyun benzerliklerini bulmuşlardır. Kaynak: Wardom http://www.wardom.com.tr/showthread.php?t=96172 Afrika'dan Çıkış modelinde ise, çağdaş insanlar 130.000 yıl önce Afrika'da gelişmiş, jeolojik bir dönemde Asya'ya geçmişler ve belki de Hindistan ve Güneydoğu Asya kıyılarını denizden geçerek 60.000 yıl önce Avustralya'ya yerleşmişlerdir. Bu çağdaş homo sapiens'ler, yol boyunca bütün yerleşik Homo erectus nüfusu öldürmüşler ve bir buçuk milyon yıl sürece yakınında yaşadıkları halde, onların atmadığı adımı atarak Avustralya'ya geçmişlerdi. Bu, "yıldırım saldırısı" modelidir. Böylece, Afrika'dan Çıkış modeline göre Cava'daki Homo erectus fosilleri -Solo ve Ngandong- Avustralya aile ağacındandır ve ilk Avustralyalılar 130.000 yıl önce Afrika'da ortaya çıkan atalardan türemişlerdir. Bölgesel Devamlılık Modeli, Homo erectus'u ilk Avustralyalıların atası olarak kabul etmeye devam etmektedir. O zaman belki de en şaşırtıcı soru, Homo erectus'un neden Avustralya'ya o gayet kısa son geçişi yapmadığıdır. Yoksa bunu yapmışlar mıdır? Bölgesel Devamlılık modeli bizim Avustralya'da 100.000 yıldan eski insanların kalıntılarını göreceğimiz olasılığını açık bırakmıştır. Bu pek mümkün değilse de, imkânsız da değildir. |
|
|
|
![]() |
| Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 2 (0 üye ve 2 misafir) | |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
|
|
